MEÂLİ:
142- Musâ ile otuz geceye sözleştik ve onu bir on gün ile tamamladık. Böylece Rabbinin belirlediği (ibâdet ve Tevrat’ı almaya hazırlanmak için) vakit kırk gece olarak tamamlandı. Musâ, kardeşi Hârunʹa, «Kavmim arasında benim yerime geç; işleri düzene koy ve fesâtçıların yoluna uyma! » dedi.
143- Ne vakit ki Musâ belirlediğimiz vakitte geldi ve Rabbi onunla konuştu. Musâ: «Ey Rabbim! dedi, kendini bana göster de sana bakayım». Rabbi ona: «Sen elbette beni göremezsin; ama dağa dikkatle bak, eğer yerinde durursa beni görebileceksin demektir», buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti ve Musâ da bayılıp düştü. Kendine gelince, «Seni tenzih ve tesbîh ederim. Sana tevbe ile yöneldim ve ben müʹminlerin ilkiyim» dedi.
144- (Rabbi ona: ) «Ey Musâ! dedi, şüphesiz ki seni risâletimle (peygamberlik göreviyle) ve sözümle diğer insanlar arasından seçip üstün kıldım. O halde sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol! » buyurdu.
145- Biz onun için Levhalarʹda (dinî bir hayat düzenlemesi için) her şeyden bir öğüt ve her şeyin hükmünü açıklar mahiyette yazdık. (Artık ey Musâ! ) bunları çok ciddi olarak tut ve kavmine de bunların en güzelini (derleyip) tutmalarını emret. İlâhî sınırları aşıp azgınlık gösterenlerin yurdunu size göstereceğim.
İLGİLİ HADÎSLER
Ashab-ı Kirâmʹdan Ebû Saîd el-Hudrî (R. A. ) anlatıyor:
- Yüzüne tokat vurulmuş bir yahudî, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe gelerek dedi ki: «Ya Muhammed! senin ashabından Ansar’a mensup bir adam yüzüme tokat vurdu. » Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ), «O adamı bana çağırın» diye emretti. Adam gelince, Resûlüllâh (A. S. ) sordu: «Neden buna tokat vurdun? » Cevap verdi: «Ey Allah’ın Peygamberi! Bu yahudinin yanından geçtiğim bir sırada «Musa Peygamberi insanlara üstün kılana hamd olsun» diyordu. Ben de, «Muhammedʹden de mi üstün kılmıştır? » diye sorduğumda, «Evet, ondan da üstündür» diye cevap verdi. Bunun üzerine öfkelendim ve bir tokat vurdum. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu:
«Beni peygamberler arasından ayırt edip seçmeyin. Çünkü insanlar kıyâmet günü kendilerinden geçip düşeceklerdir. İlk kendine gelen ben olacağım ve ansızın Musa ile birlikte Arş’ın ayağına tutunmuş olacağız. Ancak onun benden önce mi kendine geldiğini, yoksa Tûr’daki baygınlıkla mı karşılık gördüğünü bilemiyorum. » (Buharî/tefsîr: 7, diyat: 32. Bu hadîs, kitap ehliyle peygamberlerin hangisinin üstün olduğu hakkında bir tartışmaya gidilmesinin uygun olmayacağına yönelik bir anlatım belirtmektedir.)
KIRK GECE
«Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk gece olarak tamamlandı. »
Kırk gün, kırk gece ve kırk yıl, insan ruhunun gıda alabilmesi ve olgunlaşması bakımından çok önemlidir ve oldukça tesirlidir. O nedenle Musa Peygamberʹin Tevrat’ı telakki edip alabilmesi için kırk gün oruç tutup kendini bütünüyle ibâdete vererek hazırlanması emredilmiştir. Aynı zamanda İlâhî lütuf ve nîmetleri kısa zamanda unutup buzağıya tapacak kadar alçalan ve Tevrat’ın emirlerinin çoğunu hayatlarına uygulamıyan İsrâiloğullarıʹnın yeni bir ruh, yeni bir imân ve sağlam bir irfan kazanabilmeleri ve Tevhîdʹin esasına ciddiyetle dönebilmeleri için kırk yıl yurtsuz, başıboş ve şaşkın bir halde Arz-ı Mevûdʹdan da uzak bir bekleme dönemleri takdîr edilmiştir.
