MEÂLİ:
14- And olsun ki, Nûhʹu kendi milletine (uyarıcı peygamber olarak) gönderdik. Aralarında -elli yılı müstesnâ- bin yıl durdu. (Sonuç alamayınca) onlar zâlimler iken tufan kendilerini yakalayıverdi.
15- Biz onu da gemide bulunanları da kurtardık ve bu olayı bütün milletlere ibret ve öğüt kıldık.
HAKKI KABUL ETTİRMENİN ZORLUĞU
Nuh Peygamber (A. S. ) uzun yıllar teblîğ ve irşat görevini sürdürürken, kâfirlerin çeşitli sataşmalarına ve saldırılarına maruz kalmıştır. Hele bir de uyarı ve teblîğ birkaç asır sürmüşse, görevli peygamberin neler çektiğini anlatmaya gerek yoktur.
İşte bu olaylar insanoğluna, Yüce Yaratanʹını tanıtmanın, hakkı kabul ettirmenin ne kadar zor olduğunu göstermektedir. Bir de Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi düşünelim, O yalnız bir kavim ve millete değil, bütün kavim ve milletlere gönderilmiş ve tek başına teblîğ sahnesine çıkarak bütün dünyayı karşısına almıştır. Davasının büyüklüğünü ve azametini, elindeki vasıtaların küçüklüğünü dikkate alırsak, Nuh Peygamberʹden daha çok sıkıntı çektiğini anlamakta gecikmeyiz.
Bunun sebebi açıktır: İnsandaki nefis denilen ve bir bakıma şuur altında üstlenen itici kuvvet devamlı kötülüğe eğilimlidir; hayvanî yönü ağır basar. Hak, güzel ahlâk ve sağlam örf ve âdet, bu doğrultudaki ciddi eğitim, nefsin aşırılıklarını asgariye düşürmeye ve ruhtaki melekî sıfata ağırlık kazandırmaya, hiç değilse ikisi arasında denge kurmaya yöneliktir.
Nuh Peygamber’in (A. S. ) dokuz asırdan fazla küfür ve azgınlıkla mücadele etmesi, işin azametini, hizmetin ağırlığını; hakkın, -anlama yeteneği dumura uğramışlara- ne kadar acı geldiğini bize öğretmekte ve bir bakıma kısa sayılacak bir süre içinde mücadele vermekte olan Hz. Muhammed (A. S. ) ile arkadaşları teselli edilmekte ve harcanacak ömrün, ortaya konulacak azim ve gayretin, sergilenen himmet ve dayanma gücünün, dâvânın büyüklüğü, hakkın azizliği ve sağlayacağı mutluluğun sonsuzluğu ile eşdeğerde olması hatırlatılmaktadır.
NUH PEYGAMBERʹİN (A. S. ) ÇOK YAŞAMASI
«And olsun ki Nuhʹu kendi milletine (uyarıcı peygamber olarak) gönderdik. Aralarında -elli yıl müstesnâ- bin yıl durdu.. »
Nuh Peygamber’in (A. S. ) çök yaşadığı kutsal kitaplarda açıklanmıştır. Tevrat’ta «Nuh’un bütün günleri dokuzyüz elli yıldı ve öldü» (Tevrat/Tekvîn: 9/29) denilirken Kur’ân-ı Kerîm, Tevrat’ın bu bölümünü hem tasdîk, hem tashîh ederek Nuh (A. S. )ın kendi kavmi arasında 950 yıl eyleştiğini belirtir de kaç yıl ömür sürdüğünü açıklamaz. Böylece Kurʹân’daki anlatımdan iki yorum ortaya çıkıyor: Biri, Nuh Peygamberʹin çok yaşadığı, sadece kendi kavmi arasında 950 yıl eyleştiği, onun dışında elli yaşına gelinceye kadar kavmi arasında pek bulunmadığı şeklindedir. Ancak bu yorum pek itibar görmemiştir. Diğeri ise, Nuh Peygamber’in 950 yıl yaşadığı ve bu uzun ömrünü bütünüyle kendi kavmi arasında geçirdiği şeklindedir. Bu yorum ağırlık kazanmıştır.
Kur’ân’ın ilk müfessirlerinden İbn Abbas (R. A. ) bu âyetin tefsîrinde diyor ki: «Nuh (A. S. ) kırk yaşına girince kendisine peygamberlik verilmiş ve kendi kavminin arasında 950 yıl yaşayarak 1050 yaşında vefat etmiştir. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 3/407- Tefsîr-i Kurtubî: 13/333)
Katade’ye göre: Nuh (A. S. ) 950 yıl yaşamıştır. 300 yaşına girdikten sonra kendisine peygamberlik verilmiş ve böylece 300 yıl kendi kavmini Allah’ın varlığına, birliğine inanmaya çağırmış ve tufandan sonra 350 yıl daha yaşamıştır.
