Bakara Suresi 8-16. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ قَالُوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُوا اَنُؤْمِنُ كَمَا اٰمَنَ السُّفَهَاءُ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ وَاِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَالُوا اٰمَنَّا وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا اِنَّا مَعَكُمْ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ

13.

İnsanlardan, inanmadıkları halde, "Allah'a ve ahiret gününe inandık" diyenler de vardır.

Diyanet İşleri

9.

Bunlar Allah'ı ve mü'minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.

10.

Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşılık da onlara elem dolu bir azap vardır.

11.

Bunlara, "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiğinde, "Biz ancak ıslah edicileriz!" derler.

12.

İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir.

13.

Onlara, "İnsanların inandıkları gibi siz de inanın" denildiğinde ise, "Biz de akılsızlar gibi iman mı edelim?" derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler.

14.

İman edenlerle karşılaştıkları zaman, "İnandık" derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, "Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz" derler.

15.

Gerçekte Allah onlarla alay eder (alaylarından dolayı onları cezalandırır); azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken onlara mühlet verir.

16.

İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden alışverişleri onlara kar getirmemiş ve (sonuçta) doğru yolu bulamamışlardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

M E Â L İ:

8 - İnsanlardan öyleler de var ki, inanmadıkları halde Allahʹa ve âhiret gününe inandık derler.

9 - (Zanlarınca) Allahʹı ve imân edenleri aldatırlar. Halbuki ancak kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar.

10 - Kalblerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını artırmış­tır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azâb vardır.

11 - Hem onlara: «Yeryüzünde fesad çıkarmayın» denildiğinde, «Biz ancak ıslâh edicileriz» derler.

12 - Haberiniz olsun ki, onlar, onlardır ancak fesadcılar, ama farkın­da değillerdir.

13 - Onlara «Olgun insanların inandığı gibi inanın! » denildiği zaman, «O beyinsizlerin inandığı gibi inanalım mı? » derler. Dikkat edin ki, onlar, onlardır asıl beyinsizler; fakat bilmezler.

14 - Onlar imân edenlere rastladıkları zaman «inandık» derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıkları zaman: «Doğrusu biz sizinle beraberiz. Biz ancak (o müʹminlerle) alay edicileriz, » derler.

15 - Allah onlarla alay eder de kendilerini taşkınlıkları içinde bocalar şekilde bırakır.

16 - İşte onlar öyle kimselerdir ki, doğru yola karşılık sapıklığı satın almışlardır. Bu alış-verişleri kendilerine kâr sağlamamıştır; doğru yolu da bulmuş değillerdir.

İNİŞ SEBEPLERİ

Kelbî (Sâib bin Bişr -Ölümü: H: 146/M: 763) den yapılan rivâyete gö­re; İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:

- «Bakara sûresinin sekizden on dokuza kadar olan âyetleri, münâfıkların reisi Abdullah bin Ubey bin Selûl ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. »

Yahudî olan Abdullah bin Ubey, Medineʹde bir başbuğ olma, Evs ile Hazreç kabilelerini kendi riyaseti altında tutma sevdası içindey­ken Hazret-i Peygamber (A. S. )ın hicret-i seniyyeleri vuku buldu. Medî- neliʹler Peygamber Efendimizin etrafında toplanınca Abdullahʹın yıllardan beri kurmuş olduğu hayalî başbuğluk tahtı ve hazırlamış olduğu plânlar alt-üst oldu. Açıktan açığa bir şey yapamıyacağını, yapsa bile hedefine ulaştıramıyacağını anlamakta gecikmedi; sırf zevahiri kurtarmak, fakat İslâmiyeti içinden kemirmek için Hazret-i Peygamberʹe gelip bey’at etti ve sözde İslâmiyeti kabul eder göründü.

İşte bu münâfık bir gün hempaları ile Medine sokaklarında dolaşırken birkaç Eshab-ı Kirâmʹa rastladılar. Abdullah yanındakilere dönerek: «Bakın şimdi ben bu beyinsizleri(!) nasıl aldatır ve pohpohlarım da sizden uzaklaştırıp defederim, » dedi ve hemen koşarak Ebûbekir Sıddîk (R. A. )ın elini sıktı ve: «Merhaba Ey Sıddîk-i Ekber! Benî-Teym kabilesinin efen­disi ve reisi, İslâmın Şeyhi, Mağarada Resûlüllahʹın yegâne arkadaşı, ma­lını ve nefsini Allah’ın Resulü için harcayan Ulu sahabi!» Sonra Hazret-i Ömer’e (R. A. ) döndü, onun da elini sıkarak: «Merhaba Benî-Adiy kabile­sinin reisi! Allahʹın dininde kuvvetli ve hakla bâtılı ayırd eden Fâruk, ma­lını ve canını Allah ve Peygamberi uğrunda harcamaktan çekinmiyen ulu kişi! » diye yaltaklandı ve sonra Hazret-i Ali’ye (R. A. ) yaklaşıp onun da elini tutarak: «Merhaba, ey Cenâb-ı Peygamber’in amcasının oğlu, Resûlüllah’ın damadı, Hazret-i Muhammed’den sonra Hâşim Oğullarının en bü­yüğü, Allah’ın aslanı! » diyerek tabasbüse çalıştı; yapmacık saygılar gös­tererek bu mübarek zatlardan ayrılıp arkadaşlarının yanına döndü ve on­lara: «Gördünüz mü, nasıl aldattım? Hakkımdaki şüpheleri nasıl giderme­ye çalıştım?! Siz de ayni metodla hareket edin. Ola ki, bu sinsi yollardan gaye ve maksadımıza erişiriz. »

Müfessir ve tarihçilerimizden bir kısmı, Abdullah bin Ubey ile Haz- ret-i Ali (R. A. ) arasında şöyle bir konuşma cereyan ettiğini kaydederler:

Abdullah bin Ubey, Hazret-i Aliʹye yaltaklanıp iltifatkâr sözler sarfe- dip saygılarını belirttikte, onun munâfık olduğunu bilen Hz. Ali (R. A. ) bu tarz yapmacık iltifatlara ve tabasbuslara hiddetlenerek.:

- Abdullah! Allah’dan kork, munâfıklık etme.. İyi bil ki Allahʹın yer­yüzünde en habîs kulu, munâfıklık yapan kimsedir!, diyerek uyardı.

