MEÂLİ:
130- Onların dediklerin© karşı sabret Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbim hamd ile tesbîh et; gece saatlerinde ve gündüzün etrafında da O’nu tesbîh et ki İlâhî hoşnutluğa eresin.
131- O inkârcılardan kendilerini denemek için dünya hayatının benzer süsleriyle yararlandırdığımız kimselere (içinde bulundukları geçici şatafata) gözlerini dikme. Rabbin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.
132- Ehline (ümmetine ve yakınlarına) namazı emret! Kendin de (buna) sabır gösterip devam et; biz senden rızık (için çalışmanı) istemiyoruz. (Senin çok daha önemli görevlerin, hizmet amaçların vardır). Biz seni rızıklandırırız. İyi sonuç, Allah’tan korkup fenalıklardan sakınmaya mahsustur.
İLGİLİ HADÎSLER
Ashab-ı Kirâmʹdan Cerîr b. Abdullah (R. A. ) anlatıyor:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin yanında bulunuyordum. Dolunaya bakıp şöyle buyurdu: «Şüphesiz ki siz şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi da öylece apaçık göreceksiniz; O’nu görme hususunda haksızlığa uğramıyacaksınız, (yani bir kalabalık, izdiham sıkıntısına uğramadan O’nu görme bahtiyarlığına erişeceksiniz). Güneş doğmadan ve batmadan önce namazdan alıkonmamak elinizden geliyorsa, öyle yapın (namazı kaçırmayın). » (Buharî/mevakiyt: 16, 26, ezan: 129, tefsîr: 50, rikak: 52, tevhîd: 24- Ebû Dâvud/sünnet: 19- Tirmizî/cennet: 16- Ahmed: 3/16, 17, 26, 27)
«Güneş doğmadan önce ve güneş batmadan namaz kılan kimse ateşe girmez. » (Müslim/salât: 13, 21, mesacid: 213, 214- Ebû Dâvud/salât: 9- Ahmed: 4/136, 261)
«Cennetʹte konak ve yer bakımından en aşağı olan, mülküne iki bin yıllık mesafeden bakıp en alt kısmına baktığı gibi, en son sınırına da öylece bakar. Cennetʹte makamı en yüksek olan kimse ise, günde iki defa Allahʹa bakıp Oʹnu görebilir. » (Buharî/rikak: 51- Müslim/iman: 308, 311, 314- Tirmizî/cennet: 17, 23, tefsîr: 3/32, 2/75- İbn Mâce/zühd: 39- Ahmed: 2/13. 64- 3/27)
«Kıyâmet gününde Allah Cennet ehline: «Ey Cennet ehli! diye seslenir. » Onlar da: «Buyur Rabbimiz, emrine hazırız» derler. Allah onlara: «Râzı oldunuz mu? » diye sorar. Onlar da: «Ya Rabbi, neden râzı olmayalım ki, halkın hiçbirine vermediğini bize verdin» derler. Allah: «Doğrusu size bundan üstününü vereceğim» buyurur. Onlar da: «Ne gibi şey bundan daha üstündür? » derler. Allah: «Size rızamı helâl kıldım, bir daha size gazap etmiyeceğim» buyurur. » (Buharî/rikak: 51, tevhîd: 38- Müslim/cennet: 9- Tirmizî/cennet: 18- Ahmed: 3/88, 95)
Cenâb-ı Hak âhirette herkes yerini alınca şöyle buyurur:
«Ey Cennet ehli! Sizin için Allah yanında verilmiş bir söz vardır. Allah onu yerine getirmek ister. » Bunun üzerine Cennet ehli, «o nedir? Yüzümüz ak-pak olmadı mı, terazimiz ağır basmadı mı, ateşten uzak tutulmadık mı ve Cennetʹe konulmadık mı? » diye verilen nimetleri sayarlar. Derken perde kalkar, Allahʹa bakarlar. And olsun ki, onlara, Allahʹa bakmaktan daha hayırlı bir şey verilmemiştir. Bu, nîmet üzerine bir artıklıktır. » (Tirmizî/cennet: 16, tefsîr: 1/10- İbn Mâce/mukaddeme: 13- Ahmed: 4/332, 333- 6/16)
İMÂN İLE İNKÂRIN SÜRTÜŞMESİ
«Onların dediklerine karşı sabret.. »
İnkâr akıl ve idrâkten ziyade duygulara seslenir. Ümitleri kalmamış, hayalleri yıkılmış ve o sebeple mânevî boşluk içinde bocalayan, hilkatin hedefinden sapıp sendeleyen kişilere bir can simidi gibi görünür. Ama hiç kimseyi doyurmaz, peşine takılanların içlerindeki boşluğu derinleştirmekten başka bir şeye yaramaz. Böylece inkârcılar, kâinattaki İlâhî nizamı ve O’nun kudret damgasını görmeye, akıllarını kullanıp gerçeği araştırmaya yönelmedikleri takdirde, içine düştükleri inkâr fırtınasında kaybolup giderler.
