MEÂLİ:
116- Şüphesiz ki Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan başka (günah ve kusurları) dilediği kimse için bağışlar. Doğrusu kim Allah’a ortak koşarsa, şüphesiz ki o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.
117- Allah’ı bırakır da yalnız dişilere taparlar ve onlar böylece inatçı azgın şeytandan başkasına tapmazlar.
118-119- Allah onu lânetledi. O da: «And olsun ki, senin kullarından belirli bir pay edineceğim; elbette onları saptıracağım, herhalde onları kuruntularla oyalıyacağım; elbette onlara emredeceğim hayvanların kulaklarını yaracaklar ve yine onlara emredeceğim, Allahʹın yarattığını değiştirecekler» dedi. Artık kim Allahʹı bırakır da şeytanı dost ve arkadaş edinirse, gerçekten o, açık bir ziyâna uğramıştır.
120- Şeytan onlara va’dde bulunur, onları kuruntulara düşürür. Şeytan onlara ancak kuru ve boş aldanma vaʹdeden
121- İşte onların eyleşecekleri yer Cehennemʹdir; oradan bir çıkış yolu da bulamıyacaklardır.
İNİŞ SEBEBİ
Kronik hırsız Tu’me bin Ubeyrik, suçlu olduğu ortaya çıkınca, İslâmʹı bırakıp küfre döndü ve Mekkeʹnin yolunu tuttu. Sonunda müşrik (Allahʹa ortak koşucu) olarak öldü. Bu sebeple 116. âyet indi. Tevbe etmeden küfür üzere ölenlerin bağışlanmıyacağı belirtildi.
İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, bu âyet bedevilerden yaşlı bir zat hakkında inmiştir. Şöyle ki: O yaşlı bedevi, Peygamber (A. S. ) Efendimize gelerek, «Ya Resûlellah! günahlara dalmış bir yaşlıyım, ne var ki Allah’ı bildim bileli Oʹna ortak koşmadım, O’ndan başka dost edinmedim; günahlara da, Allahʹa karşı cüretimden dolayı girmedim. Her halimle pişmanım, tevbekârım. Allah katında halim nice olacak bilemiyorum? » dedi. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Lübabü’t-Te’vîl/Alaeddin Ali)
İLGİLİ HADÎSLER
«Her doğan çocuk (İslâm) fıtratı üzere doğar. Sonra ana-babası onu ya Yahudileştirir, ya Hıristiyanlaştırır ya da Mecusîleştirir (ateşperest yapar). » (Taberânî - Beyhakî: Sahih isnadla)
Hz. Ali (R. A. ) diyor ki:
«Kur’ânʹda hiçbir âyet bu âyetten bana daha çok sevimli değildir. » (Tirmizî: Hadisün Hasenün Garibün)
Kudsî Hadîste buyuruluyor ki:
«Şüphesiz ki ben, kullarımın hepsini Hakkʹa yönelik olarak yarattım. Ne var ki, şeytanlar gelip (bu fıtrî eğilimi) küçümseyip onları dinlerinden saptırdılar. Bu sebeple bizim onlara helâl kıldığımızı haram saydılar; hakkında hiçbir açık belge indirmediğim halde bana ortak koşmalarını emrettiler ve benim yarattığımı değiştirmelerini de durmadan kafalara işlediler.» (Kaadi İsmail - Müslim/Cennet 63 - Ahmed: 4/162)
Ebû Ahvas, babasının şöyle dediğini nakletmiştir:
«Betim-benzim iyice sararıp değişmiş bir halde Peygamberʹe (A. S. ) geldim; üstüm başım da iyice perişandı. Peygamber (A. S. ) bu halimi görünce aramızda şu konuşma geçti:
- Malın var mı?
- Evet...
- Ne gibi malın var?
- Her cinsten: At, deve, koyun, köle ve benzeri şeyler...
Bunun üzerine Allah Resûlü:
- Allah sana bir mal verdiğinde onun eseri senin üzerinde görülmeli değil midir?!
