A'raf Suresi 11-18. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَۗ فَسَجَدُوا اِلَّٓا اِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَ قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ اَنْ تَتَكَبَّرَ فِيهَا فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ قَالَ اَنْظِرْنِٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ قَالَ فَبِمَا اَغْوَيْتَنِي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلَا تَجِدُ اَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫مًا مَدْحُورًا لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَعِينَ

14.

Andolsun, sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, "Adem için saygı ile eğilin" dedik. İblis'ten başka hepsi saygı ile eğildiler. O, saygı ile eğilenlerden olmadı.

Diyanet İşleri

12.

Allah, "Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?" dedi. (O da) "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın" dedi.

13.

Allah, "Şimdi in aşağı oradan. Çünkü senin orada büyüklük taslamak haddine değil! Hemen çık! Çünkü sen aşağılıklardansın" dedi.

14.

Şeytan dedi ki: "(Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver."

15.

Allah da, "Sen süre verilenlerdensin" dedi.

16.

Şeytan dedi ki: "(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım."

17.

"Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın."

18.

Allah, dedi ki: "Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

11- Ve and olsun ki, sizi yarattık, sonra sizi şekillendirdik, sonra da meleklere: «Âdemʹe secde edin» diye buyurduk. Onlar da hemen secde ettiler; ancak İ b I î s secde edenlerden olmadı.

12- (Allah ona: ) «Sana emrettiğim halde seni secde etmekten alı­koyan şey nedir? » dedi. İblîs: «Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın» diye cevap verdi.

13- (Allah ona: ) «İn oradan, sana orada büyüklük taslayıp gururlan­mak gerekmez; çık, çünkü elbette sen alçağın tekisin! » buyurdu.

14- İblîs, «kabirlerden dirilip kalkılacağı güne kadar bana mühlet ver» dedi.

15- Allah da: «Sen mühlet verilenlerdensin» buyurdu.

16- 17- (İblîs): «Beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerinde oturacağım, sonra da onla­ra önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından (yaklaşıp) gelece­ğim ve Sen, onların çoğunu şükreder bulamıyacaksın» dedi.

18- (Allah ona: ) «Yerilmiş ve kovulmuş bir halde çık oradan. And olsun ki, onlardan kim sana uyarsa, Cehennemʹi sizlerle (evet) hepinizle dolduracağım» buyurdu.

ADEM İLE İBLÎS KISSASI

İnsanın kâinat plânındaki yeriyle ve iki hayatının mukadderatıyla ya­kından ilgili olan bu kıssa, aynı kelime ve cümleyle Kurʹânʹın tam yedi yerinde geçer. Ancak her biri yer aldığı konuya, bir önceki ve bir sonraki âyete göre, insan düşüncesine değişik fakat birbirine bağlı mana ve hü­kümler getirmektedir.

Bakara sûresinde İblisʹin gerçeği gizleyip, hakkı reddederek kâfirler­den olduğu açıklanırken, Âdem’in (A. S. ) meleklerden bile üstün tutuldu­ğu ve eşyanın mahiyetiyle birlikte isimlerinin de ona öğretildiği vurgulanır ve sonra da bu iki ayrı türün birbirine düşman kalacakları belirtilir.

A’raf sûresinde, İblisʹin secde edenlerden olmadığı açıklanırken, onun melek türünden olmadığına işâret edilir. Ayrıca İblisʹin farklı bir kıyas yap­tığı, ateşin topraktan hayırlı olduğu, öylece ateşten yaratılan bir canlının, topraktan yaratılan bir canlıdan hayırlı olacağı sonucunu çıkardığı haber veriliyor.

Allah bu olayla, imân ve irfan ile birleşip bütünleşmeyen ilmin, insa­nı fasit bir kıyasla ve basit mantıkî yollarla haktan uzaklaştıracağına atıf­ta bulunuyor.

İsrâ sûresinde, İblisʹin, çamurdan yaratılan bir mahlûka secde etme­diği açıklanırken, ademoğullarına verilen üstünlük ve saygınlığı müthiş kıskandığı ve o yüzden Kıyâmetʹe kadar -azı müstesnâ- onları saptıracağı­na yemin ettiği belirtiliyor.