Abdullah üzüntüsünü belirterek:

- Ya Ali! Bana karşı nasıl böyle söyleyebiliyorsun? Şanı Yüce Al­laha yemin ederim ki bizim imân ve itikadımız sizinkinden farksızdır (! ) dedi.

Bunun üzerine Hazret-i Ali (R. A. ) bir şey söylemedi, fakat aynı hid­det havası içinde Abdullahʹın yüzüne dikkatle bakarak ayrıldı. Resûlül- lah (A. S. )ın huzuruna varınca Abdullah’la aralarında geçen sözleri anlat­tı. Bunun üzerine:

«Onlar imân edenlere rastladıkları zaman -inandık- derler. Şeytanla­rıyla başbaşa kaldıkları zaman; -Doğrusu biz sizinle beraberiz. Biz ancak (O müʹminlerle) alay edicileriz; - derler. »

Meâlindeki âyet-i kerîme indi.

İbni Kesîr Hâfız İmâdüddîn Ebûlfida İsmail (Vefatı: 774)in kendi tefsi­rinde kaydettiğine göre:

Cenâb-ı Resûlüllah (A. S. ) Medineʹye hicret ettiklerinde, orada puta ta­pan Evs ve Hazreç kabileleri, Yahudilerden de Beni Kaynuka kabilesi bu­lunuyordu. Ayrıca Beni Kurayza Fedekʹde, Nadir Oğulları da Medîne ya­kınlarında eyleşik idiler. Evs ve Hazreçʹten Müslümanlığı kabul edenler oldu (ki bunlara Ensâr deniliyor). Yahudîlerden de pek az kimse İslâ­miyet dairesine girdi. Müslüman olanlar arasında Abdullah bin Selâm (R. A. ) da bulunuyordu ki bu zat önceleri büyük bir Yahudî âlimi olarak şöhret bulmuştu. Hazret-i Peygamber (A. S. ) geri kalan Yahudilerle ve bir de Medîne etrafındaki bâzı kabilelerle bir anlaşma yaparak Medîne vâdisini önce bir site - devleti haline getirip, sonraları Müslüman İmparatorluğunun başşehri yapmak için ilk yazılı anayasayı İslâm tarihi­ne nakşetti.

Medîne ve çevresindeki azılı münâfıkların başkanı Abdullah bin Ubey bilhassa Büyük Bedir savaşından sonra bütün mefsedet ve melʹanetini kusmaya başladı. Hele Medineʹnin bir İslâm İmparatorluğunun başşehri olmasına hiç ama hiç tahammülleri yoktu. Bu yüzden de bir an önce İs- lâmiyeti içinden yıkmak gerekiyordu. Faaliyetlerinin kesif tarafı bu nok­tada toplanıyor ve her fırsattan yararlanmaya çalışılıyordu. Cenâb-ı Hakk (C. C. ) bu âyetlerle onun ve arkadaşlarının tutumunu içyüzüyle meydana koydu ve bu suretle Müslümanları uyardı.

İLGİLİ HADÎSLER

- «Munâfıkın alâmeti üçtür:

1. Konuştuğu zaman yalan söyler.

2. Vaʹdettiğinde sözünde durmaz.

3. Kendisine bir şey (sır veya eşya) emânet edildiğinde hıyânet eder (sır ise onu etrafa yayar, mal ise onu zimmetine geçirir). » (Sahih-i Buhârî: Ebû Hüreyre (R. A. ) den)

- «Kimde dört huy bulunursa, o, hâlis bir munâfıktır... Kimde de bunlardan bir parça bulunursa, -onu terkedinceye kadar- kendisinde mu- nâfıklıktan bir huy var demektir:

1. Kendisine bir şey emniyet edildiği zaman ona hıyânet etmek.

2. Konuşurken yalan söylemek.

3. Andlaştığında (andını) yerine getirmemek.

4. Dâvalaştığı (biriyle murafaada bulunduğu ya da muhakemeleştiği) zaman haktan ayrılmak. » (Sahîh-i Buharî: Abdullah bin Amr (R. A. )den.).

Sözü edilen münâfıkların öldürülmesi için çok ısrar eden Hazret-i Ömer’e, Cenâb-ı Peygamber (A. S. ) şu cevabı verdi:

- «Arapların, -Muhammed kendi arkadaşlarını öldürüyor- demesini hoş görmem, böyle bir sözden tiksinirim! » (Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 198.).

Müfessir Kurtubî Ebû Abdullah Muhammed (Vefatı: H: 671/M: 1272), Resûlüllah (A. S. )ın munâfıkları öldürmediğinin sebebini iki noktaya ircâʹ ederek diyor ki:

a) Resûlüllah (A. S. ) Efendimiz bu prensipleriyle onların kalbini ka­zanmaya çalışıyor; nefret uyandırmamaya çok dikkat ediyordu.

b) «Muhammed (A. S. ) kendi arkadaşlarını öldürüyor! » denilmesinin İslâmiyetin yayılma hızını zedeleyeceğinden endişe duyuyordu.

Kurtubî devamla diyor ki: Bu nedenlerle Hazret-i Ömer’in (R. A. ) ıs­rarına Allahʹın Resûlü şu cevabı vermiştir:

- «Benim kendi arkadaşlarımı öldürdüğümün söz edilmesinden Al­lahʹa sığınırım!. » (Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 199 / Mısır baskı:?).

