MEÂLİ;
133- Rabbinizden bir mağfirete ve eni (genişliği) göklerle yer kadar olan Cennetʹe koşuşun ki, orası saygı ile Allahʹtan korkup kötülüklerden sakınanlar için hazırlanmıştır.
134- Onlar ki bollukta da darlıkta da (Allahʹın hoşnutluğuna erişmek için) harcarlar; öfkelerini yutarlar, insanları (kusur ve günahlarına bakmayıp) bağışlarlar. Allah ise iyilikte bulunanları sever.
135- Ve onlar ki, bir hayâsızlık işledikleri veya kendilerine zulmettiklerinde Allahʹı anar, günahlarından dolayı istiğfar ederler -günahları da Allah’tan başka kim bağışlar? ve yaptıkları (kötülük, kusur ve günah) üzerinde ısrar edip bile bile durmazlar.
136- İşte onların mükâfatı Rablarından bir bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir; orada devamlı kalıcılardır. (İyi-yararlı) amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!
İLGİLİ HADÎSLER
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Rum kralı Herakliüs’a yazıp gönderdiği mektupta onu, genişliği göklerle yeryüzü kadar olan Cennetʹe de dâvet ediyordu. Herakliüs bu mektuba verdiği cevapta, «Beni, genişliği göklerle yer kadar olan Cennete dâvet ediyorsun; ya cehennem nerede? » diye bir soru yöneltmişti. Onun bundan kasdı şu idi: Cennet göklerle yer kadar genişse, geriye başka bir yer kalmıyor demektir. O halde cehennem nerede? diyerek böyle bir iddianın yerinde olmadığını hatırlatmak istiyordu.
Gelen mektup okunduğunda, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Sübhanellah! Ya gündüz gelince gece nerede? » buyurarak onların aklına göre konuşma ihtiyacını duymuştu. (Ahmed bin Hanbel - Kurtubî - İbn Cerîr - Lübabüʹt-Teʹvîl)
«Öfkelerini yutarlar. »
Kudsî hadîste buyuruluyor ki:
«Ey âdem oğlu! Öfkelendiğin zaman beni an ki ben de öfkelendiğimde seni anayım ve helâk olanlar arasında seni helâk etmiyeyim. » (İbn Ebî Hatim)
«Güçlü adam olmak güreş ve kahramanlıkla değildir. Asıl güçlü kimse, öfkelendiğinde kendine hâkim olandır. » (Ahmed bin Hanbel: Ebû Hüreyre (R. A. )den)
«Sizden biriniz öfkelendiğinde ayakta ise otursun; öfkesi geçerse ne güzel; geçmediği takdirde uzansın. » (Ahmed bin Hanbel - Ebû Dâvud)
«Şüphesiz ki öfke şeytandandır; şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür. O halde sizden biriniz öfkelendiğinde abdest alsın. » (Ebû Dâvud)
«İnsanları (kusur ve günahlarına bakmayıp) bağışlarlar. »
«Kim kendisi için (Cennette) binaların görkemli ve şerefli olmasını, derecelerinin yükselmesini arzu ediyorsa, kendisine haksızlık edeni bağışlasın; kendisini mahrum edene versin. Kendisinden ilgisini kesenle ilgi kursun. » (İbn Asâkir: Übey bin Kâ’b (R. A. )den)
«Kıyâmet günü olunca, bir çağrıcı şöyle seslenir: İnsanları affedenler nerede? Rabbinize hazırlanıp yönelin, mükâfatınızı alın. (Ve Allah buyurur: Affetmesini bilen her müslümanı cennete koymam benim üzerime bir haktır). » (İbn Murdeveyh: Ebû Hüreyre (R. A. )den)
«Onlar ki, bir hayâsızlık işledikleri veya kendilerine zulmettiklerinde Allahʹı anar, günahlarından dolayı istiğfar ederler. »
«Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah affedip bağışlamak için günah işleyen bir kavim getirirdi. » (Ahmed bin Hanbel: Ebû Hüreyre (R. A. )den)