Sonuç olarak da, insanların çoğunun nefsine yenileceği, İblisʹin ise, sadece nefsten yana olup, şerri temsîl ettiğinden onları rahatlıkla saptırabileceği hatırlatılıyor. Bir bakıma insan karakterine, mayasına parmak basılarak bilgi veriliyor.

Kehf sûresinde, İblisʹin cinlerden olduğu, kendisinde meleksel maya ve öz bulunmadığı çok açık bir anlatımla ifade ediliyor; sonra da İblîs’in geçmişteki İlâhî inâyetleri dikkate almadan Rabbinin buyruğu dışına çık­tığı açıklanıyor ve o yüzden onunla dostluk kurmanın çok tehlikeli netice­ler doğuracağı; onun gibi bilgisini imân ve irfanla birleştirmeyen, dünya hayatını tek amaç seçip kendini nefsinin buyruğuna veren kişilerle de dostluk kurmanın hayır getirmiyeceği dolaylı şekilde anlatılıyor.

Tâ-Hâ sûresinde, İblîs’in aynı anlatım düzeyinde İlâhî buyruğa uyma­dığı açıklanırken mü’minlerin hem erkeğine, hem dişisine düşman olduğu ve bu düşmanlığın Kıyâmet e kadar süreceği ifade ediliyor. Dolayısıyla in­sanları saptırıp azıtmada kadınların önemli yeri ve rolü bulunduğuna işâ­ret ediliyor.

Hicir sûresinde, İblîs’in Hakkʹa baş kaldırması değişik bir anlatımla işleniyor. Âdem’in kuru veya pişmedik bir balçıktan yaratıldığı, işlenmeye, şekillendirilmeye müsait bir kıvamda olduğu; iyi ellerde olumlu bir eğitim­le faydalı bir kişi; kötü ellerde, fena bir eğitimle zararlı ve tehlikeli bir ya­ratık hüviyetine girebileceği kapalı fakat düşündürücü cümlelerle bildiri­liyor.

Ayrıca cânnʹın yani cin ve şeytanların Âdemʹden önce dumansız ya­lın bir ateşten (ışından) yaratıldığı kaydedilerek daha değişik bir bilgi ve­riliyor.

Sâd sûresinde İblîs’in ilâhî emir dışına çıkması yine az değişik bir an­latımla belirtiliyor; bu arada Âdem’in balçıktan yaratılan bedeni insan şek­line sokulup düzenlendikten sonra İlâhî ruhun ona üflendiği açıklanıyor. Bununla insanın taşıdığı ruhun Allah’tan gelme ve O’na ait olduğu; bu açıdan da bakılınca insanın çok şerefli ve Allah yanında değerli bir canlı sayıldığı neticesi ortaya çıkıyor. Ayrıca İblîs’in, biri büyüklük taslama, diğeri kendini çok yükseklerde görme hastalığına mübtelâ olduğuna ve bu iki sıfatın hemen her insanı iblisleştireceğine dikkatler çekiliyor.

Anlaşıldığı üzere, aynı konu az farkla ve çok çeşitli hükümlerle be­şer idrakini uyanık tutup hafızalarda derin, silinmez izler bırakması için yedi yerde tekrarlanmış ve her defasında insana ayrı bir ufuk açılmış ve yepyeni bir bilgi verilmiştir. Bunlar gereği gibi işlenecek olursa büyükçe bir kitap meydana getirecek kadar anlamlı ve detaylıdır. Tefsirimizin hac­mi elvermediği için kalın çizgileriyle özetleyip belirtmeye çalıştık.

YARATMAK VE ŞEKİLLENDİRMEK

«And olsun ki, sizi yarattık, sonra sizi şekil­lendirdik. »

Bir şeyi yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkarmaya yaratmak ve icat etmek denildiği gibi, bir şeyin tohum ve mayasından belli kanun­larla onu meydana getirmek de bir çeşit yaratma ve icattır.