İLMÎ YÖNÜ (Psikoloji):

Munâfık: Zekâ ve belki ilim bakımından gelişen fakat sezgi ve basi­ret, vicdan ve ilâhî marifet bakımlarından çok geri kalan; din ve ahlâk gibi iki mânevî dayanağı derinliğine kavrayamayan, bu yüzden zekâsını ya da ilmiyle zekâsını hak ve hakikata karşı gelmek için çok sinsi bir me- todla kullanan veya aşağılık duygusu sonucu ister istemez bu yolu seçen ikiyüzlü kimseye verilen bir sıfattır. Ayni zamanda psikolojik bir elemdir; dinin ruha gıda veren iksiriyle tedavi edilmezse çok tehlikeli olur.

O halde eğitimde yanlış bir anlayış sonucu aklı ve zekâyı, sezgi ve basiretten yani rûhun en yararlı kuvvetlerinden üstün tutmak ya da sade­ce akla ve zekâya değer verip rûh ve vicdanı ihmâl etmek materyalizme yol açar. Bu sebeple de hem ferdin iç âleminde, hem de sosyal alanda mâdde ile mâna arasındaki denge bozulur. Kutsal sayılan şeyler haka­rete uğrar; mâbed ve ibâdet bir takım mânâsız şeyler sayılarak küçüm­senir.

Bunun gibi ilim ve felsefeyi tek kurtarıcı vasıta olarak almak, din ve ahlâkı, sezgi ve basireti ihmal etmek de ferdin fenalaşmasına, ahlâkan çökmesine, medeniyetin yıkılmasına sebep olur. M. Ebû Zehrâ’nın dediği gibi: Felsefecilerin sözlerinden ve parlayan ahlâk kanunlarından yardım istemek beyhudedir. Çünkü ahlâk ilimle düzeltilmez. İlim; idrâk ve fikri geliştirir. İdrâk ise hem hayırda, hem de şer’de olur. Bugün insanı bağla­yan bu düğümü çözmek için güçlü ve otoriter bir dinden başka yol yok­tur.

Dr. Alexis Carrel diyor ki:

«Biz garplılar aklı, sezgi (intuition)den çok üstün sayıyoruz. Zekâyı duygudan üstün tutuyoruz. Ve ilk önce zekâyı inkişaf ettirmeğe uğraşı­yoruz. Rûhun zekâdan başka kuvvetlerini -ahlâk, fazilet mukaddes duy­gular gibi- büsbütün ihmal ediyoruz. Bu temel faaliyetlerin dumura uğ­raması modern insanı ruhen kör yapmaktadır. »

Kurʹân-ı Kerîm’de bu tip insanların, yani ruhen körleşen munâfıkla- rın kendilerine kâr sağlamıyan nasıl bir alış-verişte bulundukları tasvir edilerek buyuruluyor ki: «İşte onlar öyle kimselerdir ki, doğru yola kar­şılık sapıklığı satın almışlardır. Bu alış-verişleri kendilerine kâr sağlama­mıştır; doğru yolu da bulmuş değillerdir. »

İTİKADÎ YÖNÜ

Meâlini yazdığımız âyet-i kerîmelerin münâfıklar hakkında olduğun­da hiç şüphe yoktur. Allah Teâlâ, Bakara sûresinin on altıncı âyetine ka­dar (mü’min-kâfir-munâfık) diye üç sınıf insandan bahsediyor. Önce kâ­mil müʹminlerin güzel halini, takvâ üzere bulunduklarını, mümeyyiz va­sıflarını; sonra kâfirlerin inat ve inkârlarını, kalblerinin nasıl mühürlendi­ğini beyân ediyor. Daha sonra da asıl tehlikeli olan, akrepten daha zehir­li, yılan gibi sürünen, çakal gibi gizlice parçalayan ve üzerinde dikkatle durulması gereken iki g ö r ü n ü ş I ü I e rʹin, içi dışına, dışı içine uy­mayan münâfıkların hileli ve dolambaçlı yol ve düzenlerinden ve nihayet halet-i ruhiyelerinden örnekler veriyor. Can yakıcı olduklarına işâretler yapılıyor.

Şâirin haklı olarak dediği gibi:

«Yaktı nice canlar o nezaketle tebessüm,

Şir’in dahi kasdetmesi cana gülerektir. »

Nifakın hakiki vechesini belirtebilmemiz için önce kalbʹin iʹtikadî mâ­na ve kavram düzeyinde dört halini bilip incelememiz gerekir:

1. Delile dayanan ve gerçeğe (nefsüʹl-emre) uygun düşen i’tikad..

Bu, taklîdden uzaktır; ilimle ve gelişmiş bir vicdanla meydana gelir; tahkikidir.

2. Bir delile ve isbata dayanmaksızın gerçeğe uygun olan i’tikad..

Bu, taklît yollu meydana gelir; tahkikî değildir.

3. Gerçeğe uygun düşmeyen i’tikad.

Bu, cehil (bilgisizlik) ve inada dayanır. İlmî olmadığı gibi, nefsüʹl-emre uygun bir taklîdden de uzaktır.

