MEÂLİ:
136- Ey imân edenler! Allahʹa, Peygamberine, Peygambere indirdiği Kitab’a, daha önce indirdiği Kitabʹa imân edin (imânınızda sâbit ve dâim kalın). Kim Allahʹı, meleklerini, kitâblarını, peygamberlerini, âhiret gününü inkâr edip (tanımazlıkta bulunursa), gerçekten o, uzak bir sapmayla (doğru yoldan) sapmıştır.
137- Şüphesiz ki inandıktan sonra inkâra sapanlar, sonra imân edip yine inkâra sapanlar, sonra da inkârlarını arttıranları Allah bağışlayacak değildir ve onları doğru yola eriştirecek de değildir.
İNİŞ SEBEBİ
Medineli Kitap ehli olan mü’minlerden Abdullah b. Selâm, Esed, Üseyd, Sâlebe b. Kays ve arkadaşları toplanıp Hazret-i Peygambere gelerek şöyle dediler:
- Ey Muhammed! Biz sana, senin kitabına, Mûsâ’ya ve Tevratʹa, aynı zamanda Uzeyr’e inanıyoruz. Bunlardan başka kitap ve peygamberleri tanımıyoruz.
Bunun üzerine Efendimiz (A. S. ) onlara şu cevabı verdi:
«Allahʹa, Muhammedʹe ve ondan önce indirilen bütün kitaplara, gönderilen bütün peygamberlere imân edin.. »
Yukarıdaki âyet, Resûlüllâh Efendimizin bu cevabını doğrular ve açıklar anlamda indi. (Lübabu’t-Te’vîl/Alaeddin Ali/1 - 406 - İbn Cerîr Taberî - Mefatihü’l- Gayb/Fahruddin Razî)
Diğer bir rivâyette ise deniliyor ki:
Bu âyetler, diliyle inanıp kalbiyle imân etmiyen ikiyüzlüler hakkında inmiştir. (Lübabuʹt-Teʹvîl/Alaeddin Ali/1 - 406 - İbn Cerîr Taberî - Kurtubî) İmam Kurtubî’ye göre, bütün müʹminler hakkında inmiştir.
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:
«137. âyet Yahudîler hakkında inmiştir. Onlar önce Mûsâʹya imân ettiler, sonra altundan buzağı yapıp inkâra saptılar, sonra tekrar Mûsâʹya imân ettiler. İsâ Peygamberi tanımıyarak küfre saptılar. Son Nebî Hazret-i Muhammed (A. S. ) gönderilince bu kez büsbütün küfürlerini artırdılar. Bu yüzden Allah onları ne bağışlar, ne de doğru yola eriştirir. » (Lübabü’t-Te’vîl: 1/406)
Böylece imânla küfür arasında bocalayıp müʹminlerle kâfirler arasında mekik dokuyan kimselerin bu mütereddit tutumu ve düşüncesi, sağlam köklü bir imâna sâhip olmadıklarını gösterir. İmân ve İslâmî irfanı kalbine ve vicdanına yerleştirmiyen; daha doğrusu inanç konusunda sağlam bir temeli bulunmayanları Allahʹın bağışlaması düşünülemez. Çünkü İlâhî kanunlar şaşmaz.
İLGİLİ HADÎSLER
Ebû Hüreyre (R. A. ) rivâyet ediyor:
Peygamber (A. S. ) Efendimiz bir gün insanlar arasında bulunurken bir adam gelip şöyle sordu:
- Ey Allah’ın Peygamberi! İmân nedir?