Nitekim bir gencin, ana-babasının gerçek kıymetini bilip takdîr etmesi ve onlar için duâ edip Allahʹa gönülden şükretmesi de daha çok kırk yaşına gelince kendini hissettirir, yani bu şuur iyice o çağda gelişir. Ahkaf sûresinde özellikle buna işâret edilmektedir. Sevgili Peygamberimiz (A. S. ) kırk yaşına girdikten sonra risâlet göreviyle taltîf edilmiştir ve O da kırk gün ara vermeden ibâdeti tavsiye etmiştir. Çünkü başlanılan bir ibâdetin zevkine ancak böyle bir süre muntazam devam edildikten sonra varılabilir.
Bu hususta hadîslerde geniş bilgi verilmiştir. Biz birkaç tanesini teberrüken naklediyoruz:
«Cenaze namazını kırk kişinin kılmasında ayrı bir rahmet vardır. » (Bak: Ebû Dâvud/Cenâiz: 41)
« İki nefha arası kırktır.. » (Buharî/tefsîr: 78. Müslim/fiten: 141. Nesâî/mesacid: 3)
Açıklama: Bu, ya kırk gün, ya da kırk yıldır.
«Deccalʹın yeryüzünde eyleşmesi ne kadardır? » sorusuna Peygamberimiz (A. S. ) «Kırk gün» diye cevap vermiştir. (Ebû Davud/melahim: 14)
«Kurʹân’ı her kırk günde bir okuyup (hatmedin)» (Tirmizî/Kur’ân: 11)
«Müʹminlerden her kırk kişi bir müʹmin için şefaat ederler. » (İbn Mâce/cenâiz:. 19)
«İnsanın hilkati anarahminde kırk günde biraraya gelip (oluşur). » (Buharî/bedü’l-halk: 6, enbiyâ: 1- Ebû Dâvud/sünnet: 16- Ahmed: 4/7)
«Kim kırk gece yiyecek maddesini stok edip satmayarak ihtikârda bulunursa Allah ve Resûlünden ilgisi kesilir. » (Ahmed: 3/33)
«Kim kırk gün ilk tekbire ulaşarak cemaatle namaz kılarsa, kendisine iki berat yazılır: Ateşten berat, nifaktan berat. » (Tirmizî/salat: 64)
Bakara sûresi 51. âyetin tefsirinde de bu konuya geniş yer vermiş bulunuyoruz.
Tevrat’ta Musa Peygamberʹin kırk gece beklemesiyle ilgili şu sözler yer almaktadır: «Ve Rab Musa’ya dedi: Bu sözleri yaz; çünkü seninle ve İsraille bu sözlere göre ahdettim. Ve orada Rab ile kırk gün, kırk gece kaldı; ekmek yemedi ve su içmedi. Ve ahdin sözlerini, on emri levhalar üzerine yazdı. » (Tevrat-Çıkış: 34/27, 28)
Müfessirlerimizin çoğuna göre, Musa Peygamber, zilkade ayında ve zilhiccenin ilk on gününde ilâhî emre uyarak ibâdete kendini verip dünyevî bütün işlerden uzak kalmış ve böylece Tevrat’ı telakki etme düzeyine gelmiştir ki, bu süre olgunlaşıp ruhen iyice arınma dönemi sayılır.
Diğer bir rivâyete göre, Musa Peygamber otuz gün oruç tutup ibâdet etmiş ve on gün de inen Tevratʹı alıp hıfzetmiştir.
Aynı ayda, yani zilhicceʹnin ilk on gününde İslâm dininin hükümlerinin tamamlandığı hakkında Arafatʹta Peygamberimiz (A. S. ) Efendimizʹe İlâhî vahiy indiği bilinmektedir. O bakımdan zilhicce’nin ilk on gününün kendine has ayrı bir feyiz, rahmet ve bereket havası vardır.
ALLAH’I GÖREBİLME İSTEĞİ
«Ey Rabbim! dedi, kendini göster de sana bakayım.. »
Peygamberlerin kalbinde kök salan Allah sevgisi, aşk derecesinde bütün hücrelerine sızmış ve ruhî yapılarını bütünüyle kaplamıştır. O nedenle çocuk, anasını görmeye nasıl çırpınıp can atarsa, Allah’tan gelen peygamber ruhu da öylece Allahʹı görmeyi arzular. Bu, o dereceye varır ki, bazan ölçü ve kıstasları, kural ve proğramı aşar. Nitekim Musa Peygamber de İlâhî hitabın inâyet ve feyzine mazhar olunca, ruhundaki aşk kaynayıp ölçü ve kıstası bir anda unutuverdi ve bu mânevî ruh haleti içinde seslenerek «Ey Rabbim! kendini bana göster de sana bakayım.. » arzusunu dile getirdi. Tamamen ruhlaşamadığı için de, dağa akseden İlâhî tecelli karşısında bayılıp düştü.
