MEÂLİ:
125- Allah kimi doğru yola eriştirmeyi dilerse onun kalbini İslâma açar. Kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi göğsünü daraltıp sıkıştırır. İşte böylece Allah imân etmeyenler üzerine murdarlık ve rüsvaylık, azâp ve ıstırap getirir.
126- İşte bu (İslâm Dini) Rabbin dosdoğru yoludur. Düşünüp idrâkini kullanabilen bir millete âyetleri bir bir yeterince açıkladık.
127- Onlara Rableri katında Dârü’s-Selâm (Selâmet Yurdu) vardır; ve yapageldikleri (iyi amelleri)ne karşılık O, onların dost ve yârıdır.
İLGİLİ HADÎSLER
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize bu âyet indiğinde, Ashabdan birisi sordu:
- Ey Allahʹın Peygamberi! Allah insanın kalbini nasıl açıp genişletir?
Efendimiz şu cevabı verdi:
- Bu, insanın kalbine atılan bir nurdur ki, o sayede kalb açılıp genişler.
- Bunun bir belirtisi var mıdır? diye sorulunca, buyurdu ki:
- Ebediyet yurduna yönelmek, aldatıcı yurt (dünya)dan (gönül sevgi ve ilgisini) uzaklaştırmak, ölümle karşılaşmadan ona (yeterince) hazırlanmaktır.. (Abdurrezzak - Taberânî - İbn Cerîr Taberî - İbn Ebî Hâtim.)
Hz. Ömer (R. A. ) bu âyeti okurken yanında Kinâne kabilesinden bir bedevî bulunuyordu. Hz. Ömer (R. A. ) ona sordu:
- Harec nedir bilir misin?
Bedevî şu cevabı verdi:
- Bilirim, çok sık ağaçlı ve dikenli bir yerdir ki, ne davar, ne de vahşî bir hayvan oraya sokulabilir.
Bunun üzerine Hz. Ömer (R. A. ) şöyle dedi:
- İşte münafıkın kalbi de öyledir; hayır ve faziletten hiçbir şey oraya sokulamaz.
İbn Abbas (R. A. ) de bu âyeti okurken hatırına gelmiş de yanındakilere şunu sormuş:
- Aranızda Benî Bekr kabilesinden bir kimse var mı? Bir adam:
- Ben varım, demiş, İbn Abbas (R. A. ) de ona:
- Harec nedir bilir misin? diye sormuş, o da:
- Ağaç ve dikenleri birbirine girift biçimde girmiş bir yer demektir, diye karşılık vermiştir. Bunun üzerine İbn Abbas (R. A. ):
- İşte kâfirin kalbi de böyledir! diyerek konuyu noktalamıştır.
İMÂN VE İSLÂMʹA EHİL OLANLAR
«Allah kimi doğru yola eriştirmeyi dilerse, onun kalbini İslâm’a açar. »
«İnsanlar madenler gibidir; Cahiliye devrinde iyi ve seçkin olanlar İslâm’da da iyi ve seçkinlerdir. » (Buharî/enbiyâ: 19, menakıb: 1- Müslim/fazâil: 199- Ahmed: 2/257, 260, 391, 438, 485, 498, 525, 539 - 3/367)
Buharîʹnin naklettiği bu sahih hadîs yukarıda meâlini sunduğumuz âyeti daha iyi anlamamızı kolaylaştırmaktadır.
Doğan her insanın kendine has bir ruhî yapısı ve bu yapıda taşıdığı bir cevheri vardır. Bu cevher çok kıymetli olabileceği gibi, kıymetsiz de olabiliri İrsî kusur ve meziyetleri de ilâve edersek, o cevher ya büsbütün paslanıp işe yaramaz hale gelir, ya da aslını koruyup kıymeti artabilir. Aile, çevre, eğitim, akıl ve irâde bu cevher üzerindeki kılıfı aldıktan sonra ya onu kirletip paslandırır, ya da cilâlayıp asıl amacına yöneltir.
O halde ruhunda iyi bir cevher taşıyan kimse akıl ve irâdesini de kullanarak aldığı eğitim, ya da telkin tesiriyle imân ve İslâmʹa ehil duruma gelirse, Allah onun kalbini doğru yola açar. Ruhundaki cevher demir misali âdi bir maden olur, ancak sâhibi bütün yeteneklerini olumlu yönde kullanır, eğitim ya da çevrenin telkin ve tesiriyle onu cilâlarsa, o da imân ve İslâm’a ehil duruma gelir, Allah onun da kalbini doğru yola açar. Ancak ne var ki cevheri çok kıymetli olup, doğru yolu bulan kişiyle ölçülemez. Ebû Bekir SIDDÎK (R. A. ) ile sıradan bir Müslüman arasındaki fark ne ise, bu ikisi arasındaki fark da odur, diyebiliriz.