Efendimiz ona şu cevabı verdi:
«Allah’a, meleklerine, kitablarına, Allahʹa kavuşulacağına ve peygamberlerine, âhirette dirilip kalkacağına imân etmendir. » (Sahih-i Müslim/İman: 5. 7 - Ebû Davud/sünnet: 15 - Ahmed: 1/27. 28, 51, 52, 53, 228 - 3/107, 426 - 4/11. 114, 129, 164, 359, 385 - 5/251, 252. 256)
Diğer sahih bir rivâyette ise şu cevabı verdiği tesbit edilmiştir: «Allahʹa, meleklerine, kitabına, O’na kavuşacağına, peygamberlerine inanman; öldükten sonra dirilip kalkacağına ve kaderin bütününe imân etmendir. » (Sahih-i Müslim/İman: 5. 7)
DİN BİR BÜTÜNDÜR, BÖLÜNMEYİ KABUL ETMEZ
«Kim Allah’ı, meleklerini, kitablarına peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, gerçekten o, uzak bir sapmayla sapmıştır. »
Kur ân bu ve bir önceki âyetle çok önemli bir konuyu açıklıyor: Dinde inanılması gereken hususların hepsi bir bütünlük arzeder; onu parçalayıp bir kısmına inanmak, diğer bir kısmını tanımamak veya beğenmemek, tamamını tanımamak ve beğenmemek hükmünü taşır. Yahudî ve Hıristiyanlar da Allah’a ve kendi peygamberlerine inanırlar, o halde onlar da Müslümanlar gibi Allah’ı bilen ve imân eden mü’minlerdir, denilebilir mi? Âyetin açık anlatımı bunu reddeder. Çünkü Yahudîler hem Mûsâ’dan sonra gelen birçok peygamberlere, indirilen kitaplara ve başta İsâ Peygamber ile Muhammed Peygambere (A. S. ) inanmazlar. Hem âhiret hakkında kesinlik ifade eden bir inançları yoktur. Cennet’in ADEN denilen bölgede, yani dünyada bulunduğunu iddia edenleri de olmuştur. Hıristiyanlar da hem İsâ’yı Allah’ın oğlu sayar, hem son Peygambere ve Kur’ân’a inanmazlar. Bu tarz bir inanç, dini bütünlüğünden uzaklaştırıp bölmektedir. Kur’ân’da böylesine bir inancın değer taşımadığı hatırlatılıyor; nelere inanmanın gerektiği beş madde halinde özetleniyor. Bunlardan birini reddetmek tümünü reddetme anlamına gelir, hükmünü koyuyor:
1. Allah’a inanmak,
2. Meleklerine inanmak,
3. İndirdiği kitaplara inanmak,
4. Gönderdiği peygamberlere inanmak,
5. Âhiret gününe inanmak..
Bu beşi imân çerçevesinde bir bütünlük içindedir, birini veya birkaçını kabul etmemek tamamını reddetmek hüküm ve anlamını taşır.
Diğer âyetler ve ilgili hadîsler «kadere imânı» bir altıncısı olarak buna bağlarlar.
İSLÂM HAK DİNLERİ UZLAŞMAYA ÇAĞIRIR
Son Peygambere ve son Kitab’a imân edenlerin aşırı tutucu ve tekelci olmadıkları en az yüze yakın âyet ve hadîsle açıklanmış ve tarih boyunca Müslümanların bu doğrultudaki inancında bir sapma görülmemiştir. Muhammed (A. S. ) Ümmeti, bugüne kadar gönderilen bütün peygamberlere ve kitaplara inanırlar ve saygı duyarlar. Son din ile dinlerin, son kitap ile kitapların, son nebî ile peygamberlerin tekâmül edip son noktasına eriştiğini söyler, fakat hiçbirini inkâr etmezler.
Yahudî ve Hıristiyanlara gelince: Kutsal Kitaplarda hâlâ kalıntılarına raslanan açık belgelere ve verilen müjdelere rağmen, aşırı tutucu ve tekelcidirler. Ne bütün dinlere inanır, ne de bütün peygamberleri ve kitapları kabul ederler. Bu yüzden hak dinler arasında derin bir uçurum meydana getirmişler ve kan dökülmesine yol açacak kadar müteaassıp davranmışlardır. İslâm Dini, açılan bu uçurumu kapamak için en küçük bir açıklık vermemiş, ciddi bir diyalog kurulması için her zaman bütün dinlere karşı mü’minlerin duyduğu sevgi ve saygı bağlarını uzatmakta tereddüt etmemiştir.
