MEÂLİ:
122- Ey İsrâiloğulları! Size iyilik ve ihsânda bulunduğum (bunca) nimetlerimi ve sizi (bir zamanlar diğer) milletlere karşı üstün tuttuğumu hatırlayın.
123- Ve sakının o günden ki, kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kimseden fidye (kurtuluş akçesi) kabul olunmaz ve kimseye de (Allahʹın izni olmaksızın) şefaât fayda vermez, onlar yardım da olunmazlar.
İNİŞ SEBEBİ
Yahudilerle Arapların Ebûlekber (en büyük baba) kabul ettikleri tek peygamber, Hazreti İbrahim’dir. Yahudîler İbrahim peygamberin oğlu İshak peygamberin oğlu Yakub (A. S. )ın soyundandırlar. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ise, Hazret-i İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’in soyundandır. Tevrat’da da buna dair bazı kayıtlar mevcuttur. Ayrıca Hazret-i Peygamber (A. S. )ın geleceğini ve O’nun birkaç özelliğini belirten belgeler, tahriflere rağmen Tevrat’da yer almaktadır.
Şüphesiz ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile Yahudilerin İbrahim peygamberde birleşmesi, onlar için kayda değer bir nîmetti. Ayni zamanda soylarının Yakub Peygambere ulaşması ve bu arada bir nice peygamberlerin bu millete gönderilmesi de yad edilecek nimetler arasında bulunuyordu.
Allah’ın İsrâîloğulları’na olan bunca nimetlerine ve açık belgelerine karşılık onların inat ve aşırılıkta ısrar etmeleri, bu yüzden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin beklenen peygamber olmadığını iddia etmeleri üzerine yukarıdaki âyet indi.
AHLÂKÎ VE SOSYAL YÖNÜ
Varlık âleminde var olmak, varlıklarını devam ettirebilmek için bitkiler mineralleri; hayvanlar bitkileri; insanlar hem bitkileri, hem de hayvanları yiyip tüketmekte ve bu kanun böyle sürüp gitmektedir. Böylece her varlık ileriye doğru kendini itiyor; yukarılara doğru yükselmeye çalışıyor. Her biri fıtratındaki özelliğine göre yerini ta’yîne yöneliyor. Büyük balıklar küçük balıkları yutuyor. Kuşlar böcekleri kapıp kursağına indiriyor. Güçlü canavarlar kendilerinden güçsüz olanları parçalayıp yiyor. İnsanları birbirinin şerrinden, milletleri birbirinin istilâsından koruyup kurtarmak için Allah ayrı ayrı kanunlar koymuştur. Güçlüye adâleti, zayıfa haddini bilmeyi, zengine cömert ve âlicenap olmayı, fakire sabır kaftanına bürünmeyi öğretiyor. İnsanlar için değer ölçüsü olarak imân, ilim, ahlâk, fazilet ve medeniyeti sunuyor. Bu değerlerin doruğuna yükselen fert, cemiyet ve milletleri örnek olarak takdim ediyor. Diğer cemiyet ve milletlerin ayni seviyeye yükselmesi için ardarda peygamber ve kitap gönderiyor. Böylece insanı, insan kemirerek yaşamaktan, bir milleti diğer bir milleti ezip sömürmekten men’ediyor. Bu fazileti şiar edinen milletlere kadri yüce nimetlerin kapısını açıyor. Şiar edinmiyen milletleri ise tekrar tekrar, rahmetinin icâbı olarak uyarıyor.
İşte İsrâîloğulları’nı Mısırʹda kemirip sömürmek, ezip imhâ etmek isteyen Fir’avn’a, İlâhî rahmetten gelen uyarmalar yapılıyor; insanlara zulmetmenin hiçbir kimseye iyilik ve mutluluk getirmeyeceği hatırlatılıyor. Buna rağmen tutum ve düşüncelerinde inat eden Fir’avn’a belâ iniyor; zulme uğrayan İsrâîloğullarıʹnı kurtaracak Musa Peygamber görevlendiriliyor. Şüphesiz ki bu ve benzeri nimetlerle o devrin milletlerinden üstün tutulan İsrâîloğulları örnek bir millet olma imkânlarına kavuşturulmuştu. Çok geçmeden onlar bu nîmetin kıymetini takdirden âciz kalıp unuttular; hayvanlar âleminde olduğu gibi, kendilerinden daha zayıf cemiyetleri sömürmeye, kanlarını emmeye koyuldular; Tevrat’ı kendi fena tutumlarına uygun bir şekilde yorumladılar. Cenâb-ı Hak rahmet ve adâletinin eseri olarak onları bu zulme giden yoldan ayırmak için birkaç peygamber göndermek suretiyle uyardıysa da doğru yola gelmek ve girmek istemediler. Çoğu bu adâlet ve rahmetin hikmetini anlayamadı. Böylece onlar daha güçlü ve daha insafsız milletlerin zulüm ve istilâsına maʹruz kaldılar. Son olarak onları Hazret-i Muhammed (A. S. ) ile uyardı; Kur’ân-ı Kerîm’de İsrâiloğullarıʹnın tarih boyunca geçirdikleri safhalar bir şerit gibi işlenip gözlerinin önüne serildi, fakat ne çare, İsrâiloğulları Allahʹın adâletle bağlantılı bulunan bu lûtfunu ve. geniş rahmetini idrâk edemediler veya etmek istemediler; Yaratana karşı nankörlüğün en kötü örneklerini gösterdiler.
