Al-i İmran Suresi 123-129. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ بِبَدْرٍ وَاَنْتُمْ اَذِلَّةٌ فَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ اِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِنِينَ اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ اَنْ يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ بِثَلٰثَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُنْزَلِينَ بَلٰٓى اِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا وَيَأْتُوكُمْ مِنْ فَوْرِهِمْ هٰذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ بِخَمْسَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُسَوِّمِينَ وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِهِ وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا اَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَائِبِينَ لَيْسَ لَكَ مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ اَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَاِنَّهُمْ ظَالِمُونَ وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

124.

Andolsun, siz son derece güçsüz iken Allah size Bedir'de yardım etmişti. O halde Allah'a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız.

Diyanet İşleri

124.

Hani sen mü'minlere, "Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?" diyordun.

125.

Evet, sabrettiğiniz ve Allah'a karşı gelmekten sakındığınız takdirde; onlar ansızın üzerinize gelseler bile Rabbiniz nişanlı beş bin melekle size yardım eder.

126.

Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım ve zafer ancak mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah katındadır.

127.

Bir de Allah bunu, inkar edenlerden bir kısmını helak etsin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler diye yaptı.

128.

Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Allah, ya tövbelerini kabul edip onları affeder, ya da zalim olduklarından dolayı onlara azap eder.

129.

Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

123- And olsun ki, siz Bedir gününde (sayı ve silah bakımından) daha aşağı bir durumda iken, Allah size yardım etmişti. O halde Allah’tan saygı ile korkun (itaatsizlikten sakının) ki şükretmiş olasınız.

124- Hani sen mü’minlere: «Rabbinizin indirilen üç bin melekle yar dım elini uzatması size yetmiyecek mi? » diyordun.

125- Evet, eğer sabreder ve (itaâtsizlikten) sakınırsanız, düşmanınız da hemen size karşı gelirse, Rabbiniz beş bin nişanlı (üniformalı) melekle size yardım edecektir.

126- Allah bunu sırf müjde olsun ve kalbiniz iyice yatışsın diye yap­mıştır. İmdat ve yardım ancak o yegâne gâlip ve hikmet sâhibi Allah ka­tındandır.

127- (Allah) kâfirlerden bir kısmını koparıp ayırsın veya başaşağı etsin diye (yardımda bulunmuş) ve bu sebeple onlar husrâna uğrayarak yüzüstü gelmişlerdir.

128- Senin elinde emirden bir şey yoktur; Allah ya onların tevbe­sini kabul eder, ya da onlara azâb eder. Çünkü onlar zâlimlerdir.

129- Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allahʹındır. Dilediğini bağışlar, dilediğini azâba uğratır. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

İLGİLİ HADÎSLER

«Allahım! bana verdiğin sözü yerine getir. Allahım! bana va’dettiğini gerçekleştir. »

«Allahım! eğer şu birkaç kişi müslüman da helâk olursa, yeryüzünde sana ibâdet edilmez olur. » (Sahîh-i Müslim: Ömer bin Hattab (R. A. )den)

«Allahım! milletimi bağışla, çünkü (hakikatı) bilmezler. » (Sahîh-i Müslim: İbn Mes’ud (R. A. )den)

«Doğrusu ben lânet edici olarak gönderilmedim. Ancak Hakkʹa çağırıcı ve rahmet olarak gönderildim. Allahım! kavmimi bağışla, çünkü (ha­kikati) bilmezler. » (Sahîh-i Müslim)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin kalbi bu konularla meşgulken Cebrâil (A. S. ) KUNUT DUASIʹnı getirip ona öğretti. (Ebû Dâvud / Fi’l-Merasil) Bu duâyı biz de Vitir Na­mazında okuyoruz.

BEDİR SAVAŞININ GENEL GÖRÜNÜŞÜ

Hadîs ve siyer sahiplerinin çoğuna göre Bedir savaşı hicretten 18 ay sonra 17 Ramazanda meydana gelmiştir. Uhud savaşının ise, hicretten üç yıl sonra meydana geldiği bilinmektedir.