Âdem Peygamber’in ve soyunun yaratılışı «halk» kelimesiyle an­latılıyor. Çünkü bu tabirin aslı, bir şeyi var kılıp dosdoğru takdîr etmektir. Aynı zamanda bir şeyi örneksiz ve modelsiz icat etmektir veya bir şeyi diğer bir şeyden takdîren vücuda getirmektir.

O halde Âdem hiçbir şey değil iken, çamurdan örneksiz, modelsiz ve intikalsiz yaratıldığı gibi, onun zürriyeti de ondan yaratılmıştır ki bu iki değişik yaratma hakkında «halâkaküm» buyrulmuştur.

Âdem’in daha önce fizikötesi bir kanunla «kün emri»ne bağlı olarak şekilsiz bir balçıktan yaratıldığına dikkat çekiliyor; onun soyundan gelen­lerin de önceleri insan şeklinde olmayan «sperma»dan yaratılıp insan şek­line sokulduğu açıklanıyor.

Kurʹân’da, henüz mikroskop icat edilmeden, sperma ve gen nedir bi­linmeden, insanın asıl mayası veya çekirdeği sayılan spermaʹnın önceleri insan şeklinde olmadığı, kuyruklu bir yumurta şeklini andırdığı, ama anarahmine intikal edip yumurtalıkla birleşince, tedrici bir tekâmül kanunuy­la şekillenip insan suretine girdiği bildiriliyor. Bu, Kurʹânʹın beşer sözü ol­madığının bir başka belgesi değil midir?

MELEKLERİN ÂDEMʹE SECDE ETMESİ

«Sonra da meleklere: Âdemʹe secde edin, diye buyurduk. »

Aslında bu secde yalnız Âdemʹin şahsına değil, onun şahsında bütün insanlaradır. Çünkü onun soyundan, ondan daha aziz, daha mükerrem ve daha kadri yüce peygamberler gelmiştir.

Bu azizlik ve şeref neyi ifade eder? Meleklerin secde ettiği bir yara­tık, her zaman saygıdeğer ve azizdir. O bakımdan insan ancak yaratanı­na, yani kendisini bu izzet ve iltifata lâyık gören Rabbına secde eder, baş­kasına değil..

Ancak sözü edilen secdenin asıl anlam ve mahiyeti veya nicelik ve nasıllığı ne ölçüde idi? Bakara sûresinde de belirttiğimiz gibi, bu, ya saygı gösterme ve kadrini yüce tutma anlamınadır, ya da Âdemʹin şahsında Al­lahʹın yüce kudret ve azametini müşahede edip Âdemʹi kıble edinerek Al­lah’a secdedir veya İlâhî sanatın eşsizliğini kendinde toplayan Âdemʹin önünde Âlemlerin Rabbına eğilmedir.

İBLÎS NEDEN SECDE ETMEDİ?

«Ancak İblîs secde edenlerden olmadı. »

Önce İblîs dumansız bir ateşten (ışından) yaratılmıştır. O bakımdan meleklik mertebesinden çok aşağıda bulunuyor. Çünkü melekler nûrdan yaratılmıştır. Nûr ile nar arasındaki fark çok büyüktür. Hem İblîs’te nefis var, melekte yoktur. Çünkü ateş maddeyle ilgilidir, nûr manâyla ilgilidir. Melek emredileni noksansız ve itirazsız yerine getirir. Çünkü onda isyan, günah, kin, kıskançlık, bıkkınlık ve yorgunluk gibi nefs ve maddeyle alâ­kalı sıfatlar yoktur; İblîs’te ise bu sıfatlar mevcuttur.

Bilindiği gibi, nefis ve ona bağlı sıfatları taşıyan bir yaratık, her za­man günah işlemeye müsaittir. İblîs daha önce bir deneme ve imtihandan geçmediğinden ve meleklerle birlikte Melekût Âlemi’nde seyrettiğinden; nefsinin kötü arzularını açığa vuracak, rengini belli edecek bir olayla kar­şılaşmadığından melek tabiatlı olarak bir süre İlâhî buyruklar doğrultusun­da yerini aldı. Âdemʹin yaratılması ve Melekût Âlemi’ndeki meleklerin ona secde etmekle emrolunmaları, melekle İblîs’i birbirinden ayıran mehenk oldu. Böylece hem meleklerden, hem İlâhî rahmetten kovuldu. Nefsinin özelliğine ve mayasına uygun bir yol tuttu. Bununla beraber melek gibi kalma vasıf ve yetenekleri de yok değildi. Ne var ki karşıt sıfatı, yani nef­sî temayül üstün geldi.