Tevrat’ta bu olay şöyle yazılıdır: «Ve Musa dedi: Niyaz ederim, kendi izzetini bana göster. Ve dedi: Ben bütün iyiliğimi senin önünden geçireceğim, ve Rabbin ismini senin önünde ilân edeceğim ve lütfedeceğim adama lütfedeceğim ve acıyacağım adama acıyacağım. Ve dedi: Yüzümü göremezsin; çünkü insan beni görüp de yaşıyamaz. Ve Rab dedi: İşte, yanımda bir yer var ve kaya üzerinde duracaksın ki, izzetim geçtiği zaman seni kayanın bir kovuğuna koyacağım ve ben geçinceye kadar elimle seni örteceğim ve elimi kaldıracağım ve arkamı göreceksin, fakat yüzüm görülmeyecek. » (Tevrat-Çıkış: 33/17-23)
Görüldüğü gibi, Tevrat’a insan sözü karıştığından Allah bir bakıma cismanîleştirilmiş ve asıl olay mecrasından kaydırılmıştır. Kurʹân İlâhî beyânıyla hem konunun özünü vermekte, hem de Tevrat’ı tashîh etmektedir.
NEDEN ALLAHʹI GÖRMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR?
«Rabbi ona, sen elbette beni göremezsin... buyurdu. »
Allah, her türlü zaman, mekân, sûret, yön ve düşüncenin ötesinde, mahiyeti bizce bilinmeyen ve bilinmesi mümkün olmayan öncesiz, sonrasız en yüce kudrettir. Ancak sıfatlarının tecelli ve tezahürleriyle bilinebilir. Gözler Oʹnu idrâk edemez, O bütün gözleri ilmiyle, kudretiyle, rahmet ve inâyetiyle kapsayıp kuşatmıştır. İnsan ise, önce sonsuz bir kudret değildir; başlangıcı, sonu, sınırı vardır. Zaman, mekân, suret ve düşünce sınırları içindedir. Küçücük bir karıncanın yerküreyi bir top gibi görmesi nasıl mümkün değilse, insanın da Allah’ı, O sonsuz ve sınırsız kudreti görmesi öylece imkânsızdır. Sınırı ve büyüklüğü kesin ölçülerle bilinmeyen, fakat sınırı olan kâinatı bilip bir bütün halinde göremiyor, kapsayamıyoruz. Nerede kaldı Allah’ı görebilmemiz..
Allahʹın ilim ve kudretinin tecelli ve tezahürlerinden bir kısmını görüp anlamamıza gelince, şöyle bir misal verebiliriz: Kentin her ev ve sokağına uzanan elektrik akımını ancak belli cihazlarla anlamak mümkün oluyor. Akımı bizzat göremiyoruz. Onun gibi Allahʹın tecelli eden ilim ve kudretinin tezahürlerini görebiliyor, ama o kudretin kendisini göremiyoruz.
Ancak âyette bir incelik var: Cenâb-ı Hak, Musaʹya; «Elbette sen beni göremezsin! » buyurmuş da, «Ben görülmem veya görülemem» buyurmamıştır. Bundan anlıyoruz ki, Âhiret âleminde Oʹnun cemalini keyfiyeti bizce meçhul bir anlamda görmek mümkündür.
PEYGAMBER (A. S. ) EFENDİMİZ’İN MİʹRAC GECESİ RABBINI GÖRME OLAYI
Sözü edilen her iki mesele de farklı rivâyet ve yorumlara konu olmuş, ciltlerle kitap yazılmıştır. Biz onları bir bir nakletmeyi uygun bulmuyoruz. Çünkü hacmimiz ve konumuz buna müsait değildir. Sadece meseleyi dinî, İlmî ve aklî yönden ele alıp özetlemeyi yararlı görüyoruz.