Kuvvetler Arasında Dengesizlik

Yine sahih rivâyetlere göre, kuvvetler arasında açık bir dengesizlik vardı. İslâm mücahitleri 310 ya da 313 kişi idi. Düşman askeri ise 900-1000 arasında bir sayı oluşturuyordu. Müslümanların sözü edilen sayısının 77ʹsi Muhacir, 236ʹsı Ansar olduğu belirlenmiştir. Ayrıca teçhizat olarak iki at, 70-80 kadar deve, 6 zırh ve 8 kılıç bulunuyordu. Ancak bu rakamlar kesin değildir; farklı rivayet ve tesbitler de vardır.

Düşman tarafında ise 100ʹden fazla at, 500’ün üstünde deve, yüzlerce zırh, kılıç ve kalkan bulunuyordu. Hatta bazı rivâyetlere göre, düşman ordusunun hepsi kılıç ve kalkana sâhip bulunuyordu, çoğunun bineceği bir devesi de vardı.

İNSAN İLE ALLAH ARASINDA İMKÂN VE İRÂDE SINIRI

«And olsun ki, siz Bedir gününde (sayı ve silah bakımından) daha aşağı bir durumda iken Allah size yardım et­mişti. »

Allahʹın insan hayatından ve varlığını belli bir süre koruyup devam ettirmesinden yana koyduğu kanunlar olduğu gibi, milletlerin hayatı ve yaşama şansıyla da ilgili kanunları vardır. Buna «İMKÂN VE İRÂDE» veya «İMKÂN VE İNÂYET» sınırı diyoruz. Hemen her konu ve olayda insan ken­dini imkân sınırına, diğer bir deyimle güç ve imkânının elverdiği son nok­taya kadar götürmek zorundadır. Çünkü ancak bu takdirde İlâhî irâde ve bu irâdeyle tecelli eden inâyet gerçekleşir. Aksi halde insan bu tecelliden kendini mahrum etmiş olur.

Bakara sûresinde de belirttiğimiz gibi, beşer kendine düşeni yapar, imkân sınırının son noktasına gelirse, Allah da kendine lâyık olanı ya­par, irâdesi inâyetiyle tecelli eder.

İşte gerek Bedir savaşı, gerekse Uhud savaşı sözü edilen İlâhî sün­neti en açık ölçü ve anlamda yansıtan iki önemli olaydır. Sevgili Peygam­berimiz (A. S. ) Bedir savaşında mevcut imkânların hepsini kullanarak ken­dini son noktaya kadar getirmiş ve: «Allahım! eğer şu birkaç kişiden iba­ret olan müslümanlar helâk olursa, yeryüzünde Sana ibâdet eden kalmaz» diyerek Oʹnun irâde sınırında yüksek inâyetinin tecellisini ve müʹminlerden yana olan imdadını dilemişti.

Kuvvetler arasındaki dengesizlik ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin ge­riye başka imkân bırakmayıp sözü edilen sınıra kadar gelmesi, artık İlâhî yardım ve imdat kapısının açılmasına yeterli sebep teşkil ediyordu. Nite­kim 3000 meleğin imdada sunulmasının bir nedeni de budur. Uhud sava­şında da içleri dışlarına uymayan ikiyüzlü münafıklardan 300 kişinin savaşmayıp geri çekilmesi kuvvet dengesini daha çok bozmuştu. İmkân sı­nırının son noktasında bulunan Cihan Peygamberi, Allah’ın yüce irâde ve imdadını dileyerek savaşa başlamış ve tam zafer elde edilirken verilen emre aykırı hareket edenler bir anda kendilerini imkân sınırının gerisine itmişlerdi. Ara yere nefs ve gaflet girmiş bulunuyordu. İlâhî kanunların te­celli sebeplerini ve bundaki hikmetleri çok iyi bilen Efendimiz yeniden im­kânları birleştirip kanalize ederek Allah’ın irâde ve inâyet kapısına doğru ulaşmaya çalıştı. Böylece bir kez daha imkân sınırının son noktasına ken­dini ve arkadaşlarını getirmesini bildi. Ama bu arada hayli sıkıntılara uğ­radılar, o başka..

