MEÂLİ:
135- Ey imân edenler! Haktan yana olup adâleti sapasağlam ayakta tutun, Allah için şâhitler olun. İsterse kendinizin veya ana-babanızın, ya da yakınlarınızın âleyhine olsun (adâletten şaşmayın); isterse onlar zengin veya fakir bulunsun.. Allah onları (korumada) sizden mutlaka öndedir ve daha yeğdir. Artık hak ve adâlette (kendi) heves(iniz)e uymayın. Eğer dilinizi (hak ve adâleti yerine getirmede) büker veya yüzçevirirseniz, (bilmiş olun ki) Allah yaptıklarınızdan haberlidir.
TARİHÎ BİR ÖRNEK
Ashab-ı Kirâm’dan Huzeyfe b. Yeman (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz tarafından Hayber’in ürünlerinin vergisini toplamak ve takdir etmek üzere görevlendirilmişti. Aralarında henüz İslâm’ın fazîlet ve hakseverlik nuruyla içlerini aydınlatamıyan bazı kişiler, rüşvet karşılığında kendilerinden yana biraz daha şefkatli davranmasını teklîf etme cesaretinde bulundular. Hz. Huzeyfe’nin bir anda rengi uçtu ve: «Size insanların en sevgilisinden geliyorum. Beni adâletsizliğe itmek istediğiniz için sizi de insanların en sevilmiyeni olarak görüyor ve bu açıdan sizi maymunlarla, domuzlara benzetiyorum. » demekten kendini alamadı.
Hayberliler bu asil davranış karşısında eridiler ve: «Doğru söylüyorsun, ya Huzeyfe! Göklerle yer de ancak adâletle ayakta duruyor. » diyerek Özür dilediler.
ADÂLETİ AYAKTA TUTMAK
«Ey iman edenler! Haktan yana olup adaleti sapasağlam ayakta tutun...»
ADÂLET: Doğrudan ayrılmama, Haktan yana olma, hakkı yerine getirme, hakkı gözetme, haksızlığa uğrayanın elinden tutup hakkını alma, haksızın karşısına çıkma, her işi ehil olana verme, günlük hayatı disipline edip her şeyi lâyık bulunduğu yere koyma gibi mânaları içeren çok yönlü ve anlamlı bir terimdir. Bu bakımdan ADÂLET, sosyal düzenin değer ölçüsü, hukukun ana hedefi, ülkelerin temel dayanağı, mülkün esası, ferdin gelişen vicdanı, arınan ruhu, yükselip parlayan imânıdır.
Adâletin gerçekleşmesinin bir ucu devlet otoritesinin ciddiyetine, yargı organlarının tarafsızlığına dayanır, bir ucu da fertlerin faziletine, iyi eğitilmesine ve Allah için şâhit olmalarına bağlanır.
Bu ölçü ve anlamda adâleti sapasağlam ayakta tutmak ve Allahʹın yegane âdil ve dengeleyici bulunduğuna inanmak, aleyhimize bile olsa doğruyu ve hakkı söylemek, herhalde peygamberlik mertebesinden sonra insanlık mertebelerinin yücesi, meleklik mertebelerinin ilk basamağıdır. Bunun aksine bir tutum ve inanç, ilkelliğin en aşağı tabakası, İnsanî vasıfları yitirmenin ilk ve son basamağıdır.
Bunun için Kur’ân’da mübalağa ifâde eden KAVVAM sıfatı kullanılmıştır. Adâleti titizlikle, sağlam ölçüler içinde, yılmadan, bıkmadan ayakta tutmak, insan olarak, toplum ve millet olarak rahat ve huzur içinde yaşamamızın teminatıdır.
Ne var ki, adâleti bu ölçüler düzeyinde ayakta tutmak, Allah için şahitler olmak, ciddi bir öğretim ve eğitime bağlıdır. Bu da hem öğretim, hem eğitimin dünya ile âhireti, imân ile aklı, vicdan ile maddî yararların birlikte hamur edip şekillendirilmesiyle mümkündür. Kısacası, öğretim ve eğitimin iki yönlü olması gerekir. Sadece akıl ve zekâyı geliştiren; vicdan ve ruhu ihmal eden bir eğitim, insanın cehaletini giderir, ama vicdan ve ruhu geliştirmez, fazîlet mayasını kalbe ve dimağa yerleştirmez. Gerçek bu olunca, ülkede bir yandan modern eşkiya, profesyonel hırsız yetişirken, diğer yandan başka milletleri taklit hastalığı başlar ve olumlu hiçbir sonuç elde edilmeden kuruntulara kapılarak bu böyle sürüp gider.
ADÂLET, KİŞİNİN HEVESİNE GÖRE DAĞITILMAZ
Adâlet, toplumun ortaklaşa hakkıdır. Ne hâkimin keyfine terkedilen basit bir araç, ne de ferdin hevesine göre yön değiştiren bir direksiyondur. Onun özü ve mayası belli olduğu gibi, hedef ve amacı da bellidir. Bunun için bir ülkede bütün kurumlar laçkalaşsa, yalnız adâlet dağıtan yargı organları ve ilgili kuruluşlar sapasağlam ayakta işler durumda bulunsa, rahatlıkla diyebiliriz ki, o ülke batmaz. Bunun aksine diğer bütün kurumlar ve kuruluşlar işler durumda olsa, yargı organları ve ilgili kuruluşları laçkalaşsa, o ülke yıkılmaya mahkûm olmuştur, diye düşünebiliriz.