İman her yönüyle hem akla, hem sağduyuya, hem de düşünce ve duyguya hitap eder. Ümit verir, boş hayalleri kaldırır, hakikati getirir. Kişinin içindeki boşluğu en ölçülü şekilde doldurur.
İşte bu birbirine karşıt iki kavram ve onlara bağlı olanlar sürekli bir tartışma ve sürtüşme içindedirler. Mücadeleleri devam eder. Ne var ki inkâr alabildiğine şirrettir, patavatsızdır, hızlıdır ve saldırgandır. Onun aksine imân mütevazidir, vakarlı ve edeplidir; sabırlı ve sakindir.
O halde mü’minler münkirlerin şirretlik ve azgınlığına sabırla, vakarla ve edeple karşı koyup kendi seviye ve meziyetlerini korumalıdırlar. Bunun için de, içlerini feyiz ve rahmetle, inayet ve sabırla dolduracak beş vakit namaz gereklidir ve bu ibâdet mü’minler için en büyük destektir. Çünkü namaz üç ayrı, fakat köklü yarar sağlamaktadır:
1- Kişiyi günde beş defa dünya dağdağasından, hayat cenderesinden uzaklaştırıp âlemlerin Rabbinin terbiye ve edep huzurunda şekillendirir; ruhunu cilâlar, sıkıntı ve üzüntülerini atar, sabırlı, temkinli olmasını telkîn eder.
2- Kişiyle Allah arasında en işlek yolu açık tutar. Allah sevgi ve korkusunu bütün sevgi ve korkuların üstüne çıkartır. Böylece kişiye fazîlet, kahramanlık, cömertlik, af, hoşgörü ve tevazu duygusunu aşılar. Aşılanmış olanı devamlı geliştirir.
3- Fertleri toplum hayatına iter; mü’minleri biraraya getirip yüce dava birliğine hazırlar; cemaatleşme şuurunu enjekte edip, ferdi toplumun kopmaz parçası yapar ve böylece kardeşlik duygusunu kalplerde pekiştirir.
Bunun için Allah, başta Hz. Peygamber (A. S. ) olmak üzere bütün mü’minlere şöyle seslenmektedir: «İnkârcıların dediklerine karşı sabret. Güneşin doğmasından önce de, batmasından önce de Rabbim hamd ile tesbîh et. Gecenin bazı saatlerinde de, gündüzün etrafında da Oʹnu tesbîh et ki hoşnutluğa eresin. »
Bu âyet, ikinci bir yorumla beş vakit namazı emretmektedir. Şöyle ki: Güneş doğmadan önce sabah namazı; güneş batmadan önce ikindi namazı; gecenin bazı saatleri akşam ve yatsı namazları; gündüzün etrafı öğle namazı ile yorumlanır.
Beş vakit namaz:
Kur’ân’da dört yerde açık, üç yerde kapalı olmak üzere yedi yerde beş vakit namazdan söz edilmekte ve namaz vakitleri hakkında genel bilgi verilmektedir. (Bilgi için bak: Hud sûresi: 114, Rum sûresi: 18, İsrâ Sûresi: 78, Mü’min sûresi: 55, Kaf sûresi: 39, Âl-i İmrân sûresi: 41. âyetlerin tefsirine)
TESBÎH İLÂHÎ SÜNNETE UYMAKTIR
Her varlık ne için yaratılmış; İlâhî sünnetlerden hangisine bağlanmışsa, ona uymakta ve öylece Cenâb-ı Hakkʹın buyruğuna boyun eğmektedir. Güneş ve. etrafındaki gezegenlerin, sonra da diğer sistemlerin belli ölçüde hareketlerini sürdürmeleri; atom çekirdeğinin etrafında elektronların baş döndürücü hızla dönmesi; karıncanın kollektif çalışması, arının sistemli çalışıp şifa toplaması hep kendilerine has tesbîhlerdir. Öyle ki, varlık âlemi bir baştan bir başa hareket halindedir ve hepsi de Hakkʹı tesbîh ve tenzîh etmektedir. İnsan ise, daha şuurlu ve bilgili olarak kendine has bir ölçü ve anlamda Hakkʹı tesbîh etmeli değil midir? Başta namaz olmak üzere Allah’a yapılan kulluk görevinin her çeşidi ayrı ayrı tesbîh ve tenzihlerdir. Hem insan en şerefli ve saygıdeğer yaratıldığı için tesbîhini «hamd» ile yapmalıdır. Yani Yaratana hamd edip O’nun kudretinin yüceliğini, saltanatının rakipsizliğini, nimetinin sınırsızlığını idrâk ettiğini kalpten dile getirmelidir.