Buyurdu ve devamla dedi ki:
- Bağlı bulunduğun kavme ait develer kulağı sağlam yavru doğuruyor da sen ustura ile onların kulaklarını yararak «Bu bahiredir», derisini yararak, «Bu sürm = kulağı kesiktir» diyor ve onları kendine ve çoluk çocuğuna haram kılıyorsun, değil mi?
- Evet, dedim. Buyurdu ki:
- Allahʹın sana verdiği her şey helâldır. Allahʹın usturası senin usturandan daha keskindir. Allahʹın kolu senin kolundan daha güçlüdür.
Sonra Peygamberʹe (A. S. ) şunu sordum:
- Ya Resûlellah! bir adama misafir olarak indim, beni ağırlamadı. O bana misafir olarak inince ben onu ağırlıyayım mı, yoksa onun yaptığı gibi mi yapayım?
- Onu ağırla..
Diye cevap verdi. » (Kaadi İsmail - Kurtubî: 5/389, 390)
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, yüze vurmayı, yüze sıcak bir cisimle dokunup şekillendirmeyi menʹetti. » (Müslim - Ahmed: 2/118)
«Allah, döğme yapanları, yaptıranları, kıllarını yolup (kaş ve kirpiklerini değiştirenleri), dişlerini güzellik için inceltip aralarını açanları ve Allah’ın yarattığını değiştirenleri lânetlemiştir. » (Ahmed bin Hanbel: 1/82, 87, 107, 121, 133, 150, 159, 409, 410, 434, 443, 448)
«Takma saç (peruka) takana ve taktırana, döğme yapana ve yaptırana Allah lânet etmiştir. » (Buharî/büyû: 25, tefsîr: 59, libas: 82, 87, 96 - Müslim/libas: 119, 120 - Ahmed bin Hanbel: İbn Ömer (R. A. )dan)
GÜNAHLARIN BAĞIŞLANMA ÖLÇÜ VE ANLAMI
«Şüphesiz ki Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan başka (günah ve kusurları) dilediği kimse için bağışlar. »
İlgili âyette temel inançlardan önemli bir meseleye dokunularak açıklık getiriliyor. İslâmʹı din olarak seçtikten sonra dünyevî çıkarlar veya benzeri sebeplerden dolayı küfre dönüp tevbe etmeden ölenlerin kesinlikle bağışlanmıyacağı belirtiliyor. Küfre girdikten sonra pişmanlık duyup tekrar İslâm’a dönerek tevbe ve istiğfar eden kimsenin bu dönüş ve tevbesini Allah’ın bağışlaması umulur. Müslüman (Tevhîd ehli) bulunduğu halde Allahʹa ortak koşmanın dışında bazı günahları işleyip tevbe etmeden ölen mü’minlerden ise, Allah dilediğini bağışlar.
ALLAHʹI BIRAKIP DİŞİLERE TAPANLAR
«Allahʹı bırakıp yalnız dişilere taparlar.... »
Kur’ân’da «DİŞİLERE TAPARLAR» deyimi hem çok yönlü, hem çok anlamlıdır. Klasik tefsircilerimiz bunun birkaç veçhesi bulunduğunu belirtmişlerdir:
a) Tapındıkları putlara kelime olarak dişilik ifade eden LÂT - UZZÂ - MENÂT gibi adlar takmışlar ve bu nedenle de her kabilenin putu için «Falan Kabilenin Tanrıçası» demişlerdir. Çünkü LÂT- LÂHʹın; UZZÂ- AZİZʹin dişilik ifade eden Kipidir.
b) O günkü Araplar canlı olmayan hemen her şeye veya çoğuna dişi tabirini uygun görmüş ve kelimeleri daha çok o ölçüde kullanmışlardır. Taştan, ağaçtan, topraktan yapılan cansız putlara da bu manayla «dişiler» diye genel anlamda bir isim takmışlardır. Çünkü onlara göre, kadın derece ve seviye bakımından erkeklerden aşağıdır. Cansız cisimler de canlılardan aşağıdır. Bu kıyasla cansız putlara «dişiler» denilmiştir.
c) Birçok kabileler meleklerin varlığına inanır, onları Allahʹın kızları diye vasıflandırırlardı. Bu manayla tapındıkları melekler hakkında «dişiler» tabiri kullanılmıştır.