«İstiğfarda bulunan kimse günde 70 defa bile dönse, yine de günah üzerinde ısrar etmemiş sayılır. » (Ebû Dâvud-Tirmizî - Müsned-i Bezzar)
«Merhametli olun ki merhamet olunasınız. Bağışlayın ki bağışlanasınız. » (Ahmed bin Hanbel: Abdullah bin Amir (R. A. )dan)
«Cömert kişi hem Allahʹa yakındır, hem de insanlara ve Cennete yakındır, ateşten de uzaktır Cimri kişi hem Allahʹtan uzaktır, hem insanlardan ve Cennetten uzaktır; ateşe de pek yakındır. Cömert câhil, cimri âbidden Allah katında daha sevimlidir. » (Tirmizî)
CENNETİN GENİŞLİĞİ VE BÜYÜKLÜĞÜ
«Eni (genişliği) göklerle yer kadar olan Cennet.. »
Kâinat düşünebildiğimizden çok daha büyüktür. Yıldızlar arasında milyonlarca ve milyarlarca yerküreyi içine alabilecek büyüklükte olanları vardır. Yıldızların sayısını ise ancak Allah bilir. Bu kadar çok ve aynı zamanda birbirinden milyonlarca kilometre uzaklıkta bulunan yıldızların kapladığı boşluğun büyüklüğünü bile düşünmek çok zor. Hiç bir yıldız diğerine çarpmamakta, her biri ilâhî sünnete uyarak yaratıldığı amaca uygun hareketini sürdürmektedir.
Allah yalnız bu uçsuz bucaksız kâinatı ve içindeki milyarlarca yıldızları yaratmakla kalmamış; geleceği de belli plana göre düzenleyip çizmiş ve en ince hesaplarla ölçü ve anlamını belirlemiştir. Her olayı, her plân ve proğramı kozalite (nedensellik) kanunlarına bağlamış, böylece insan aklını harekete geçirmek için açık kapılar, temel bilgiler ve ilmî veriler koymuştur.
Gerçek bu olunca «Gökler» deyiminin anlamı nedir? Bundan güneş sistemi mi, yoksa diğer sistemler mi kasdediliyor. Çünkü görülebilen yıldızlar, tıpkı güneş gibi «gökada» denilen sınırlı bir evrene aittir ve yassı bir disk şeklindeki «gökada» milyonlarca yıldızdan meydana gelmiş bir kuşak gibi (Samanyolu) görünür. Daha güçlü âletler bazı ayrıntıları almakla birlikte, bizim gökadamızla başka gökadaların bulunduğunu ortaya koymuştur.
Acaba «yedi gök» denilince bu gökadalar hatıra gelebilir mi? Bir de Yıldız kümesi, küresel yıldız kümeleri vardır ki bunlar on binlerce yıldızı kapsayan dairesel birer topluluktur ve merkez bölgeleri yıldızlardan ayırt edilmiyecek kadar yoğundur. Bunlardan çok azı çıplak gözle görülebilir. Daha çok «Kızıl Işık»la yapılan gözlemlerle keşfedilebilmişlerdir. Küresel yıldız kümeleri, gökadanın dış uydularıdır. Göklerden maksat, gökadalarıyla birlikte bunlar mıdır? Bilmiyoruz. Çünkü bunların ötesinde daha birçok yıldızlar, sistemler, kümeler vardır. Hadîslerden anladığımıza göre bu sayılanların ötesinde ARŞ ve KÜRSÎ bulunuyor ki ikisinin büyüklüğü düşünce sınırını aşmaktadır.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu hususu şu hadîsleriyle bize anlatmaya çalışmıştır:
«Yedi gök ve yerküre, Kürsî’ye oranla çöle atılmış bir dirhem gibidir, Kürsî ise Arş’a oranla çöle atılmış bir halka gibidir. » (İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim: İbn Abbas (R. A. )dan)
Evet, Allahʹın yüce kudreti bunlardan çok üstün ve çok daha büyüktür. Kur’ân, Kürsî’nin gökleri ve yeri içine alacak genişlikte olduğunu açıklamaktadır. İlâhî kudret ise varlık âleminin tümünü kapsayıp kuşatmıştır.