NEFSİN DEĞER ÖLÇÜSÜ

İblîs ve Âdem olayı açıklanırken nefsin değer ölçüsü belirleniyor ve bu daha çok iki madde halinde ortaya konuyor: İblîs, Âdemʹdeki İlâhî nefhanın eseri olan cevhere, ondaki kudret ve hikmete değil, maddî yapısına ve şekline bakarak bu ikisini değer ölçüsü olarak seçmiş ve o yüzden nef­sine yenilerek İlâhî emri yerine getirmemiştir. Tıpkı materyalistler gibi, maddeyi temel kabul edip onu düşüncenin yaratıcısı kabul ederken, diğer bütün değer ölçülerini göremez ve duyamaz olmuşlardır.

O nedenle İlâhî dinlerin hepsi de şekil ve maddeyi asıl amaca erişmek için birer araç kabul etmişlerdir. Amaç ise, Allahʹa, tertemiz geldiğimiz gibi tertemiz kavuşmak için dünya hayatında iyi ve erdemli bir insan ol­mak ve âhirette de İlâhî hoşnutluğa erişmektir. Şüphesiz ki, ruhumuz Al­lahʹtan pak ve nezih bir hüviyetle gelip bedenimize yerleşmiştir. Onu yi­ne ikinci beden elbisesi verilinceye kadar pak ve nezih tutup asıl sâhibine teslim etmemiz gerekmektedir. Beden bir konak, ruh ise bir yolcudur. Ruh­lar âleminden yola çıkıp birçok konaklara uğraya uğraya beden konağına gelmiştir ve bu konaktan ayrılınca yine yolculuğu devam edecektir.

KİŞİSEL MANTIK VE KIYAS

«Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın. »

İlâhî emirler daha çok cumhurun görüş ve mantığıyla uyum sağlar; ferdin mantığına gelince, o yanılabilir ve diğer bir ferdin mantığına ters düşebilir. O nedenle ilâhî buyruklar ve buyrukların mecmuu olan din, çoğu defa ferdin mantığıyla uyum sağlamaz.

Kur’ân, bu konuda İblisʹin kendi kişisel mantığına göre ileri sürdüğü kıyasla İlâhî emre ters düştüğünü örnek veriyor. Nitekim İblisʹin mantığına göre ateş topraktan hayırlıdır; ama başka birinin mantığına bakılırsa, top­rak ateşten hayırlıdır. Görülüyor ki, fertlerin mantığı birbirine pek uyma­maktadır. Bu açıdan konuya bakınca, dinde ve dinî konu ve meselelerde kişisel görüş ve mantığa değil, cumhurun görüş ve mantığına yer vardır, sonucu çıkar. Müctehit imamların hayatına ve çalışma sistemine dikkat ettiğimizde, sürekli kişisel görüşle yetinmeyip Allah’ın Kitabʹından, Pey­gamberin Sünnet’inden çıkardıkları meseleleri yüzlerce yetişkin talebe hu­zurunda açık tartışmaya koyduklarını, kritiğini yaptırıp ekserin görüşü doğrultusunda bir netice çıkartmak istediklerini görürüz. Ashap ve Tabiînʹin icma’ına devamlı yer vermeği ihmal etmeyerek onu dinde önemli bir esas kabul etmişlerdir.

Günümüzün insanı zaman zaman «canım şu mesele, şu hüküm benim mantığıma uymuyor; oysa din bütünüyle mantık değil midir? » diyerek kişi­sel görüş ve mantığını ön plana almaktadır. Şüphesiz ki bu kabil itiraz ve çıkışlar biraz da bilgisizliğin, büyüklük veya âlimlik taslamanın; dinî hü­kümlerin insan ruhunun yüceliğiyle eşdeğerde olduğunu bilmemenin ürü­nüdür. Diğer bir deyimle, nefsin gurur ve ihtirasıdır.