Kur’ân bütün bunların inatçı azgın şeytanlara tapınmak gibi anlamsız ve boş şeyler olduğunu, insanlardaki o fıtrat cevherine, ruhundaki asalet ve yüceliğe ters düştüğünü belirtiyor.
«Dişilere tapanlar» tabirini günümüzde gelişen ve uygarlık adı altında kendini tanıtan sosyal hayata çevirdiğimizde, putperestliğin değişik şekli ve eğilimini görürüz. Feministlerin bağlı bulundukları inanç ve düşüncelerinde aşırı gitmeleri, kadınları ilâhlaştırırcasına şımartmış ve bu akımın tesirinde kalanlar Allahʹı bırakıp kadınlara taparcasına bağlanmışlardır; öyle ki kadın onların her şeyi ve en aziz varlıkları durumuna gelmiş, ama ne yazık ki, iş bununla kalmamış, onu hayat kanununun dışına çıkararak hem annelik ruhunu öldürmüşler, hem etini teşhir ederek onu birçok konularda reklâm âleti yapmışlardır.
İşte Kur’ân bir bakıma bu akıma karşı Müslümanları uyarmakta, kadını erkeğe, erkeği de kadına benzetmeye çalışanları çok sert ve duyarlı bir anlatımla kınamaktadır.
Ayrıca gelip geçen milletlerin ve medeniyetlerin kendi inançları doğrultusunda taştan, topraktan ve mermerden güneş tanrıçası, yağmur ve bereket tanrıçası, aşk tanrıçası gibi bir takım kadın heykelleri yaparak Allah’ı bırakıp onlara tapındıkları da yapılan arkeolojik araştırmalarla ortaya çıkmıştır.
Kilise ve benzeri mâbedlerin duvar ve tavanlarına Meryem Ana’nın ve kadın şeklinde kanatlı meleklerin resimlerinin işlenmesi de kadın şeklindeki cisim ve resimlere dolaylı yoldan tapınma anlamı taşıdığı bilinmektedir.
Kur’ân ibâdet adına bu tür heykel ve resimlere tapınmanın Allahʹa ortak koşmak hükmünü taşıdığını, bu anlamla belirtilen hususların boş şeyler, şeytanın aldatıcı oyunları bulunduğunu açıklamakta, ibâdetin ancak Allah’a yapıldığı takdirde insan ruhunun yüceliğiyle uyum sağlayabileceğine ve maddeyle mâna, dünya ile âhiret arasında denge unsuru olabileceğine işâret etmektedir.
ŞEYTANIN BAŞ KALDIRMASI
Allah onu lânetledi, o da: «Andolsun ki, senin kullarından belirli bir pay edineceğim; elbette onları saptıracağım, herhalde onları kuruntularla oyalıyacağım... »
«Adem’e secde edin! » buyruğuna uymadığından İlâhî huzur ve rahmetten kovulan, lânetlenen şeytan, Kur’ân’da birkaç yerde açıklandığına göre dumansız yalın bir ateşten, yani ışından yaratıldığı anlaşılıyor. Ayrı nitelikteki dört ayrı ruhun var kılındığını biliyoruz; bunlardan melekî ruhun nûra girmesiyle melek meydana gelmiş; İnsanî ruh çamura girince insan oluşmuş; hayvanî ruh toprağa geçince hayvanlar var olmuş; şeytanî ruh ışınlara girince cin ve şeytanlar vücut bulmuştur.