BEŞ ESAS
Konumuzu oluşturan âyetle, imânın beş esası belirtiliyor. Altıncı esas olan «Kadere İmân», az önce de belirttiğimiz gibi, diğer âyet ve hadîslerle açıklanmıştır. Aslında Allah’a dosdoğru imân diğer beş şeye imânı gerektiriyor. O halde Allah’a imân bu dört, ya da beş esası içine alıyor ve bunlardan her biri bir bakıma Allah’a imânın ölçüsünü belirliyor.
1. Varlık âleminde gözle görebildiğimiz her şeydeki mutlak düzen, denge ve matematiksel plân ve proğram Allah’ın varlığının ve birliğinin açıklayıcı belgelen olarak bulunuyor. Eserden müessire, sanattan sanatkâra geçişi vurguluyor; hiçbir şeyin başıboş ve gelişigüzel yaratılmadığını sergiliyor.
Görebildiğimiz maddî bütün eşyanın, kendiliğinden çok plânlı, dengeli, şuurlu ve hesaplı bir düzeni meydana getirmesi düşünülemez. Çünkü şuursuz maddenin kendinde bulunmayan özellikleri başkasında sağlaması aklın ve mantığın reddettiği bir neticedir. Aksi halde yaratıcı varsayılan maddenin kendinden -ölçü ve oran kabul etmiyecek- üstün varlıkları yarattığı iddiası ortaya çıkar ki bu hiçbir zaman mümkün değildir.
Görünürde en karmaşık fakat en üstün vasıfta yaratılan insanı, herhalde ondan daha üstün bir kudret ve zekânın yaratması gerekmez mi? İnsan beynini ve ondaki sayısız özellikleri, hafıza gücünü düşünecek olursak, karşımıza öyle bir kudret çıkar ki, o, maddenin ötesinde insan beyninin bütün özelliklerini en mükemmel ve sınırsız biçimde, kıyas kabul etmiyecek bir yücelik ve anlamda kendinde taşıdığı muhakkaktır. Çünkü ortada büyük bir plân varsa mutlaka bir planlayıcı vardır. Bir düzen ve mükemmel uygulanan bir proğram varsa, mutlaka bir proğramlayıcı vardır. Bunun aksi düşünülemez.
2. Meleklere imân, itikatta değişmiyen ikinci esastır. Çünkü meleklere inanmıyan bir kimse peygamberlere gönderilen ilâhî vahye de inanmıyor demektir. Sonuç bu olunca, zincirleme diğer esasları da kökünden yıkar. Amellerin yazılmasından tut da, kabir sualine kadar her şey alt-üst olur ve böylece sorumluluk kalkar. Âhiret kavramı yön verici müeyyide olmaktan çıkar, bir fantezi olarak kalır.
3. Kitaplara imân, meleklerle peygamberlere imânı da içerir. Onu reddetmek, diğer esasları temelinden yıkar. Çünkü her esas bir diğerini tamamlayıcı mahiyettedir.
4. Peygamberlere imân, diğer inanç esaslarını da beraberinde taşır. Beşer aklı, hayat düzenini, âhiret kavramını anlamaya yeterli değildir. Allah ile insan arasındaki irtibatın ölçüsünü, Allah’a giden yolun özelliğini, ibâdetin ölçü ve anlamını, ölüm, kabir ve âhiret safhalarını ancak peygamberlerin talimiyle öğrenebiliriz. Peygamberlik müessesesini reddetmek, diğer esasları kökünden yıkar ve mefluç duruma getirir.