Katade’nin bu açıklaması, Tevrat’tan alınmışa benziyor. Çünkü Tekvîn Kitabı’nda Nuh (A. S. )ın tufandan sonra 350 yıl yaşadığı yazılıdır. (Tevrat/Tekvîn: 9/28)
Nuh Peygamberʹin (A. S. ) yaşı hakkında çok farklı rivâyetler yapılmıştır. Onlardan bir kısmını aşağıya nakletmek suretiyle konuya ağırlık kazandırmak istiyoruz. Şöyle ki:
a) 250 yaşına girince kendisine peygamberlik verilmiş ve kavmi arasında 950 yıl bulunmuştur. Tufandan sonra 200 yıl yaşamıştır.
b) Vehb b. Münebbih’e göre: 1400 yıl yaşamıştır.
c) Kâb el-Ahbar’a göre: Kavmi arasında 950 yıl bulunmuş ve tufandan sonra 70 yıl yaşamıştır. Böylece ömrünün tamamı 1020 yıl olmuştur.
d) Avn b. Şeddadʹa göre: 350 yaşına girince peygamberlik kendisine verilmiş, kavmi arasında 950 yıl bulunmuş ve tufandan sonra 350 yıl daha yaşamıştır. Böylece ömrünün tamamı 1650 yıl olmuştur. el-Hasanʹdan da bu anlam ve ölçüde bir rivâyet yapılmıştır.
e) Hz. Enes (R. A. ) hadîsinden yapılan rivâyette ise, Resûlüllah’ın (A. S. ) şöyle buyurduğu belirtilmiştir: «Cenâb-ı Hak, Nuhʹu (A. S. ) peygamberlik göreviyle gönderdiği zaman 250 yaşında bulunuyordu. Kendi kavmi arasında 950 yıl bulunmuştur ve tufandan sonra 250 yıl daha yaşamıştır. Ölüm meleği kendisine gelince sormuş: «Ey peygamberlerin en büyüğü, ey ömrü uzun olan, ey duâsı makbul tutulan peygamber! dünyayı nasıl gördün? Bunun üzerine Nuh (A. S. ) ona şu cevabı vermiştir: Dünya iki kapılı bir eve benzer; bir kapısından girilir, diğerinden çıkılır. » (Geniş bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 13/332, 333, 334)
Yapılan bu rivâyetlerin ciddi dayanakları yoktur. O bakımdan ilim adamları tarafından sıhhatli kabul edilmemiştir. Enes hadîsine gelince: İmam Kurtubî onu el-Camiʹu Li-Ahkâmiʹl-Kurʹân adlı tefsîrinde senetsiz ve kaynaksız olarak nakletmiştir.
YAŞ ORTALAMASI
Dünyada bölgelere, iklimlere ve hayat şartlarına göre ortalama yaş sınırı farklıdır. Ancak günümüze kadar insan yaşı üzerinde yapılan araştırmalarla nadiren bir kişinin 140-150 yaş yaşadığı görülebilmiştir. Fiziksel ve zihinsel değişiklikler; atar damarların büklüm büklüm olması, organizmanın kendine benzer bir canlıyı meydana getirme vasfını kaybetmesi yaşlılığın başlıca belirtileridir ve bu kaçınılmaz bir değişmedir.
Ancak yaşlılığı doğuran tesirler, yaşlanan kişinin eğitimine, tedavisine, inancına ve bakımına bağlı olarak da çok farklıdır. O bakımdan kimi çabuk yaşlanıp çökmekte, kimi geç yaşlanıp uzun yıllar gücünü koruyabilmektedir. Ama çok uzun ömürlü dediğimiz kimseler bazı istisnalarla ancak 90-100 yıl yaşayabilmektedir ki bunlar binde bir oranında tezahür etmektedir.
O halde Nuh Peygamber’in (A. S. ) çok yaşamasının sırrı ne olabilir? Bu soruyu birkaç madde halinde cevaplamamız uygun olur:
a) Nuh (A. S. ) son derece sabırlı ve rahat bir kişiliğe sahipti. Asırların mücadelesi bu büyük peygamberin sabrını pek taşıramamıştır.
b) Ulü’l-azm sayılan beş peygamberden biri olmak hasebiyle Allahʹa sonsuz güveni vardı ve Allahʹın hükmünün değişmiyeceğini, plân ve proğramının şaşmayacağını çok iyi biliyor ve karşısına çıkan üzücü olayları tabii karşılayıp hizmetini aksatmıyordu.