O halde göklerde, ister güneş sistemi, ister diğer sistemler; ister gökadalar, isterse bunlarla birlikte, yani gökadalara bağlı bulunan yıldız kümeleri kasdedilsin, Cennetin büyüklüğünü düşünmek bile çok zordur. Biz yine en azından gezegenlerin büyüklüğünü ve birbirine olan uzaklığını hesaplıyalım, şu dünyadan milyarlarca defa büyük ve geniş bir Cennet karşımıza çıkar. Kaldı ki dünyamızdan milyarlarca defa büyüklükte yıldızların var olduğu kesinlik kazanmıştır;, Cennet bir ihtimalle onlardan birinde olabilir Kurʹân’ın verdiği ölçü bize nisbetledir; anlayabilmemizi kolaylaştırmak içindir.
Durum bu olunca, karşımızda bizi bekleyen ölüm neye? Neden bir istihale geçirme kanununa bağlı tutulmuşuz? Ölmeden bu kadar geniş ve aynı zamanda mutlak mutluluk sunan bir âleme neden doğrudan gidemiyoruz? Bunun cevabını Bakara sûresinde geniş biçimde açıklamıştık. Burada kısaca belirtelim ki, biyolojik yapımız oranın yani Cennetin şartlarına göre değildir. Biz sadece dünyadaki şartlara uyum sağlıyabiliriz. Bu ölçü ve nitelikte yaratılmışız. Dünyaya ayak basmadan Cennetʹe gitmemiz mukadder olsaydı, ne oranın kıymeti bilinir, ne de insanlar arasında bir fark kalırdı. Bizleri melek tabiatlı, diğer bir deyimle bizi onlar gibi yaratsaydı, buna gerek kalmazdı. Yani bizim insan olarak değil, melek olarak varlık âlemine ayak basmamız gerekirdi. O takdirde dünya denilen bir âlemin yaratılması lüzumsuz kalırdı. Çünkü dünya zıtların mücadele ettiği, ihtiyaçların birbirini kovaladığı bir uğraktır. İnsanı harekete geçiren, ardı-arkası kesilmiyen mücadelelere iten de işte budur! Melekler zıtlar âleminde bulunmuyorlar. İhtiyaç düzeyinde de değillerdir. O halde ne mücadele ortamı vardır, ne de sürtüşme ve tartışma. Her biri Allahʹa ibâdetin derin zevki içinde verilen emri kusursuz yerine getirmeğe devam etmektedir.
Bunun için ölmemiz, bir istihale geçirmemiz ve âhiret âleminin şartlarına uyum sağlıyacak yeni bir bedene kavuşmamız gerekiyor.
GERÇEK MUTLU OLANLAR TAKVÂ SAHİPLERİDİR..
«Allahʹtan korkup kötülüklerden sakınanlar için hazırlanmıştır. »
Mutluluğun en feyizli kaynağı, inanan bir kalbin saygı dolu bir aşk ve hava içinde Allahʹtan korkması ve kötülüklerden sakınmasıdır. Buna Kurʹân dilinde takvâ ve ittika denilir. İnsan kendini bu düzeye yaklaştırdığı oranda mutludur.
O halde genel anlamda iki türlü mutluluk vardır: Biri yüzeyde dünyalıktan yanadır ki insan ondan elde ettiği nisbette kendini mutlu sayar. Erişemediği veya eriştikten sonra kaybettiği ölçüde kendini mutsuz kabul eder. Diğeri ise. imân cevherinin önümüzü aydınlatan parlak ışığıyla Allah dostu olmanın verdiği mutluluktur ki, bu vadide kişi kendini Allah’a yakın hissettiği veya böyle inandığı oranda mutlu sayar. Bu mutluluğun da biri dünyaya, diğeri âhirete yönelik iki yüzü vardır: İnsan Allah’ın hoşnudluğunu kazanmak uğrunda ne kadar iyiliklerde bulunur, güzel amel işlerse dünyada o ölçüde mutlu olur. Kendini Allah’a ne kadar yakın hissederse ve aslında O’nun sevgisine ne kadar lâyık olursa, âhirette de o nisbette mutluluğx erişir.