Allah Resûlü buna işâretle buyurdu ki:
«Sizden önceki milletler; zayıflar, sıradan insanlar suç işlediğinde cezâlandırdılar; güçlüler, soylular ve ileri gelenler suç işleyince dokunmadılar, bu yüzden yıkılıp mahvoldular. » (Terğîb Ve Terhîb: Adâlet Bölümü. (Hadîs birkaç tarikle ve az değişik kelimelerle nakledilmiştir.))
Hırsızlık yapan soylu bir kişi yakalanıp Peygamberin huzuruna çıkarıldığında, affedilmesi için Peygamberin çok sevdiği Hz. Üsame’yi aracı yaptılar. Üsame tam bir saflık içinde şefaatçi olmaya başladı. Peygamber (A. S. ) Efendimizin rengi değişti ve: «Yemin ederim ki kızım Fatıma da hırsızlık etse hiç tereddüt etmeden elini keserim.. » buyurdu sonra da yukarıdaki hadîsi ilâve etti. (Buharî/fezâil: 18, enbiyâ: 54, hudud: 12 - Müslim/hudud: 8, 5 - Ebû Davud/hudud: 4 - Tirmizî/hüdüd: 6 - Nesâî/sarık: 5, 6 - İbn Mace/hudud: 6 - Dâremi/hudud: 5 - Ahmed: 3/386, 395 - 5/409 - 6/329)
Kâinat da adâlet ölçülerine göre kurulmuştur. Hiçbir yanında dengesizlik yoktur. Bir köşesindeki dengeyi bilerek veya bilmiyerek insan eli bozunca, anormal durumlar meydana geliyor. Tıpkı fabrika artıklarının denize dökülmesi, ormanların bilgisizce tahrip edilmesi neticesinde meydana gelen dengesizlik ve anormal haller..
FIKHÎ YÖNÜ
«İsterse kendinizin veya ana-babanızın ya da yakınlarınızın aleyhine olsun (adâletten şaşmayın). »
Yakınlar birbirine şahitlikte bulunabilirler mi? Buna cevaz verildiği takdirde hakların zayi olması, adâletin yerini bulmaması endişesi doğar mı? Bu hususta müctehit imamların farklı görüş ve tesbitleri vardır. Biz onları özetliyelim :
a) Şafiî, Hanbelî ve Mâlikî mezheplerine göre, baba ve ananın kendi evlâdına, evlâdın kendi baba ve anasına, kardeşin kardeşe, karı-kocanın birbirine şahitliği câiz değildir. Ancak İmam Mâlik’e göre, -nesep konusu müstesnâ- âdil olduğu takdirde kardeşin kardeşe şâhitliği câizdir.
Diğer bir rivâyete göre, İmam Şâfiî, karı-kocanın birbirine şâhitliğine cevaz vermiş, sebep olarak da bunların aslında birbirine yabancı bulunduğunu, nikâh bağının her zaman için kopmasının mümkün olduğunu göstermiştir.
b) El-Hasan bin Ziyad, Nahaî, Şa’bî, Kaadi Şüreyh ve Sevrî de (a) maddesindeki görüşü benimsemişlerdir.
c) Hazret-i Ömer (R. A. )den yapılan sahih rivâyete göre, âdil oldukları kesinlik kazandığı takdirde, sözü edilenlerin birbirine şahitliği câizdir. Ömer bin Abdülaziz’den de bu mânada rivâyet sabit olmuştur.
d) İmam Ebû Hanîfe’ye göre, kocanın karısına şâhitliği kabul olunmaz. Çünkü ikisi arasında ortaklaşa menfaatler vardır.
e) Muhaddis Ebû Dâvudʹun tesbitine göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz hâin olan kadın ve erkeğin, düşmanlık besleyen kişilerin birbirlerine şâhitliklerini reddetmiştir.
Bu konuda geniş bilgi için fıkıh kitaplarındaki Şahitlik bölümüne bakılması tavsiye edilir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetlerle bazı zayıf unsurların haklarının korunması emredildikten sonra toplumun temel dayanağı, devletin varlığının değer ölçüsü sayılan adâletin sapasağlam ayakta tutulmasının bir emr-i ilâhî olduğu açıklandı. Aleyhinize bile olsa, haktan sapılmaması, Allah için şahitlik yapılması buyuruldu.
Aşağıdaki âyetlerle adâlet ve haktan yana olmanın başında Allah’a imânın yer aldığı, sonra da Oʹnun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inanmanın gerektiği ve âhiret gününe inanmanın şart olduğu açıklanıyor. Böylece hak dinlerin, aşırı tutuculuktan sıyrılıp adâleti yansıtan bu doğrultudaki emir ve tavsiyelerinin vücut bulması üzerinde duruluyor. Ayrıca adâlet ve haktan yana olmanın çok yönlü bulunduğuna dikkatler çekilerek semavî dinler arasında bu açıdan bir yaklaşmanın lüzumuna işâret ediliyor.