c) O çağda yeryüzünde insan pek az bulunuyordu. Üstelik aşırı bir sapıklık ve azgınlık hüküm sürüyordu. Nüfusun artması için çok yaşamaya gerek vardı. Nitekim tufan belli bölgedeki insanları boğup küfrün ve tuğyanın cezası gerçekleşince, diğer bölge ve kıtalarda pek az insan yaşıyordu. Dünya nüfusunun önemli bir kısmı Mezopotamya ve o kesime yakın yerde yaşıyordu. Gemiye alınanlar ise, boğulup yok edilenlere nisbetle yüzde bir oranında bile değildi. Bu nedenle hayatta kalanları eğitip yetiştirmek, üremelerini sağlamak için çok tecrübeli bir lidere ihtiyaç vardı; o da ancak Nuh (A. S. ) olabilirdi.
d) Bir diğer husus da şudur: Bizim bilmediğimiz ve henüz sırrını çözemediğimiz bir tecelli söz konusudur. Her şeyin üstünde hükümran olan Cenâb-ı Hak, Nuh Peygamber’i dokuz asırdan fazla yaşatmayı murad edince, maddî ve mânevî sebepleri harekete geçirmiş ve böylece maddî ve mânevî gıdaların İlâhî proğram gereği düzenli şekilde Nuhʹa (A. S. ) yönelmesi, onun yıpranıp yaşlanmasını, çöküp takatten kesilmesini önlemiştir.
Bütün bunlar bizim yorumlarımızdır. Allah daha iyisini ve daha doğrusunu bilir.
e) Bu arada, büyük bir hayat ve enerji kaynağı olan Melek Cebrâil’in aralıksız Nuh Peygamber’e (A. S. ) hayat iksirini sunmasını da düşünmek yerinde olur.
f) Her görüş, yorum ve düşüncenin üstünde İlâhî irâdenin bu yolda sebepleri kolaylaştırıp kudretini izhar etmesiyle Nuh (A. S. )ın çok yaşadığını söylemek ise, en kestirme ve en doğru olanıdır.
İNKÂRCI, ZALİM BİR KAVMİN SONU
Uzun yıllar Allah’ın varlığını, birliğini kabule çağrılan, yalnız O’na ibâdete davet edilen bir milletin hakka karşı kulaklarını tıkayıp kalplerine kılıf geçirmesi elbette ki onlara rahmet kapılarını açmaz. Saplanıp kaldıkları küfür ve tuğyan bataklığı, sonunda hepsini yutar. Nuh (A. S. )ın kavmi de öyle oldu. Uzun yıllar İlâhî çağrıya sırt çevirip peygamberi alaya almaları; nankörlük edip küfür ve azgınlıklarını artırmaları, onların saplandığı bataklıkta kaybolmalarının en açık delili olarak bulunuyordu. Nitekim inkâr ve tuğyanları son kertesine gelince, ilâhî sünnet gereği yok edici azap iniverdi. Tevrat’ta da belirtildiği gibi, kırk gün kırk gece bardaktan boşanırcasına yağan yağmur büyük bir tufana sebep oldu. Öylece zalim bir milletin kökü kesilerek yeryüzünün önemli bir bölgesi küfür ve ahlâksızlığı şiar edinenlerden temizlendi. Sonra da bu, tarihte bir benzeri daha olmayan büyük olay, yaşayan milletlere öğüt ve ibret dolu belgeler bıraktı. Nitekim Nuh Peygamber, kendi kavminin artık inkâr ve azgınlığın son sınırına gelip dayandığını görünce Allah’tan şu dilekte bulunmuştu: «Rabbim! yeryüzünde kâfirlerden dolaşıp yurt edinen bir kimse bırakma. Eğer onları bırakırsan senin kullarını saptırırlar ve sadece ilâhî sınırları çiğneyen çok nankör, aynı zamanda ahlâksız evlât doğurup yetiştirirler. » (Nuh Sûresi: 26, 27)
Şüphesiz ki, Nuh Peygamber bununla, kendi kavmine inecek azaptan hiç birinin kurtulmasını arzu etmediğini dile getirmiş oluyordu. Çünkü o azgın sapıkların, hangi ülkeye gitseler orayı da azdırıp saptıracaklarında şüphe yoktu.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Hz. Muhammedʹi (A. S. ), arkadaşlarını ve yaşamakta olup sıkıntı içinde bulunan müʹmin kulları teselli etmek için Nuh (A. S. ) kıssasının bir özeti verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, İbrahim Peygamber’in (A. S. ) kendi kavmini uyarması konu edilerek, tarih boyunca hakla bâtılın mücadele halinde olduğuna dikkatler çekiliyor ve her gönderilen peygamberin kâfir sapıklar tarafından yalanlandığına işâretle Hz. Muhammedʹe (A. S. ) aydınlatıcı bilgi veriliyor. Sonra da Peygamberʹin hizmet sınırı belirlenerek hidâyetin Allahʹa ait olduğu kapalı şekilde hatırlatılıyor.