Kur’ân bu sınırı ve tecelli eden inâyet ve imdadı şu âyetle açıklıyor:

«And olsun kî, siz Bedir gününde (sayı ve silâh bakımından) daha aşağı bir durumda iken Allah size yardım etmişti. »

MELEKLERİN YARDIMA GELMESİ

«Allah bunu sırf müjde olsun ve kalbiniz iyice yatışsın diye yapmıştır. »

Gerek Bedir, gerekse Uhud savaşlarında mü’minlerin imân ve cesa­retini artırmak, morallerini yükseltmek; düşmanın gözünü korkutup cesa­retlerini kırmak için insan suretinde, belli alâmetler taşıyarak beyaz at­lara binmiş vaziyette melekler indirilmişti. Aslında Allah melekleri gön­dermeden de yardım edebilir veya başka bir yoldan imdat kapısını müʹminlere açabilirdi. Ama olayı sebep ve illete bağlamayı, sebebi de âdet üstü bir muʹcizeyle bağlantılı kılıp tecelli ettirmeyi murat etmişti. O halde öyle olması gerekiyordu.

Bu nedenle diyebiliriz ki, inen melekler ne silâh kullanır, ne de adam öldürürlerdi. Birçok rivâyetler de aynı hususu yansıtmaktadır. Aksi halde savaş için hazırlık yapmanın, silah imal etmenin gereği kalmaz, kuru bir tevekküle kapı açılır ve bunun tabii sonucu olan atalet başlardı. Bu ba­kımdan ilim adamlarımızın çoğuna göre, meleklerin bizzat savaşı sürdür­mesi ve düşmanı katletmesi İlâhî âdetten değildir.

Müfessir İbn Kesîr diyor ki: «Gelen melekler vurmuyorlardı, onlar sadece âdet ve medetti. »

Kur’ân’da ise bu husus şu âyetle belirtilmektedir: «Allah bunu sırf müjde olsun ve kalbiniz iyice yatışsın diye yapmıştır. İmdat ve yardım ancak o yegane galib ve hikmet sâhibi Allah katındandır. »

Hz. Ali (R. A. ) olayı şöyle nakletmiştir:

«Bedir gününde ordunun ortasında yer almış bulunuyordum. Bir ara daha önce benzerini görmediğim şiddetli bir rüzgar esti, az sonra yine ay­nı ölçüde ikinci ve sonra üçüncü birer rüzgâr daha esti. Birinci rüzgar Cebraîlʹin bin melekle inerek Resûlüllâh (A. S. )ın yanında yer almasıydı. İkinci rüzgar Mikâil’in bin melekle sağ kanatta, üçüncü rüzgar İsrâfil’in bin melekle sol kanatta yer almasıydı. » (Kurtubî Tefsiri: 4/193-194 Mısır: 1387. İbn Cevzî Tefsiri ve Lübabü’t- Te’vîl / Alaeddin Ali)

Müfessirlerin çoğu bu meleklerin kıyâmete kadar savaşlarda imkân ve irâde sınırını bilip kendini ona göre hazırlayan mü’minlerin yardımına tahsis edildiklerini belirtmişlerdir. İbn Abbas (R. A. ) ile Mücahit ise, bun­ların sadece mü’minlerin imkân ve cesaretini artırmak, düşmanın moralini bozmak için savaşa katılacaklarını söylemişlerdir.

RAHMET PEYGAMBERİNİN İNSANLARDAN YANA SINIRSIZ MERHAMETİ

«Senin elinde emirden bir şey yoktur. »

Küpün içindeki sıvı ne ise dışına ancak o sızar. Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimizin kalbinde geniş bir rahmet duygusu hâkimdi. Bu bakımdan söz ve davranışları ancak bu rahmetin tabii sızıntıları idi.