4. Kalbin bu üçünden de bomboş olma hali..

Buna paralel olarak dilin de (ikrar, inkâr, sükût) diye üç hali vardır ki, gönül halleriyle birleşmesinden bir takım meseleler çıkar:

a) Kalbde irfân, dilde ikrar hâsıl olması. Bu, ihtiyarî olarak gerçekle­şirse, sâhibi gerçek anlamda mü’mindir.

b) Kalbde irfân hâsıl olması, dilin ikrar etmeyip inkâra sapması. Bu inkâr ıztırarî ise, sahibi mü’min sayılır. Kurʹân-ı Kerîmʹde buna işâret edi­lerek buyuruluyor ki: «Kalbi imân ile yatışmış olduğu halde, zorlanan kimse dışında, inandıktan sonra Allahʹı inkâr edip göğsünü küfre açan­lar üzerine Allahʹtan bir gazâb vardır ve büyük bir azâb da onlar için­dir. » (Nahl sûresi âyet: 106)

c) Kalbde irfân hâsıl olması, fakat dilin ne ikrar, ne de inkâra sap­maması.. Bu tarz susma ya zor altında bulunmaktandır, ya da isteğine bağlı bir düşüncedendir. Zor altında olmaktan ise, sâhibi gerçek anlamda mü’mindir, müslümandır. İsteğine bağlı bir düşüncedense, İmâm Gazâlî’ ye göre: Sâhibi mü’mindir; çünkü:

«Kalbinde zerre miktarı imân bulunan kimse Cehennemden çıkacak­tır.» (Tirmizî: C. 7, S. 262 - Hadîs no: 2601 / Ebû Saîd el-Hudrî’den) buyurulmuştur.

d) Kalpde inkâr hâsıl olması, dille -sırf zevâhiri kurtarmak için- gayr-i ihtiyarî ikrarda bulunulması. Bunun sâhibi gerçek mânada münâfıktır.

e) Hem kalbde, hem de dilde inkâr hâsıl olması. Bunun sahibi hakiki anlamda kâfirdir.

AHLÂKÎ VE İÇTİMAÎ YÖNÜ

Bu âyetler Medîne-i Münevvereʹde inmiştir. Fakat biz zaman ve me­kân kaydını kaldıracak olursak, beşer tarihinin her devresinde -Kurʹân-ı Kerîmʹin belirttiği münâfıkların- emsal ve örneklerine rastlamaktayız. Kelâmullah’ın tasvir ettiği bu tip münâfıkların perde arkasında sırıttığına her gün şâhid olmamak mümkün mü? Bunlar ya açıktan açığa Hakk’a karşı gelmekte kendilerinde cür’et bulamıyan, ancak sinsi yollardan iblisane hareketlerle İlâhî nûru söndürmeğe çalışan bir takım satılmış habîs rûh- lu uşaklardır; ya da bu cür’eti kendilerinde bulup açıktan açığa Hakkʹı inkâr etmek için ilim ve medeniyeti kalkan olarak kullanan, aslında ilim ve ahlâk fukarası olan bir takım yobazlardır.

Bu iki grup da hakikatten uzak fikir ve davranışlarını bir zekâ ve de­hâ işi sayarlar ve halk için halktan yana, Hak için halktan yana oldukla­rını her vesileyle iddiâ ederler. Böylece halkı aldatmaya çalışırlar. Kur’ân-ı Kerîm bunlar hakkındaki ilâhî hükmü şöyle beyân eder: «(Zanlarınca) Al­lah’ı ve imân edenleri aldatırlar. Halbuki ancak kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar. » (Kur’ân / Bakara süresi âyet: 9).

Peki bunlar niçin Hakk’a ve hakikate karşıdırlar? İlâhî nûru neden söndürmek isterler? Müslümanları niçin aldatmaya kalkışıp, dîn, ahlâk, ilim ve medeniyet namına cinâyet işlerler?

Bütün bu soruların cevabını bulup vermek kolay: Onların tabiatında âfet, kalblerinde illet, vicdanlarında maddenin her türlü kir ve pası var­dır. Her şeyden evvel rûhî bir hastalığa tutulmuşlardır. Tedâvi edilmezse, hastalık hastalığı, illet de illeti artırır; mevcut mikroplar bir takım daha mikroplar doğurur. Bu sebeple Allah da -varlık âlemindeki mevcut ve câ­ri kanunları icâbı- onların marazını artırır.

Hak’tan yüzçevirmek, dosdoğru yoldan, nebî ve velilerin yolundan, nîmete ermişlerin caddesinden sapmak önce az olur. İhmal edilirse her an açı genişler, dönülmezse sonu felâkettir. İlim, ahlâk, dîn ve medeniyet namına yalan söyledikleri için dünyada huzursuzdurlar; âhirette de onlar için elem verici bir azâb hazırlanmıştır.

Münâfıkların, özellikle ileri gelenlerinin diğer bir karakteri de, gurur, hased ve inattır; hak ve hakikat yolcularını küçümsemek, onların ibâdet ve taâtiyle alay etmektir. Onlara: «Bu düşünce ve hareketleriniz fesada sebep olmakta, cemaatleşme rûhunu sarsmaktadır. Doğru yolda değil­siniz! Akl-i selîm sahipleri olgun insanlar nasıl inanıyorsa siz de öyle inanın» denilince, «hayır! » derler. «Biz ancak ıslâh edicileriz. Gayemiz halkı en doğru yola irşad etmektir. Biz şu beyinsiz aptal halk tabakası gibi mi inanırız? Bizim din ve tanrı anlayışımız mevcud dinlerin vasfedegeldikle- rinin de üstündedir. Kalblerimiz son derece temizdir. » derler.

Kur’ân-ı Kerîm’de bunların gerçek ilim ve ahlâktan, fazîlet ve mede­niyetten yoksun oldukları, fikir pazarında iflas ettikleri, kendilerine has bir bilgi ve düşünce sisteminin bulunmadığı en özlü cümlelerle beyân ediliyor: «Onlardır asıl beyinsizler; fakat bilmezler. »

Beyinsizdirler? çünkü hakikata müstenid (dayalı) bir dâvaları yok.. İr- fansızdırlar, çünkü dosdoğru inançları ve idealleri yok.. Şuursuzdurlar, çünkü yeryüzünde fesat çıkardıklarının farkında değildirler.. Gururlarına yedirip mâbede girmezler; cemaat arasına sokulmazlar. Halk ile birlikte Yaradanʹın huzurunda durup el bağlamayı, secde etmeyi zillet sayarlar.