ÂDEM’LE İBLÎS’İN CENNETTEN ÇIKARILMASI

«İn oradan, sana orada büyüklük tas­layıp gururlanmak gerekmez. »

Daha basit ve aşağı nîmetleri görmeyen, hayatın binbir meşakkat ve mihnetle tadını ve çilesini çekmeyenler, yüksek nimetlerin, sonsuz saadetin kadrini ve kıymetini anlayamazlar. İblîs ile Âdemʹin durumu bunun en güzel örneğini oluşturur.

İblîs’te ruhla birlikte nefis de yaratılmıştır. Meleklerde ise, nûrânî ruh vardır, iklimleri nefis sınırının çok ötesinde bulunuyor. Âdem’de ise, hem İnsanî, hem hayvanî ruh bulunmakla beraber hayvanî ruhun değişmeyen vasfı, nefisle birlikte yaratılmasıdır. Nefisle aynı yerde birleşmeyen, ona ar­kadaşlık etmeyen ruhlar -meleklerde olduğu gibi- her zaman yüce ve aziz­dirler; onlar için mevcut nimetler ve saadetler her zaman değerli ve anlam­lıdır. Ama nefse arkadaşlık eden, onunla beraber bir dönem geçirmek zo­runda bulunan ruhların durumu böyle değildir; onların birtakım denemeler­den, hayat cenderesinden, aşağı âleme ait nimetler ve külfetlerinden geç­meden, basiti mükemmelden, ednayı aʹlâdan, hayrı şerden, iyiyi kötüden, mutlak saadeti, geçici olanından ayırt etmeleri çok zor, hattâ bazan imkân­sız gibidir.

Nitekim Âdem ile İblîs, dünyaya ayak basmadan, sözünü ettiğimiz de­neme safhalarından geçmeden yüce ve sonsuz nîmetleri kendinde toplayan Cennetʹe konuldular. Biri isyân ederek, diğeri aldatılarak İlâhî emre muha­lefet ettiler. O yüzden Cenâb-ı Hak, ikisini de Cennet’ten çıkarıp, oraya oranla çok aşağı bir âlem olan ve hayatın hem zevkiyle, hem çilesiyle dop­dolu bulunan Dünya’ya indirdi.

Ve sonra da bu olay, «madem cenneti yarattı, bizi neden şu çileli dün­ya hayatına getirdi? » diyenlere en susturucu cevap oldu..

NEDEN DÜŞMANLIK?

«Beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerinde oturacağım. » İblîs gurur, kibir ve hasedinden; Âdem de nefsine uyup aldatıldığın­dan dolayı İlâhî emre karşı geldiler. O yüzden birbirlerine ebedî düşman olarak yeryüzüne indirildiler. Peki ama bu düşmanlığa ne gerek vardı? di­ye insanın aklına ister istemez bazı sorular gelmektedir. Dünya hayatını dikkatle incelediğimizde Cennet gibi hazır lokma halinde düzenlenmemiş­tir. Cennette her nîmet hazır ve istenilen ölçü ve anlamdadır. Dünyaʹda ise, ham maddesi hazırlanmış, bulup ortaya çıkarma, araştırıp istifade edi­lecek düzeye getirme işi bize bırakılmıştır. Buna paralel olarak insanın içi­ne nefisten yana mal ve servet, makam ve şöhret hırsı yerleştirilmiştir. Ayrıca insana melek kadar temiz bir ruh ve ona ilhâm eden rahmet me­lekleri verilmiştir. Melek iyilik ilham ederken onun karşıtı sayılan ve de­vamlı kötülüğü fısıldayan bulunmasaydı, Oʹnun ilhamı bir bakıma hikmetsiz ve anlamsız kalırdı. Kötülüğe iten bir iç ve dış kuvvet yoksa, sadece iyiliği ilham eden meleğe gerek kalmaz. Gelişme, mücadele, hayat ile haşır-neşir olma, hayata canlılık kazandırma ancak bu iki zıt kuvvetin çar­pışmasıyla vücut bulur. O sebeple nefse kötülükleri fısıldayacak bir dış kuvvete ihtiyaç kendiliğinden beliriyor. İblîs bu kuvveti temsil ediyor.