«Allah Bir’dir» dedikleri için birçok hakaret, eziyet ve işkencelere uğ­rayan Cihan Peygamberi (A. S. ) ve çevresinde yükselen imân kalesini oluş­turan arkadaşları İslâm’dan aldıkları derin zevk ve Kur’ân’ın sunduğu yük­sek aşk ve heyecanla her şeye göğüs gerdiler. Ama inkâr fırtınası dinmek bilmiyordu. Küfür, onları Mekke’yi terke zorluyor, ekonomik abluka plânı uyguluyor ve imha yollarını araştırıyordu. Sonunda Hicret emri geldi, Al­lah dostları yanlarında en kıymetli servetleri olan imân ve irfanlarıyla Me­dine’ye göç ettiler. Ne var ki azgın müşriklerin mü’minlere karşı duyduk­ları kin ve öfke ateşi bir türlü sönmek bilmiyordu. Bu kez ordu hazırlayıp Medine üzerine yürüdüler. Bedir savaşında yenilgiye uğrayıp ileri gelen­lerinden birkaç kişiyi de kaybetme bedbahtlığına uğradılar. Büsbütün kin­leri arttı, intikam ateşiyle yanıp tutuştular ve bu yenilginin öcünü almak üzere daha güçlü ve disiplinli bir ordu hazırlamaya koyuldular. Böylece Uhud savaşına daha hazırlıklı geldiler. Müslümanların yanlış hareketi, em­re itaatsizlik savaşın bir anda kaderini değiştirdi; galip durumda iken müʹminler yenilgiye uğrama felâketiyle yüzyüze geldiler. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz başından ve yüzünden yaralandı, mübarek dişi kırıldı. Bu yüz­den müşriklere büyük bir belânın ineceğinden -bir rivâyete göre- endişe duyarak: «Peygamberlerinin başını yarıp dişini kıran bir millet nasıl felah bulur?! » sözünü içten dışa vuran bir rahmetle tekrarladı. Sonra müşrik­lerden ileride İslâmʹa girecek olanların veya onlar girmese bile çocukları­nın Müslüman olabileceğini düşünerek:

«Allahım! kavmimi bağışla, çünkü (hakkı ve hakikatı) bilmezler», (Sahih-i Müslim - Kurtubî - Alûsî - İbn Cerîr) diyerek duâ etti.

Şüphesiz ki bu duâ, Hazreti Muhammed’in (A. S. ) insanlardan yana gönderilen geniş bir rahmet olduğunu, içinde taşıdığı İlâhî rahmetin per­de perde dışa sızdığını gösterir.

Bunun üzerine Allah ona:

«(Ey Muhammed! ) Senin elinde emirden bir şey yoktur; Allah ya on­ların tevbesini kabul eder, ya da onlara azâb eder. Çünkü onlar zâlimlerdir. »

«Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Dilediğini bağış­lar, dilediğini azâba uğratır. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet eden­dir. » meâlindeki âyetleri indirdi.

RİVÂYETLER - YORUMLAR

Müsevvemin - Müsevvimin:

a) Melekler kendilerine has bir takım alâmetler taşıyorlardı.

b) Kendilerini bir alâmetle bildiriyorlardı. (Taberî)

c) Allah onları (belli bir görevle) kâfirler üzerine göndermiştir.

d) Başlarında beyaz sarıklar bulunuyordu ve bu sarıkların uçları (taylasanı) omuzları arasına sarkıyordu. (Beyhakî)

e) Atları da beyaz siyah karışımı (kır) bir renkte bulunuyordu. (İbn İshak)

f) Atlarının kuyruk ve yelesi vardı, kuyruklar topuz haline getirilmiş, yeleler örülmüştü.

g) Atlarının alın ve kuyrukları beyaz yün renginde ve biçiminde idi.

h) İnen meleklerin atları, sahabeden Mikdad’ın (R. A. ) atı gibi kır idi. Cebrâîl de sarı renkte bir sarıkla temessül etmişti. Bu, Hz. Mikdadʹa ve bir de sarı renkte sarık kullanan Hz. Zübeyrʹe ilâhî bir iltifattır. (Kurtubî) gibi ma­nalara gelir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle, ilâhî sünnete uyan mü’minlere erişen Allah’ın imân ve cesareti artırıcı, moral yükseltici yardımından ve böyle anlarda onlara olan imdadından sözedildi. Bu arada mü’minlerin Allahʹa karşı gelmedik­leri, O’na karşı üstün saygı besledikleri ve bu saygının verdiği korku ile her türlü kötülükten sakınıp TEVHÎD (Allah’ı bir bilme) odağında bir bütün­lük içinde bulundukları; imân ile sabrı birleştirerek amaca adım adım git­mesini planladıkları takdirde her zaman üstünlük sağlayacaklarına işâret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, İslâm’a karşı çıkan kitaplılarla kitapsızların, in­sanları sömürerek kuvvet hazırladıklarına değiniliyor ve bu nedenle mü’­minlere faiz ve benzeri gayr-i meşrû kazançların kapısı kapatılıyor. İçin­de insan hakkı, yetimlerin kanı, dul ve yaşlıların ahı bulunan bir kuvvetin başarılı olamıyacağı dolaylı yoldan hatırlatılıyor.