Cenâb-ı Allah onlar hakkındaki nihaî hükmünü beyânla: «Şüphesiz ki münâfıklar Cehennemin en aşağı tabakasındadırlar, onlara herhalde bir yardımcı da bulamazsın. Ancak tevbe edip durumlarını (düşünce ve davranışlarını) düzeltip Allahʹa sarılanlar ve dinlerini gösterişten uzak, Allah için katıksız ve saf tutanlar müstesnâ... İşte bunlar müʹminlerle be­raberdirler, müʹminlere ise Allah büyük mükâfat verecektir. » (Kur’ân / Nisâ sûresi âyet: 145-146)

Dünyada Hakk’a kulluk eden samimi bir cemaatten ayrılan; inanmış­lar arasındaki cemaatleşme şuurunu yıkmak isteyen münafıkların -tevbe edip Allah’a sımsıkı sarılmadıkları takdirde- âhiretteki durumları bu.. Ya­ni orada da ayrı bir grup olarak ebedî bedbahtlık yurdunda ayrı bir yerde nifak ve gururun, alay ve bencilliğin acısını yudum yudum tadacaklardır. Onlar dünyada küfürle imân arasında bocaladıkları gibi, âhirette de sı­cakla soğuk arasında kararsızlığa düşeceklerdir. Allah kimi -kanunu icâbı- şaşırtırsa artık ona bir yol bulunmaz. Kime hidâyet bahşederse onu sapıttıran olmaz

Evet, onlar dünyada ayrı bir grup olmanın cezâsını çekeceklerdir. Çünkü beşerî topluluk ayni zamanda hem canlılardan, hem ölülerden, hem de henüz doğmamış olanlardan meydana gelir. Her ferdin bu toplulukta bir yeri olmalıdır. Fert bir mukavele ile bağlı olduğu için değil, İlâhî takdîr gereği dünyaya geldiği için topluluğun bir parçasını teşkil eder. Fakat asıl mesele: Ferdin, bağlı bulunduğu cemiyet arasında -onlardan biri olmak şuuru içinde- yerini tayin edip bulabilmesidir. İşte münâfıklar bu muhit ve bu şuurdan mahrûmdurlar.

Şunu da ilâve edelim ki: Her fertte bir takım ihtiyaçları aşırı dere­cede tatmin etme temâyülü doğuştan mevcuttur. Meselâ: Cinsî arzu, gı­da, emniyet, istirahat ve hürriyet gibi ihtiyaçlarını kayıtsız denecek dere­cede yerine getirmek ister. İlâhî nizam ise, bu ihtiyaçları insana faydalı olacak şekilde sınırlar ve kayıtlar. Buna karşı insan ruhunda, diğer bir ta­birle «insan nefsinde» bir isyân başlar. Bu yoldaki isyân din ve ahlâkın sihirli (yani rahmet) elleriyle bastırılmazsa, ya küfre, ya da munâfıklığa sebep olur. İşte Kitab ve Peygamberlerin gönderilmesi, insan rûhundan veya nefsinden yükselen bu isyânı durdurmak ve ferdi cemiyetin kopmaz bir parçası, bütünleyici bir cüz’ü haline sokmak, İlâhî sünnete uygun bir hayat düzeni kurmak ve nihâyet insanı ebedî saadet yurduna sâlimen ulaştırmak içindir.

Fakat bu hayatı en mükemmel şekilde organize edip düzene sokan İslâm Dinine, maddî menfaatleri, mevki ve şöhretleri, nefsî temayülleri haleldar olanlar, dün olduğu gibi bugün de şiddetle karşı çıkmışlardır. Mekke müşriklerinden, Medîne Yahudilerinden, istilacı Haçlı Seferlerin­den tutun da günümüzün komünistlerine, Siyonistlerine ve bunların kuk­laları olan bir sürü beyinsiz, ilimsiz ve irfansız munâfıklara kadar kimler ve kimler.. Ama bunların en tehlikelisi, Müslümanlar arasında müslüman geçinen satılmış munâfıklardır.

TASAVVUFÎ YÖNÜ

İnsan yaratılışı itibariyle Allah fikrine mütemayildir. Din ve ahlâk bu fikri ve fıtrî temayülü geliştirir. Nitekim insan ruhunun özelliklerini en iyi bilen Hazret-i Peygamber (A. S. ) bu hususu belirterek buyuruyor ki:

«Doğan her çocuk, (Allah fikri ve İslâm) fıtratı üzere doğar. Sonra (eğitici) durumundaki ana-babası onu ya Yahudî, ya Nasranî (Hıristiyan) ya da Mecûsî (ateşperest) yapar. Nasıl ki, dört ayaklı hayvan, organları tam ve yerinde bir yavru doğurur da onda bir organ eksikliği veya nok­sanlığı hissetmezseniz.. » (Onun gibi doğan bir çocuğun fıtratındaki Allah fikrinde ve Hakk’a teslimiyet kaabiliyetinde bir noksanlık bulamazsı­nız). (Sahih-i Buharî - Sahîh-i Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den.).

Kâfir ve münâfıklar görünüşte hakkı kabullenmeye, Hazret-i Muham- med’in peygamberliğini tasdîka müsaiddirler. Yaradılışlarında da böyle bir tasdîk, ya da kabul fikri mevcuttur. O halde onları Hak ve hakikatten uzaklaştıran gizli, ya da mânevî sebepler nelerdir?