Eğer bu zıt kuvvetler içimizde ve dışımızda yer almasaydı, yani hayat plânında buna yer verilmeseydi, içimizde ihtiras ve bencillik kalmaz, o se­beple de hayat duraklama devresine hemen girer, tam bir atalet başlardı. Bugünkü dünyayı görmek hayal olur, bir lokma, bir hırkaya rıza gösterip bir ömür tüketilirdi.

İşte İblîsʹe ve soyuna Kıyâmetʹe kadar mühlet verilmesinin hikmet­lerinden biri budur.

ALLAH MI İBLÎS’İ AZDIRDI?

«Beni azgınlığa itmene karşılık.... »

Kur’ânʹda, aklımızı iyice harekete geçirmemiz ve meseleyi dinin ge­nel kurallarına göre değerlendirmemiz hakkında bir bakıma çok kapalı ve şaşırtıcı bir ifade kullanılmıştır: «Beni azgınlığa itmene karşılık... » denil­miştir. Allah, İblîsʹi azdırıp sapıklığa itmişse, İblisʹin ne günahı vardır? Hem Cennet ve rahmetten kovulsun, hem ebedî saadeti kaybetsin, hem de şer ve kötülüğün baş mümessili olsun!.

Az yukarıda da belirttiğimiz gibi, İblîs’te hem melekî, hem de nefsanî sıfatlar mevcuttu. Birincisi iyiliğe ve itaâte; İkincisi kötülüğe ve isyana yat­kındır. Kişinin bilgi, görgü, imân, irfan ve idraki nefsine yenik düşer, duy­gusu gemi azıya alırsa, nefsanî kuvvet üstün gelir de kötülük ve isyana kapılar açılır. Sözü edilen yetenekler nefse yenik düşmez de ruhla ve me­leğin ilhamıyla güçlenirse, bu sefer nefis yenik düşer de itaât ve fazilet­lere kapılar açılır.

İşte İblîs’in durumu, birinci şekilde tezahür etmiş ve Sünnetullah ge­reği İlâhî gazaba çarptırılmıştır. Kurʹân’da sözü edilen anlatım şekliyle bu gerçeğe ışık tutuluyor, «beni azgınlığa, sapıklığa itmen... » sözüyle Sünne­tullah’ın bu cilvesi hatırlatılıyor. Hem İblîs, emre itaâtsizliğinden dolayı sor­guya çekildiğinde pişmanlık duymamış, fasit bir kıyas yaparak Allah’a kar­şı kendini haklı göstermeye çalışarak küstahlığın en fenasını ortaya koy­muştur.

İBLÎS’İN PUSU KURMASI

İblîs ve soyunun Âdemoğullarını doğru yoldan saptırmak için pusu kurarak önden, arkadan, sağdan ve soldan saldırmasının, dürtüklemesinin, fısıldayıp beyin merkezi üzerinde bir takım tesirler bırakmasının anla­mı nedir?

Bilindiği gibi, İblîs ışından yaratılmıştır, yani şeytanî ruh ışınla birle­şip vücut bulmuştur. Işın ile ruhun kaynaşması, ona ışık hızından çok üs­tün bir hız kazandırmıştır. Hem ışın, hem ruh için engel söz konusu da de­ğildir. O nedenle İblîs’in dört cihetten saldırısı, kalb ve beyne sinyaller ve­rip şüphe ve tereddütler uyandırması her zaman mümkündür. Kalb ve ka­fada doğan her şüphe ve tereddüt, inkâr ve inançsızlık süratle nefisle bir­leşmekte ve uygulama alanı aramaktadır.

Şüphe, inkâr ve tereddüdü, iman ve irfanıyla tesirsiz hale getirenler, kendilerini şeytanın hükümranlığından kurtarmış olurlar. Ona mağlup ola­rak uyanlar ise, bedbaht kalıp Cehennemʹe yakıt olma tehlikesiyle yüz­yüze gelirler..