EV HALKINA NAMAZ İLE EMRETMEK
«Ehline (ümmetine ve yakınlarına) namazı emret! Kendin de sabır gösterip (buna) devam et.. »
Bu âyet indikten sonra her sabah namaz vakti olunca Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz kızı Hz. Fatıma’nın evine uğrar ve «Namaza hazırlanın» diye seslenirdi.
Hz. Ömer (R. A. ) de bu İlâhî emre uyarak, her sabah ev halkını namaza kaldırırdı. Hz. Zübeyirʹin (R. A. ) oğlu Urve (R. A. ) de lüks ve konfor içinde debdebeli hayat süren birini görünce, evine döner ve ilgili âyeti okuduktan sonra eşine: «Haydi namaz kılalım! » derdi. (Bu konuda bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 11/263)
Buradaki emir, zorlama anlamına değil; hatırlatma, tavsiye ve namazın yararını anlatma, devamını sağlama, gerekirse eğitip alıştırma anlamınadır. Çünkü zorla ve tehditle kılınan bir namazda hayır yoktur. Öylesine bir namaz Allah için değil, zorlayan veya tehdit eden için kılınmış olur. Hem dinde zorlama yoktur. İrşat, uyarı, eğitme ve öğretme vardır. Özellikle ve öncelikle aile reisinin, yani ana-babanın ibâdet hususunda örnek olmaları ve namazı aksatmadan sürdürmeleri şarttır. Nitekim âyetteki ikinci emir buna yönelik bir anlam taşımaktadır.
Ancak on yaşına girdiği halde namaza bir türlü ısınmayan çocuklara sert davranmakta, gerekirse, fazla incitmeden, yara-bere açmadan dayak atmakta fayda vardır. Aynı zamanda Resûlüllahʹın (A. S. ) bu husustaki sünnetini yerine getirme söz konusudur. Tabiatıyla ergen olan çocuğa ne bundan dolayı dayak atılır, ne de zorlama yapılır. İkna edici bir metot uygulanarak sonuç alınmaya çalışılır.
İYİ SONUÇ, TAKVÂYA GÖREDİR
«İyi sonuç, Allahʹtan korkup fenalıklardan sakınmaya mahsustur. »
İyi sonuç, övülmeğe lâyık netice, takvâyla bağlantılıdır.
Takvâ nedir? Bakara sûresi 2. âyetin tefsirinde bunu yeterince açıklamış bulunuyoruz. Ancak münasebet düştüğü için kısaca bir hatırlatmada bulunmamızda fayda vardır.
Takvâ: Kök mana olarak «vikaye»den türetilmedir ki, bir kimseyi zararlı ve eziyet veren şeylerden korumak demektir. Takvâ bu manayla, kendini endişe edilen tehlikeli şeylerden korumakla açıklanabilir. Dinî terim olarak: Allahʹtan korkup günah ve isyanı gerektiren her şeyden kaçınıp korunmak anlamına gelir. Şüphesiz ki, bu manayla takvâ, imânın en güzel ve feyizli ürünüdür ki iyi bir sonuç hazırlar.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, inkârcı sapıkların şirretliklerine karşı sabretmemiz tavsiye edildi. Namazın insanı olgunlaştırma konusunda çok tesirli bir ibâdet olduğuna işâretle, ona devam etmemiz emredildi. Gerçek saadetin ve iyi sonucun şatafat, lüks ve konforda olmadığı belirtilerek, inkârcıların bu yoldaki yaşayışlarına imrenilmemesine dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, müşriklerin, «Muhammed Rabbından bize bir mu’cize getirse ya» demeleri konu ediliyor ve arkasından daha önce gelip geçen peygamberlerden de bu gibi ölçüsüz isteklerde bulunulduğu belirtilerek üzerinde durulmaya değer olmadığı, yani onların isteğine uygun mu’cize indirilmiyeceği belirtiliyor. Sonra da Kur’ân’ın indirilme sebep ve hikmetlerinden biri üzerinde durularak aydınlatıcı bilgi veriliyor.