Peygamberimiz (A. S. ), Miʹrac gecesi Rabbim görebilmişse, Onun gibi «ulû’l-azim»den sayılan Musa Peygamber neden görememiştir? Bunun cevabı gayet açıktır:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin, Miʹrac gecesinde maddî yapısı ruhî yapısına dönüşmüş ve bütünüyle ruhlaşmıştı. Böylece o, bir bakıma zaman ve mekân kaydından sıyrılarak fizikötesinde Rabbinin dilediği mânevî makama yükselip İlâhî kudretin azamet ve esrarını müşahede bahtiyarlığına erişmiştir. Kâinat bir tepsi görünümünde gözlerinin önüne serilmiş, İlâhî sanatın bediʹ örneklerinden birine daha şâhit olmuştur. Ve özel bir tecelli eseri Rabbim keyfiyetsiz olarak görüp O’nun Cemal sıfatının füyuzatına mazhar kılınmıştır.
Şüphesiz ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin şerefli ruhları, ezelde iItifat-i sübhaniyeye lâyık görüldüğünden yüksek bir kudreti kendinde taşıyordu. O bakımdan onun için sözü edilen tecelliler, ilk yaratılan Kalem ile Levh-i Mahfuzʹa yazılmıştı. Sırası gelince aynen gerçekleşti. Artık İlâhî Cemal sıfatının tecellisi karşısında bayılması, kendinden geçip şuursuz kesilmesi söz konusu değildir. Hem Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz, peygamberler zincirinin en son, fakat en büyük halkasıdır. Peygamberlerin herbiri birer inci, o, onların ortasında büyük bir pırlantadır. Bütün milletlere ve çağlara seslenme görevini yüklenmiştir. O halde şerefli ruhları Kıyâmete kadar kâinatın üstünde bulunup yer ve gökleri nuruyla aydınlatmaya devam edecektir. Çünkü kâinat o nurdan yaratılmıştır, yani Onun nuru, kâinatın özü ve mayasıdır.
İşte Musa Peygamber (A. S. ) bu mazhariyetlerle taltîf edilmediğinden kendine has bir sınırda bulunuyordu. Bütün insanlara değil, sadece İsrâiloğullarıʹna gönderilen bir peygamberdi. Hem İlâhî tecellilere, Cemal sıfatının ezelî nurunun dağa yansımasına şâhit olurken, bedeni ruhuna dönüşmemiş, sadece beden bütünüyle ruhuna tabi olarak maddî alemle bir süre ilgisini kesip beşeri ihtiyaçlarını tatil etmiştir. O bakımdan Cemal sıfatının yansıyan tecellisine bile tahammül edememiştir. Aynı zamanda Musa Peygamber, Tur dağında, zaman, mekân, suret ve düşünce sınırları içinde bulunarak Rabbısıyla, Onun surette tecelli eden Kelâmıyla konuşmuştur.
İlâhî kelâm veya vahiy önce, bir nur şeklinde ağaçta tecelli etmişti. Bu, suretten surete seslenme, konuşma kolaylığını getiriyordu. O bakımdan vahyin bu ilk döneminde Musa Peygamber fazla bir sarsıntı geçirmemiştir. Eğer Allah doğrudan Musaʹya hitap etmiş olsaydı, mümkün değil Musa dayanamaz, bir anda erir ve tükenirdi. Çünkü O çok Yüce Kudret’in doğrudan hitabını ancak tamamen ruhlaşıp her türlü maddi kayıtlardan, zaman ve mekân kavramlarından sıyrılan bahtiyarlar kaldırmaya güç getirebilirler. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin Mi’rac gecesindeki durumu işte bu esrara bürünmüş bir derecede idi. Konuyu dikkatle incelediğimizde, Mekke’deki yatağı henüz soğumadan Mi’rac’dan dönmüş bulunuyordu. Bu da O’nun o gece tamamen ruhlaştığını isbatlayan belgelerden biridir.