Önce şunu belirtelim ki, ezelî ilimde geçen bir şey mukadderatın hilâfına câri olmaz. Kalb, Allahʹın nazar ettiği hâne-i irfandır; Cenâb-ı Kibriyâ’nın kudret eliyle işlenmiş, O’nun nûruyla cilalanmıştır. İlme hazine, mârifete mihrak, meleklerin inişine konak olmak üzere hazırlanmıştır. İlâ­hî nurların huzme huzme girdiği, nefahat-i Subhâniyye’nin estiği yerdir. Mükâşefelerin tecelli kapısı, Rab sıfatından lemaân eden terbiye kanalı orasıdır.

Bu kadar tecelliyata mazhar olan insan kalbi, mârifeti tahsile en müsaid vasıtadır. İçinde köpek ya da heykel bulunan eve nasıl melek gir­mezse, kötü ahlâktan, nifak ve şikaktan, küfür ve inaddan bir şey kalbe girecek olursa, feyiz ve hayr yolları kapanır, melekler oraya inmez olur, ilhamları inkitaâ uğrar. İlâhî nefhanın esintisi kesilir. Şeytanın girmesine elverişli menfezler açılır ve artık «Nefs-i emmâre»nin esintisi başlar. Bu hal devam edecek olursa, kalb tamamen kararır ve bir gün gelir de İlâhî fuyuzattan ışık alamaz olur. Ve işte o zaman ezelî ilmin malûmatı tesbîti, sıdkiyle tecelli eder; kalbde müthiş bir maraz peyda olur, yavaş yavaş ar­tış kaydeder, o kadar ki elem verici bir azâba doğru adım adım, nefes nefes yaklaşmaya yüz tutar. Bu arada dönüş yapılmazsa, mukadder günün adâletle gerçekleşecek olan azâbından hiç kimse onu kurtarmaz. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Şeyhi’l-Ekber: C. 1, S. 7-8).

TAHLÎLLER

N â s ʹın aslı u n â s ʹdır. Hemze tahfîf edilerek başına «elif-lâm» konularak «en-nâs» olmuştur. İ n s ʹin çoğul şeklidir. Kelime olarak in­san ve cinlere şamildir. Bilahare melek ve cinden başka olan beşer hak­kında kullanılmış ve böyle meşhur olmuştur. Rahmân sûresinde: «Ya ma’şereʹl-cinni veʹl-insi» de olduğu gibi. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Keşşaf: C. 1, S. 127. Mısır baskı: 1318. Kaadı Beyzavî Tefsîri «en-nâs» maddesi. Kamus Tercemesi: C. 2, S. 1026).

M u h a d a â: (hadi’) kökünden masdardır. Muhadaâ, iki kişinin bir­birini aldatmağa çalışması anlamına gelen ef’âl-i müşarekedendir. Kök mânası ise: Biri diğeri aleyhinde iyice niyetlenip yapmaya karar verdiği kötülüğü gizlemek ve güya iyilik yapacağını ifâde eder gibi yapmacık söz ve hareketlerde bulunmaktır.

Muhadaâ, burada zâhiri üzere değildir. Münâfıklar, her şeyden haberdar olan Allah’dan hiçbir şey gizliyemezler. O halde onların aldatma oyunları esasında Hazret-i Peygamber’e ve O’nun etrafında imândan bir hâle teşkil eden mü’minlere karşıdır. (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 48 / Mısır baskı:?).

Maraz: Bedenin normal seyrini bozan, fiil ve davranışını aksatan ârızî hastalık demektir. Burada mecaz yollu, insanın kemâlini düşüren, ruhî cilasını gideren kötü inanç, hased, cehalet, nifak ve fesad anlamla­rında kullanılır.

E I î m: Muʹlm mânasınadır. Acı ve ıstırap veren azâb demektir. Se- mîʹin «müsni’» mânasına geldiği gibi. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: C 1, S. 198. Mısır baskı: 1967).

Yekzibûn: Kezebe - yekzibuʹdan çoğuldur. Kizb, kezib, kezbe, kizbe, kizab ve kizzab ölçülerinde gelen masdarı: Bir şeyi olduğundan başka şekilde haber vermek mânasına gelir. Yalanın hepsi kötüdür. Yalnız üç yerde câiz olduğu zayıf bir rivâyetle bilinmek­tedir:

1. Savaşta..

2. Arası açık iki kişinin arasını bulmaya çalışılırken..

3. Kendisiyle karısı arasındaki bir takım kırgınlıkları, ya da karısının bir takım aşırı isteklerini gidermeğe çalışırken..

Hazret-i İbrâhim (A. S. )ın üç defa yalan söylediği (! ) rivâyetine gelin­ce: Hakikati gizlemek mâhiyetinde olmadığı için yalan sayılmıyacağı ek­seri âlimler tarafından beyân edilmiştir. Hem peygamberler (salât ve se­lâm hepsine olsun! ) aslâ yalan söylemezler. Çünkü her peygamber beş esas sıfat üzere yaratılıp görevlendirilmiştir:

1. Sıdk (özü, sözü doğru olmak)..

2. Emânet (her hususta güvenilir olmak).

3. Emredildiğini noksansız teblîğ etmek..

4. Fetânet (üstün zekâ, kuvvetli sezgi sâhibi olmak)..

5. İsmet (günahlardan korunmuş olmak)..