Kurʹân’da konumuzla ilgili âyetlerle t a k v â sahiplerini, sıradan insanlardan ayıran, onların fazîlet alanındaki ölçülerini belirten sıfatlar şöyle açıklanmaktadır:
1. Bollukta da, darlıkta da Allah yolunda, O’nun hoşnutluğuna erişebilmek için gereken yerlere harcarlar; zaman olur ki daha muhtaçları kendi nefislerine tercih ederler.
2. Öfkelerini yutarlar; hisleriyle hareket etmeyip olayları iman ve akıl süzgecinden geçirerek değerlendirirler.
3. İnsanları kusurlarıyla değerlendirmez, hoşgörülü olmaya çalışırlar. Gerektiğinde affetmesini hem çok iyi bilir, hem de çok severler.
4. Bir kötülükte, bir hayasızlıkta bulundukları zaman veya kendilerine bir haksızlık ettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günah ve kusurlarının bağışlanmasını dilerler. Kalbleri hep istiğfarla meşguldür.
5. İşledikleri bir kötülük üzerinde bile bile ısrar etmezler; farkına varınca derhal Allah’a yönelip tevbe eder ve kötülüğün arkasından bir iyilik yapmaya çalışırlar.
İşte bu imân ve anlayışta bulunanlar için hem dünyada, hem âhirette mutluluklar vardır. Âhirette kendilerine verilecek mükâfat çok büyük olacaktır; Cennetler onlar için hazırlanmıştır. Evet, t a k v â ’nın karşılığı ancak bunlardır.
YORUMLAR - RİVÂYETLER
Rabbinizden bir mağfirete koşuşun:
a) Mağfireti gerektiren hususlara koşuşun.
b) Cemaatle kılınan namazlarda İftitah Tekbirine koşuşun.
c) Farzları yerine getirmeye koşuşun.
d) Gösterişten uzak ibâdete ve güzel işlerde bulunmaya koşuşun.
e) Faizden dolayı tevbe etmeye koşuşun.
Serrâ’ - Darrâ’: (Ki bunu bolluk, darlık olarak çevirdik).
a) Kolaylık - zorluk,
b) Bolluk - darlık, zenginlik - fakirlik,
c) Sağlık - hastalık, neşe - keder,
d) Dünya hayatında Allah için harcar, öldükten sonra hayır ile vasiyette bulunur anlamda iki devre,
e) Refah günlerinde - musîbetli ve sıkıcı zamanlarında gibi, manalara delâlet etmektedirler.
TASAVVUF
Sehl bin Abdullah et-Tüsterî (R. A. ) diyor ki:
«Câhil ölüdür. İnsanlar ise uykudadır. İsyân edip günahlara dalan sarhoştur. Günahta ısrar eden çoktan yok olmuştur. »
«Tevbe edenin alâmeti, günahlarını temizlemeğe çalışırken yeme, içme ve benzeri ihtiyaçlarını unutmasıdır. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Savaşta yenilgiye uğramanın nedenine işâret edildikten sonra zaferin bir ucunun takvâya, yani saygı dolu bir gönülle Allah’tan korkup kötülüklerden sakınmaya dayandığı belirtildi. Sonra bu ölçüde olan kişilerin vasıfları anlatılarak övüldü.
Aşağıdaki âyetlerle, savaşmanın ve savaşlarda üstün gelmenin ya da yenilgiye uğramanın milletlerin tarihinde bulunduğu hatırlatılıyor, ancak bütün bunların ilâhî sünnetlere bağlı bulunduğuna işâret edilerek Allah’ın milletlerin hayatıyla ilgili koymuş olduğu kanunlarını ve bunların sınırlarını bilmemizin gerekli olduğu çok duyarlı biçimde işleniyor.