VAHİY İNDİĞİNDE PEYGAMBERİMİZİN BAYGINLIK GİBİ BİR HAL GEÇİRMESİNİN SEBEBİ
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e vahiy indiğinde, durumu bir anda değişiverir, baygınlık geçirir gibi bir hal alırdı. Sebebine gelince: Risaletin taşıdığı yüksek hikmetin ışığında şöyle bir açıklamada bulunabiliriz: Vahiy, Allahʹın Kelâm sıfatının bir tecellisidir. Onu getiren melek ise en büyük Ruh’tur, yani melekût âleminde ondan daha büyük bir melek ve ruh yoktur. Böylece insanın kaldırmaya takat getiremiyeceği iki büyük kudret birden inmiş oluyordu. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in sözü edilen iki kudretle uyum haline girmesi gerekiyordu. Bedenî ruhuna dönüşürken madde âlemiyle ilgisi kesiliyor ve bütünüyle mânaya yönelmiş oluyordu. Renginin değişmesi, yerinde hareketsiz kalması bu dönüşme ve oluşmanın tabii neticesi idi.
Musa Peygamberʹe gelince, o, yukarıda da belirttiğimiz gibi, inen kudretin önce surette tecellisiyle telâkkisi mümkün ve kolay bir düzeye geliyor, sonra da sûretten sûrete geçiş sağlanıyordu. O nedenle bedeni ruhlaşmadığından kendisinde fazla bir değişiklik müşahede edilmiyordu. Ama Tur’da Allahʹın Cemal sıfatının dağa yansıması, her ne kadar ilk anda başka bir sûrette tecelli etmişse de, tarifi gayr-i mümkün bir nur görünümünde olup madde kesafetini eritip tuz-buz edecek yüksek bir kudreti hâiz olduğundan Musa Peygamberʹin maddî varlığı tahammül edememiş, ruhundaki peygamberlik nuru sayesinde eriyip yok olmaktan kurtulmuştur.
Nitekim Şeyh Muhyiddîn el-Arabî (K. S. ) bu hususu, Fütuhat-i Mekkiye’nin üçüncü cildinde çok doyurucu bir anlatımla açıklamıştır. O bakımdan bu önemli konuyu daha çok Şurâ sûresi 51. âyette açıklamış bulunuyoruz.
ÂHİRET ÂLEMİNDE ALLAHʹI GÖRMEK MÜMKÜN MÜ?
Naklî deliller bunun mümkün olduğunu belirtmektedir ki doğrudur. Çünkü insanoğlu dünyada eskiyen ve yaşadığı âlemin şartlarına göre hazırlanan beden denilen elbiseyi ölüm olayı ile attıktan sonra bir süre Berzah âleminde ruhî bir tekâmül geçirir ve böylece ruh, ikinci âlemin şartlarına elverişli ve oradaki şartlarla uyum sağlayacak yeni bir bedene girmeye hazırlanır. O beden artık eskimiyecek, yıpranmıyacak ve ölmeyecek bir özelliktedir. Âhirette ruhla birleşip bir bakıma ruhlaşması, ona ayrı bir nitelik ve hususiyet kazandırır. Cennet’te aldığı gıdalar da onun bu yapısıyla uyum sağlar vasıftadır; oradaki yiyecek maddelerinin posası yoktur, yenilince hemen enerjiye dönüşür ve kendine has artığı buharlaşarak bedenden ayrılır.
O halde insan, Âhiretʹte daha çok ruhlaştığı ve Dünya’daki câri birçok kayıtlardan kurtulduğu, meleklerle birarada bulunduğu, onları rahatlıkla gördüğü ve her an kaynaşma halinde bulunduğu için Allah’ın Cemal sıfatının tecellisini çok net biçimde müşahede etmeye elverişlidir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, Âhiret âleminde Cennet’e girenler, Allahʹın Cemal’ini veya Oʹnun tecellisini ayan-beyân görürler. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ümmetine bu müjdeyi vererek şöyle buyurmuştur:
«Şüphesiz ki sizler, şu bedir gecesinde ayʹı gördüğünüz gibi, Rabbınızı göreceksiniz... » (Buharî/mevakıyt: 16, tevhîd: 24- Müslim/mesacid: 211, 212- İbn Mace/ mukaddeme: 13- Ahmed: 4/360, 365)
TEVRATʹIN TOPTAN İNDİRİLMESİ VE LEVHALARA YAZILMASI
«Biz onlar için Levhalarʹda (dinî bir hayat düzenlemesi için) herşeyden bir öğüt ve herşeyin hükmünü açıklar mahiyette yazdık. »
Gerek bu âyetten, gerekse aynı sûrenin 150 ve 154. âyetlerinden ve Tevrat’taki anlatım şeklinden bu kitabın parça parça değil de bir defada bütünüyle indirildiğini ve Musa Peygamber tarafından papirüs kil levhalar üzerine yazıldığını anlıyoruz. Ancak Şeyh Muhyiddîn el-Arabî, kendi keşif ve müşahedelerine dayanarak Fütuhatta şöyle diyor: «Allah, Tevratʹı kendi eliyle (kudret kalemiyle) yazdı. » (el-Fütuhatü’l-Mekkiyye/Vasl-el-Kalem ve’l-Levh: 3/221)
Müfessirlerden çoğuna göre, Musa Peygamber’e indirilen ilk hükümler iki levha üzerinde konular özetlenmiş şekilde bulunuyordu. On emir de bu hükümler arasında yer alıyordu. Sonra diğer hükümler ihtiyaç duyuldukça indirilmiştir.