O halde peygamberlerden sâdir olan günahlar (! ) diğer insanların iş­lediği günahlar gibi değildir. Âyet ve hadîslerde, peygamberlere izâfe edi­len günah ve hatâlar, onların yüce makamına, ruhlarındaki saflık ve ber­raklığa nisbetle günah ya da hatâ sayılıyor. Çünkü peygamberler (salât ve selâm hepsine olsun! ) diğer insanlardan derece ve mertebe bakımın­dan çok üstündürler. O kadar ki onlardan sâdir olan ufacık bir sürçme, yanılma ya da hatâ, başkasından çıkacak olursa güzel bir fiil, yerinde bir davranış sayılabilir. Nitekim mutasavvıflar arasında meşhûr olan şu söz buna ne güzel bir misal teşkil eder:

«Avam için mubah sayılan şeyler, ebrar (sıdk-u selâmete ermiş din­darlar) için mekrûh sayılabilir. »

«Ebrar (sıdk-u selâmete ermiş dindarlar)ın güzel ve iyi amelleri, mu- karrebîn (Allah’a yakınlık peyda etmiş büyük zatlar) için seyyiat (suç ve hatâ) sayılabilir. »

Bu hususu biraz daha açıklıyacak olursak, şöyle bir misal verme­miz uygun olur: Bir vezir herkesten ziyâde hükümdara yakındır; ayni za­manda hükümdarın emir ve irâdesini harfiyyen tatbik etmekle yükümlü­dür. Kendisinden sâdır olan en ufak bir ihmal ya da hatâ çarçabuk göze batar ve padişahın dikkatini çeker. Halbuki ayni ihmal ve hatâ rastgele bir vazifeliden veya sıradan bir insandan sâdır olsa, göze batmamakla beraber hatâ da sayılmaz.

Hazret-i İbrâhim (A. S. ) zâlimlerin yurduna (Şamʹa) girdiğinde, bera­berinde götürdüğü karısı Sârre’ye dedi ki: «Burada güzel kadınları zorla kocalarının elinden alırlar. Size sordukları zaman deyin ki, ben İbrahimʹ­in kız kardeşiyim, sakın karısıyım deme! Çünkü sen dinde benim kardeşim sayılırsın. » (Tefsiru Rûhuʹl-maanî / Âlûsî: C. 1, S. 151 / Beyrut baskı:?).

Kavmi bayram yerine gidip eğlenceler tertip etmek için Hazret-i İb­rahimʹe (A. S. ) dediler ki:

- Ya İbrâhim, bayram yerine hep birlikte çıkalım.

Hazret-i İbrâhim (A. S. ), günah işlenen bir yere gitmemek ve onları da aleyhine çevirmemek için:

- İnnî sakîmun = Hakikat ben rahatsızım, çıkamıyacağım.

Diye cevap verdi. Halbuki Hz. İbrâhim bedenen hasta ya da rahatsız değildi. Fakat bu cevabıyla kavminin küfr-u tuğyanından dolayı çok üz­gün ve kalben muzdarip bulunduğunu kasdediyordu.

Kavmi de onun hasta olduğunu sanarak ısrara gerek görmeden ay­rılıp gittikten sonra, Hazret-i İbrâhim (A. S. ) fırsattan istifade ederek eline bir balta alıp irili ufaklı ne kadar put varsa hepsini kırıp parçaladı ve en sonunda baltayı büyük putun boynuna asarak oradan uzaklaştı. Kavmi bayram yerinden döndüğünde putların hurdahaş olduğunu gördüler ve hayretler içinde: «Hangi zâlim (!) tanrılarımıza bu kötü fiili işledi? » diye­rek bağrıştılar. Onlardan biri, «İbrâhim adındaki genç bizim putları hiç sevmezdi. İhtimal ki o bunları kırıp parçalamıştır! » diyerek haber verdi. Bunun üzerine onlar hep birlikte kalktılar, Hazret-i İbrâhim’i (A. S. ) bulup sordular:

- «Sen mi bizim tanrılarımıza bu kötülüğü yaptın ey İbrâhim!? » diye sordular. Hazret-i İbrâhim (A. S. ) gayet sakin bir edayla:

- «Evet, o yaptı! » dedi. Ve sonra büyük puta işâret ederek «belki büyükleri yaptı! » diyerek sözünü te’vîl etmeye çalıştı.

Şüphesiz ki Hazret-i İbrâhim (A. S. ) böyle yapmak ve demekle, ne kendine, ne de diğer putlara gelen zararı savacak kudrette olmayan bir puta nasıl tapılır ve o puta «tanrı» diye nasıl itibar edilir? sorusunu kafa­larda doğurmak ve şu büyük putta bir kudret olmuş olsaydı ne diğer put­ların parçalanmasına müsaade eder, ne de baltayı kendi boynuna astırırdı, gerçeğini anlatmak istemişti. (Tefsîr-i Keşşaf: C. 1, S. 137 / Mısır baskı: 1318 - Tefsîru Rûhi’l-Maanî Li’l-Âlûsî: C. 1, S. 151 / Beyrut baskı:?).

«İnnemâ nahnu muslihûn» cümlesinde kasruʹl-mevsûf alâʹs-sıfat vardır. Yani münâfıklar üzerlerindeki şâibeyi kaldırmak için mahza ıslâh ediciler olduklarını iddia ettiler. Bu davranışlarında ifsad ve fesadın bulunmadığına karşı tarafı inandırmak istediler. (Tefsîr-i Keşşaf: C. 1, S. 138 / Mısır baskı: 1318).

S ü f e h â: Sefîhʹin çoğul şeklidir. Sefîh, zararlı ve faydalı konular­da görüşü zayıf, mârifet ve isâbeti pek az olan câhil ve kültürsüz kimse­ye denilir. (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 50 / Mısır baskı:?). Görüşleri çoğu zaman zayıf ve bazen de isâbetsiz olduk­ları için kadın ve çocuklara da « s ü f e h â » denilmiştir. Tefsîr bilginle­rinin bu hususta görüş birliği vardır. (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 50 / Mısır baskı:?).

Şeyâtîn: Şeytan’ın çoğul şeklidir. Şeytan, ya uzakta kaldı, uzaklaştı mânasına gelen «şatane» fiilinden; ya da bâtıl oldu, hü­kümsüz ve mânâsız kaldı anlamına gelen « ş â t a » fiilinden türetilmiş­tir. Çünkü Şeytan’ın bir ismi de «el-Bâtıl» dır. (Tefsîr-i Keşşaf: C. 1, S. 141 / Mısır baskı: 1318).