Kur’ân-ı Kerîm onların bu nankörlüklerinin karşılığını kıyâmet günü nasıl göreceklerini en bedî’ bir uslûbla beyân ediyor; ayni zamanda orada her şeyin hakikatını bilen mutlak hâkim Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda sağlam bir imân, güzel amel ve iyi niyetten başka hiçbir şeyin yarar sağlamıyacağına dikkatlerimiz çekiliyor:
«Ve sakının o günden ki, kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kimseden fidye (kurtuluş akçesi) kabul olunmaz ve kimseye de (Allah’ın izni olmaksızın) şefaât fayda vermez, onlar yardım da olunmazlar. »
Evet o gün İlâhî adâletin icâbı olarak dünyada insan sömüren, başkasının kanını emenler elîm bir azâb görecek, kurtuluş akçesi aslâ fayda vermiyecek; sömürülen ne kadar zayıf olursa olsun herhalde yardım görecek, Allah’ın adâletinden tecelli edecek inâyet ve nusrata erişecek; böylece hak ve adâlet bütün berraklığıyla yerini bulacak, kimseye zulmedilmiyecektir.
Ayetler arasında bağlantı
Allah, yukarıdaki âyetlerle hâlen aşırı bir nankörlük içinde bulunan İsrâîloğullarıʹna vermiş olduğu nimetlerini beyân ettikten sonra bu milletin gerek dinlerinde, gerek itikadlarında, gerekse yaşantılarında nasıl inhisarcı olduklarına, kendi çıkarları uğruna nasıl yanlış bir yol tuttuklarına ve bu yüzden tarih boyunca gelen peygamberlere karşı nasıl şirretçe davrandıklarına işaret ediyor ve kitap ehli olanlar tarafından kadr-u kıymeti, fazîlet ve keremi kabul edilen İbrahim Peygambere dikkatleri çekiyor.
Yahudiler bu büyük peygamberin soyundan olduklarını bilip söyledikleri halde neden onun yolundan ayrılıyor ve yine onun soyundan olup hayırlı duâsının bereketiyle İlâhî inâyete mazhar olan Hazret-i Muhammedʹe (A. S. ) karşı neden hasmane hareket ediyorlardı? Doğrusu onların bu tutumu ile iddiaları tam bir tezad hâlinde idi..
Yahudilerle Hz. İbrahim (A. S. ) arasındaki tezadı özetliyecek olursak:
a) İbrahim Peygamber (A. S. ) insanlara değer vermiş, onların haklarına saygı göstermiş ve bu sayede onlara imâm (önder) olmuştu. Yahudilerde bu meziyetlerden hiçbiri yoktur.
b) İbrahim Peygamber’in (A. S. ) soyundan zâlim olanlara İlâhî rahmetin eseri olan imâmetin erişemiyeceği bildirilmiştir. Halbuki Yahudîler hem kendilerinden bir kurtarıcının geleceğini ümitle bekliyor, hem de tam bir zulüm ve tuğyan havası içinde bulunuyorlardı.
c) Hac, Hazret-i Muhammedʹin (A. S. ) dininin özelliklerinden biridir. Kâbe’yi yapıp halkı ona dâvet eden ise Hazret-i İbrahim’dir. Yahudîler hem İbrahim Peygamberi sevdiklerini iddia eder, hem de onun üstün saygı gösterdiği Kâbeʹye hürmet etmezler.
d) Kıble, Beytü’l-makdisʹden Kâbe-i Muazzamaʹya çevrildiğinde Yahudîler buna kızmış ve bu konuda Müslümanları devamlı yermişlerdi. Halbuki bu mukaddes bina Hazret-i İbrahim’in de kıblesi idi.
İşte Kurʹân’da aşağıdaki âyetlerle bu hususlara işaret ediliyor; böylece Yahudi, Hıristiyan ve Mekke müşriklerinin gerçeğe uymayan iddialarının ne kadar gülünç olduğu meydana konuluyor.