Bu yorumun sahîh olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü müfessirler Tevratʹın Çıkış bölümünde kapalı bir şekilde anlatılanı bir bakıma dikkate alarak böyle bir sonuca varmışlardır. Oysa biz Tevratʹın o kısmının değiştirilip değiştirilmediğini kesin olarak bilmiyoruz.
Ünlü İngiliz ilim adamlarından James CHURCHWAR bu konuda bilimsel bir araştırmasına dayanarak diyor ki:
«Musa, derin bilgili ve bir üstad idi. Dinde ve bilimde yüksek derecelere erişmişti. Tevrat’taki hataların kaynağı ise başkadır. Musa Tevrat’ı doğru yazmıştı ve sembollerle ifade etmişti. Sonraki tercemeler bunları bozmuştur. Musaʹnın yazıları Mısır hiyeroglifi ve hiyaretikleriyle yazılmıştır. Papirüs kil tabletler üzerine yazmıştı. İsrâiloğulları’nın Mısırʹdan çıkmalarından sekiz asır sonra Ezra bir grupla beraber İsrâil tarihiyle ilgili bütün tabletler ve yazıları biraraya toplayarak bunları bir kitap şekline soktu, Tevrat meydana geldi. Ezra ve yardımcılarının Mısır yazısı hakkında derin bilgileri olmadığından bu yanlışlıkların olması tabiidir. O yazıları yalnız bir üstad anlayabilirdi. Bunların yetersizliklerini Mısır, Kaide, Hindu ve Maya belgelerinde gördüğümüz orijinallarıyla karşılaştırdığımızda anlıyoruz. Musa’nın yazdıkları makuldür. Onlar ise saçmaladılar, çok yerde anlamadıkları sembollere rastlayınca oraya tarihî hikâyeler, efsaneler sıkıştırdılar. » (MU-Tarih Öncesi Evrensel Uygarlık: 1978/61)
Ezra kimdir?
Yahudilikle ilgili kuralları biraraya getiren büyük haham (M. Ö. V. yüzyıl) Babil ülkesinde Pers sarayının çevresinde yaşadı ve yahudilikle ilgili işlerle görevlendirildi. (Mu-1978/61)
Ayrıca Tevratʹta ayrı bir bölüm oluşturan EZRA kitabı yer almaktadır. Bu bölümde Fars ve Babil krallarından, İsrâiloğulları’ndan; sonra da İsrail kavminin soy itibariyle sayılarından ve soy ağaçlarından söz edilir. Ezra’nın İsrâiloğullarıʹnın başına geçip onları yeniden irşâd edip Rabba çevirdiği anlatılır. (Tevrat-Ezra: 466-476)
Sözünü ettiğimiz bölümde Babil kralı Nebukadnetsar’dan bahsedildiğine bakılırsa, bu ismin aslının Nabukodooser olduğu (M. Ö. VI. yy. )da yaşadığı ortaya çıkıyor ki, James CHURCHWAR’ın tesbitinin isabetli olduğu anlaşılıyor.