Burada ise şeytan, en sinsi yollardan hareket edip fitne uyandıran, kötülüğün öncülüğünü yapan, her türlü hayır ve rahmetten uzak kalan, son derece inatçı ve azgın kimse demektir. Mekke müşrikleri inat ve in­kârlarında şeytanlara benzetilmiştir. O halde şeytan cinlerden olduğu gibi insanlardan da olabilir. Meselâ: Mensub olduğu sınıfın âdet ve yaşayışının, inanç ve ibâdetinin dışına çıkıp haddini aşan, fitneye sebebiyet veren ve şunun bunun şeref ve haysiyetini kırmaya çalışanlara da şey­tan denilebilir. Yalnız ne var ki bu isim, insanlar hakkında mecaz yollu kullanılır. (Ebû Suud Tefsiri - Kaadı Beyzavî Tefsîri.).

«Allahu yestehziu bihim»

Allah’ın munâfıklarla istihza etmesi, onların müʹminlerle alay etme­lerine karşılık -ilâhî adâleti gereği- cezâ vermesi, inanmış tertemiz insan­larla alay etmenin ne demek olduğunu elem verici bir azâbla göstermesi­dir.. Bu da daha çok kıyâmet günü gerçekleşecektir.

Âyette bir şeyin cezâsı o şeyin misliyle belirtilmesi kaidesi vardır. Me­selâ: «O halde kim size saldırırsa siz de ona -size saldırdığının misliyle- saldırın.» (Bakara sûresi âyet: 194). «Bir kötülüğün cezâsı, misliyle kötülüktür. » (Şûrâ sûresi âyet: 40).

İkinci bir tefsîrle:

Munâfıkların mü’minlerle alay etmesi, müʹminlere bir zarar vermek şöyle dursun, bilâkis onların Hakkʹa olan imân ve teslimiyetlerini artır­mıştır. O halde bu sonuçla Allah (C. C. ) münâfıklarla alay etmiş oluyor; yani onları bu durumdan tedirgin ederek dünyada huzursuz, âhirette mut­suz bırakıyor. Diğer bir tabirle: Allah munâfıklara dünyada da âhirette de alaycı muamelesi yapacaktır. Mutaffifîn sûresinde bu hususa temas edilerek buyuruluyor ki:

«Gerçekten suçlu günahkârlar (Dünyada iken) imân edenlere güler­lerdi. Onlara uğradıkları zaman birbirlerine gözle kaşla işârette bulunur­lardı. » (Mutaffifîn sûresi âyet: 29, 30). «Bugün ise imân edenler kâfirlere (onların perişan hâline) gü­lerler. » (Mutaffifîn sûresi âyet: 34).

«Vemâ kânû muhtedîn»:

Giriştikleri ticaretin (alış-verişin) yollarını şaşırdılar da sermayeyi kay­betmeye yüztuttular. Evet onlar iki büyük İlâhî mevhibe (vergi ve bahşi­şinden meydana gelecek tükenmez sermaye)yi birden yitirdiler ki bu hal dünyada da, âhirette de rüsvay olmalarına sebep oldu:

1. Allah’ın kesin olarak yasakladığı insan şeref ve haysiyetine uy­mayan sapıklıklara inandıkları için yaradılışlarındaki mevcut imân nü­vesini ve Allah’a olan teslimiyet şuurunu küfür ve nifak bataklığına atıp ibtal ettiler de işlemez hale soktular.

2. Ebedî saadete namzet olarak yaratıldıkları halde, bu yanlış inanç ve tutumlarıyla hem namzetlikten düştüler, hem de ebedî saadet yurdun­dan uzaklaştılar.

Böylece inkârcılarla münâfıkları hak ve hakikate ulaştıracak fıtrat­larındaki sermayeyle bu sermayeyi imkân sahasına çıkaracak feyizden eser kalmadı. Bunun sonucu olarak ümitsizlik vâdisinde kemâl yollarını kaybettiler, sapıtarak kör, sağır ve dilsiz bir halde sabahladılar. Ne fenâ yol ve ne acı perişanlık?!

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Münâfıklar, Cenâb-ı Hakk’ın sünneti icabı her insana bahşetmiş ol­duğu fıtrî isti’dadı ve Yaradanʹa teslimiyet mayasını nifak bataklığında yitirince, hidâyetten çıkıp delâlete düştüler. Cemaatleşme şuurunu kay­bedip ayrılık ateşine atıldılar. Güvenden korkuya, ümitten ye’se, sünnet­ten bidʹate doğru yol aldılar.

Erişemedikleri şerefli mertebenin Hakk’a gönül bağlamış adamlarını alaya aldılar; bu yüzden alaya konu oldular; taşkınlıkları içinde bocala­yıp durdular. Cenâb-ı Hakk(C. C. ) onların bu perişan halini, çevresini ay­dınlatmak için ateş yakan kimsenin haline benzetiyor ki Allah ışıklarını söndürüp yok edince, onlar karanlıklar içinde gözleri görmez olmuş da şaşırıp kalmışlar.

Böylece Allah (C. C. ) münâfıkların içyüzünü bütün ayrıntılarıyla mey­dana koyduktan sonra bunun görüntüsünü müşahhas hale getirerek mi­sal veriyor; benzetme yoluyla daha iyi tanınmalarını sağlıyor. Çünkü mi­sal ve benzetme dikkati daha çok çeker, mânayı anlaşılır duruma geti­rir, perdeyi aralar, meselenin gaye ve maksadına ışık tutar.

Hazret-i Muhammed (A. S. )ın açmış olduğu geniş caddeyi ve bu cad­deyi aydınlatan nurunu göremiyen veya gördükten sonra sapıtanlar hak­kında en uygun hükmü veren Allah, buyuruyor ki:

«Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (doğru yola) dönmezler.»