Madeni âdi olup irsî kusurlarla büsbütün âdileşir, eğitim, âile ve çevrenin olumsuz yöndeki tesiriyle cilâlanmayıp paslanır ve bu arada akıl ve irâde gibi yeteneklerini de kullanmasını beceremezse, İmân ve İslâm’a ehil olma düzeyine gelemez. Bu durumda Allah da onun kalbini -göğe yükseliyormuşçasına- sıkıp daraltır. Küfrün her çeşidi ona çok süslü ve çekici gelir. Gerektiğinde bu uğurda canını verir. Madeni iyi olduğu halde belirtilen vasıtalar onu kirletip paslandırırsa, madeni bozuk olup sapıtan kadar azgın, şirret ve inkârcı olmasa bile akıl ve irâdesini olumlu yönde kullanmadığı için İmân ve İslâm’a ehil olamaz. Zira inkâr ve inat kalbi ve ruhu büsbütün kirleten bir murdarlıktır, kişinin tutumundan ve anlayışsızlığından dolayı bu murdarlık artar da artar..
İşte 125. âyetle bu hakikat yansıtılıyor. 126. âyet ise, insan aklına ve idrâkine, düşünce ve duygusuna işâret ederek doğruyu bulmakta bunların çok önemli rolü bulunduğunu hatırlatıyor. İçindeki cevher ne olursa olsun, bu yeteneklerini olumlu yönde kullanabilenler için çok açık belgeler indirilmiştir ve kâinat belgelerle dolup taşmaktadır. Kendini bu düzeye getiren kişilere Allahʹın hidâyet kapısı açılır.
İLMÎ YÖNÜ
«Allah kimi saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi göğsünü daraltıp sıkıştırır. »
Kur’ân, Arap Yarımadasında ilk mâbedin kurulduğu Mekke’de inmiştir. Medine ise, bu inişe ikinci merkez olmuştur. Bilindiği gibi, Yarımadada atmosferin yüksek tabakalarında oksijen azlığını hissettirecek kadar ne yüksek dağlar, ne de o nisbette yüksek tepeler vardır. O günkü Arapların yüksek tabakalarda oksijen azlığını bilmesi ise, hiç düşünülemez. Çünkü atmosfer hakkındaki bilimsel araştırma daha çok günümüzden ikiyüzyıl öncesine dayanır. Bu bakımdan Arapların belirtilen konuda ciddi hiçbir bilgileri yoktu. Ama Kur’ân ilgili âyetle küfrün kalbde meydana getirdiği daraltmayı, yüksek tabakalardaki oksijen azlığına benzeterek atmosferin üst tabakalarına çıkıldıkça nefes alıp vermenin güçleşeceğini, göğsün daralıp büyük bir sıkıntının başlıyacağını tâ o günden haber vererek gelecek nesillerin dikkâtini çekmiş, bu konuda bir ana fikir ortaya koymuştur.
O halde Kur’ân ne yalnız Araplara, ne de yalnız bir çağa göre inmiştir. O, kıyâmete kadar gelecek olan bütün milletlere ve çağlara hitab edecek kudrette donatılmıştır.
Günümüzde ilim bize atmosfer katları hakkında ciddi tesbitler yapmış, tropikal bölgelerde 18 km., kutuplarda 12 km. kalınlığındaki tabakanın insan ve diğer canlıların yaşayışını sağlayıp devam ettirecek nitelikte bulunduğunu ortaya koymuştur. Böyle olmakla beraber bu kattan, kademe kademe yükseldikçe oksijen nisbetinin gitgide azaldığı görülmüştür. Özellikle 18 km. den itibaren yukarıya çıkılınca yaşayabilmek için oksijen tüplerine ihtiyaç duyulur. Aksi halde teneffüs etmek güçleşir, göğüs daralıp ölüm olayı meydana gelir.
Görülüyor ki Kur’ân çağımızın insanına seslenmekte, ilmî araştırmalara esas teşkil eden belgeleri açıklayarak onların akıl ve idrâkine ışık tutmaktadır. «İşte bu (İslâm Dini), Rabbin dosdoğru yoludur. Düşünüp idrâkini kullanabilen bir millete âyetleri bir bir yeterince açıkladık.. » derken, özellikle aydın kişilerin Kurʹân üzerinde ciddi araştırma yapmalarını, bindörtyüz sene geriye gidilerek ortaya konan ilmî hakikatlerin o zaman mümkün olup olmadığı üzerinde düşünmelerini öneriyor.
Bir topluluk Allah’a dosdoğru inandıktan sonra ilim ve irfanını, akıl ve idrâkiyle bütünleştirip Kurʹânʹın getirdiği hakikatleri anlarsa, artık o topluluk için hem dünyada, hem de âhirette esenlik vardır. Özellikle âhirette ebedî saadet yurdu olan Daru’s-Selâm (Selâmet yurdu veya bu isimdeki Cennet) hazırlanmıştır. Onların bu iyi amellerine karşılık Allah’ın dostluğu da büyük bir mükâfat olarak verilir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle küfrün sıkıcı, bunaltıcı, ümitsizliğe düşürücü olduğu belirtildi. Sonra insan aklına ve idrâkine seslenilerek Kur’ân’daki hakikatlere yönelmeleri uyarıldı.
Aşağıdaki âyetlerle hakikati bırakıp hayal peşinde koşanların haline, cinlerle temas kurup semavî dinlerin getirdiği inanç esaslarını yıkmaya yönelen medyumlara ve onlara uyanlara işâret ediliyor. İspritizmacılarla cincilerin çok hatalı bir yolda bulundukları hatırlatılıyor. İslâmî esasları ciddi anlamda bilmeyen bu gibilerin hem kendilerinin saptığı, hem de başkalarını saptırdıkları belirtiliyor.