Ayrıca Musa’ya (A. S. ) indirilen kutsal kitabın levhalar üzerine yazılı olduğu Tevrat’ta geniş şekilde bahsedilmiştir. Onlardan bir bölümünü nakletmek suretiyle bir netice çıkarmak istiyoruz:
«Musa Peygamber dağdan inince İsrâiloğullarıʹnın altundan bir buzağı yapıp tapındıklarını görmüş ve öfkesi alevlenerek elindeki levhaları atıp dağın eteğinde onları kırdığı, sonra da Rabbin Musa’ya: «Kendin için evvelkiler gibi iki taş levha yont ve kırdığın levhalar üzerinde olan sözleri bu levhalar üzerine yazacağım. » dediği belirtilmektedir. Kanaatımızca bu da bir terceme hatasıdır. Çünkü Musa Peygamberʹin levhaları kırılıp parçalanacak şekilde yere çarpması düşünülemez. Ayrıca kırılan levhaların yerine yeni levhaları yontup hazırladıktan sonra Tevrat metinlerini Allah’ın değil, Musa’nın yazması söz konusudur. O kısımda da bir hata sırıtmaktadır. (Geniş bilgi için bak: Tevrat-Çıkış/32)
İNDİRİLEN HÜKÜMLERİN EN GÜZELİ
«Ve kavmine de bunların en güzelini (derleyip) tutmalarını emret. »
Âyetin zâhirine bakılınca, Allah kelâmı olan Tevrat’ın güzel ve en güzel diye bazı kısımlara ayrıldığı anlaşılıyor. Oysa Allah sözünün hepsi güzelin en güzelidir. Hepsi de son derece yararlı ve yol göstericidir. Ancak konunun biraz derinliğine indiğimizde görürüz ki, İlâhî hükümlerden ahlâkî, itikadî ve sosyal anlamda öyleleri vardır ki, insan ruhunu cilâlar, vicdanları geliştirir; uygulanınca da insanı olgunlaştırır; meselâ gösterişten uzak sırf Allahʹın hoşnutluğuna erişmek için yapılan ibâdet, Allah yolunda mal ve canı vakfederek hizmete koyulmak; karşılığını yalnız âlemlerin Rabbından bekleyerek insanlara yardımcı olmak o hükümlerin en güzelleridir. Ancak unutmayalım ki, bu, biz insanlara nisbetledir. Ailenin veya toplumun önemli bir ihtiyacının karşılanmasını sağlayan, açılan bir yarayı kapamayı gerçekleştiren bir hüküm o aile ve o topluma göre, hükümlerin en güzelleridir. Bir başka hüküm, başka bir millet ve kavimden yana birçok faziletlere kaynak teşkil ediyorsa, o da onların yapısına göre, en güzel hükümlerden biridir. Böylece İlâhî hükümler uygulandıkları aile, toplum, kavim ve milletlerin ihtiyaç, yarar ve saadetlerine oranla güzellik ve daha güzellik vasfını alır. Yoksa aslında Allah’ın bütün hükümleri, hükümlerin en güzeli, sözleri de sözlerin en güzelidir. Tıpkı yeryüzünde insanlara verilen gıda maddeleri gibi, onların hepsi de ilâhî nîmetin hüviyet ve damgasını taşıdığı için son derece güzeldir, ama insanlara nisbetle, kişilerin zevk ve ihtiyacına, iştiha ve arzusuna göre değer ölçüsü sınıflandırılır.
İşte Tevrat’ın taşıdığı İlâhî hükümlerin « en güzelinin ve en iyisinin dinlenip tutulması, » sözü bu hususlara işâretle söylenmiştir.
Kurʹân’da Allah sözünün en güzel söz olduğu şöyle ifade edilir:
«Allah sözün en güzelini indirdi...» (Zümer sûresi: 23)
Âyetin son kısmında ise, «Rabbından saygı ile korkanların ondan derileri ürperir, sonra da hem derileri, hem kalbleri Allahʹın zikrine yumuşar» sözleri yer almakta, İlâhî kelâmın ne kadar güzel, faydalı, yönlendirici olduğu istisnasız belirtilmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, İsrâiloğullarıʹnın düzenli, disiplinli dinî bir hayat yaşamaları için Tevrat’ın indirildiği belirtildi. Sonra da bununla amel ettikleri takdirde, İlâhî sınırları aşan bir kavmin yurduna yerleştirilecekleri müjdelendi.
Aşağıdaki âyetlerle, imân nîmetine erişen ve ilâhî inâyete lâyık görülenlerin her geçen gün tevazularının artmasına işaret ediliyor, büyüklük taslayanların imân nîmetinden yoksun kalacakları haber veriliyor; İlâhî âyetlere ve âhirete inanmayanların amellerinin boşa gideceğine dikkatler çekilerek hem İsrâiloğulları, hem de inkârı sanat edinen maddeciler uyarılıyor. Mü’minlerin bu hususta çok dikkatli olmaları kapalı bir anlatımla işleniyor.