5. Âhirete imân; düzenli, disiplinli, şuurlu ve feyizli bir hayat sürmenin plânı, sorumluluk duygusunun anahtarıdır. Dünya hayatından amacın ne olduğunu, insan ruhunun neye namzet bulunduğunu ancak âhirete inanmakla anlayabiliriz. Erdemlilik, iyilik severlik, yardımlaşma, kardeşlik, sevgi, saygı ve benzeri iyi vasıflar âhirete imândan kaynaklanır, diğer esaslarla birleşip bütünleşir. Bu bütünü reddetmek insanı çok uzak bir sapıtmayla sapıtır.
İMÂNDAN SONRA İNKÂR
«Şüphesiz ki inandıktan sonra inkâra sapanlar sonra imân edip yine inkara sapanlar, sonra da inkârlarını arttıranları Allah bağışlayacak değildir ve onları doğru yola eriştirecek de değildir. »
Ehl-i Sünnete göre, ilim mâlûmata tabidir. Allah kullarını yaratıp birçok yeteneklerle donattıktan ve kendilerine yol gösterecek, akıllarına ışık tutacak ortamı hazırladıktan sonra onları yeryüzünde serbest bırakmıştır. Böylece insan mevcut ortam içinde aklı ve irâdesiyle başbaşadır.
Ancak ilmi, ezelle ebed arasını kapsayıp kuşattığı için kullarının dünyada neler yapacağını, nasıl bir yol izliyeceklerini önceden tesbit edip yazmıştır. Yazıldığı için yapmıyoruz, yapacağımız için yazılmıştır.
İmân lezzetini lâhutî havasıyla alamıyan, onun şuuruna erişemiyen zayıf irâdeli, kısır düşünceli bazı kişiler, imânla küfür arasında bocalayıp dururlar. Bir bakarsın namaz kılarlar, bir de bakarsın faizi helâl sayarlar. Bir bakarsın hacca giderler, bir de bakarsın dinin açık bir hükmünü reddederler veya küçümserler. İşte bu durumda olanlar kendilerini bağışlatma şuuruna erişemeyince Allah onları bağışlamaz. Çünkü insanla Allah arasında bir imkân ve irâde sınırı var, kul o sınıra gelmedikçe Allah ne ona yardım eder, ne de günahlarını bağışlar. İnsan doğru yola erişme azmini kendinde taşımadıkça, Allah onu doğru yola kavuşturmaz.
Hz. Ali (R. A. ) bu ayetin ışığında diyor ki: «Mürted (İslâm dininden dönen kimse) üç defa tevbe etmeğe çağrılır, üç defa üstüste tevbe etmesi istenir. » (Tefsîr-i İbni kesir 1/566)
Bu nedenle inandıktan sonra inkâra sapan, sonra yine inanıp yine inkâra sapan ve sonra da inkârını artıran kimse, sözü edilen sınırdan çok uzaklaşmıştır. O takdirde bağışlanması düşünülemez. İşte Kur’ân’da bu hakikat bütün açıklığıyla gözler önünde serilmekte ve aklımızı bu konuda da yeterince kullanmamız hatırlatılmaktadır. Çünkü muʹcize ve kerâmet müstesnâ, Allahʹın varlık âleminde hükümran olan kanunları şaşmadan hedefine doğru ilerler. Olaylar sebepler zincirine bağlıdır; sebepler zinciri ise, Allah’ın kudret elinde toplanmıştır. Dilediği zaman sebebi ortadan kaldırıp mucize veya kerâmet meydana getirir. Bu da Peygamberlere ve bir de kâmil velilere has bir iltifattır, genel kaideyi bozmaz.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle imânın esasları açıklandıktan sonra münafıkların durumuna değinildi, imânla küfür arasında bocaladıkları belirtildi. Bu arada insanlar hakkında konulan Sünnetullahʹa dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle dönüş yapmadıkları takdirde münafıklar için hazırlanan elem verici azâbdan söz ediliyor. Mü’minleri bırakıp inkârcı maddecileri, Allah’a ortak koşanları dost edinenlerle, dostluk kurulmaması hatırlatılıyor. Allah’ın âyetlerinin alaya alındığı toplantıları müʹminlerin derhal terketmesi emrediliyor.