Radyoaktif cisimlerden yayılan ışınlar, X ışınları, katot ve kanal ışınları gibi çok değişik kaynaklı ışınların bulunduğunu da biliyoruz, ama farklı da olsa temelde aynı şeyi ifade etmektedir. Buna bir örnek verelim: X ışınları demeti saydam olmayan bir cisimden de rahatlıkla geçer. (Fazla bilgi için bak: Fen Ansiklopedisi: 2/498 - Arkın Kitabevi) İşte şeytan ve cinlerin her yere girip çıkmalarındaki özellik ve sağladıkları hız bir bakıma buna dayanır.
Şeytanın saptırması, kuruntulara düşürmesi, beyin merkezine ve kalbe gönderdiği sinyallarla meydana gelir. Buna engel olmanın tek yolu, o ışını da, ona giren şeytanî ruhu da yaratan Allahʹa sığınmaktır. Çünkü Şeytanın dosdoğru imân edenler üzerinde bir saltanat ve hükümranlığı yoktur. İmân cevheri gönderilen sinyalleri geri çevirip tesirsiz kılacak güç ve niteliktedir. (Bilgi için bak: Hicr sûresi: 40 - 42)
KUDRET ELİNDEN ÇIKAN HER ŞEY MÜKEMMELDİR
«Ve yine onlara emredeceğim, Allahʹın yarattığını değiştirecekler. »
Varlık âleminde başıboş, gayesiz, maksatsız yaratılan hiçbir şey yoktur. Aksi halde abes ile iştiğal olurdu. Allah ise, boş şey yaratmaktan çok yüce ve çok münezzehtir. Her varlık yaratılışındaki özelliğine göre belli bir amaca yöneliktir. Onu bundan çevirmek, ya da aksine bir amaca yöneltmek, özelliğinin ölçü ve anlamını bozar. Bu bakımdan her varlık yaratıldığı hayat kanunu ve denge doğrultusunda kullanıldığı ölçüde yararlıdır. Bilhassa canlılardan ve bitkilerden her biri genel hatları ve özellikleri bakımından önce determine edilmiş bir modele uygun olarak geliştiği ve bunun gelecek nesillere ana babalarından eşey hücreleri ile geçtiğini dikkate alırsak, her canlı ve bitkinin yaratılışında formüle edilen özelliği kesin hatlarıyla ortaya çıkar. Bunu değiştirmeye kalkışmak, onu yaratıldığı hayat ve denge kanununun dışına itmek ve gayesinin dışında mahkûm etmek olur. İki ayrı cins olan atla eşek arasından meydana gelen katırın kısır kalması gibi.
Aile yuvası da bu kanuna bağlı toplum yapısında denge sağlamaya, soysuz ve başıboş kuşakların ortaya çıkmasını önlemeye yöneliktir. Bunu bozduğumuz takdirde, Allahʹın insanlıktan yana sunduğu hayat kanununun bir bölümünü bozmuş oluruz.
Bunun gibi, kadını da kendine has yaratılışındaki yüce amaç doğrultusunda tuttuğumuz takdirde hem kendine, hem âile ve topluma beklenen ölçüde yararlı olur. Bu yapıdaki özel yerini ona kaybettirdiğimiz takdirde, hem onun ruhuyla bedeni, hem âile ve toplum ile olan ilişkisi zayıflar ve sosyal yapıdaki özel yerini kaybetme tehlikesiyle yüzyüze gelir. Erkeğin durumu da kendi yaratılışındaki özellikleri doğrultusunda böyledir.
ALLAHʹIN YARATTIĞINI DEĞİŞTİRMEK
Bu konuya başka bir açıdan baktığımızda, takma kirpik kullanan, gözünün rengini değiştiren, estetik ameliyatla yüz şeklini başkalaştıran, peruka takarak olduğundan başka görünmeye çalışan kadın ve erkekler boş bir kuruntu peşinde koştuklarının, gelirlerinin önemli bir kısmını bu hususta harcayarak kendilerini topluma yararlı olma düzeyinden uzaklaştırdıklarının farkında mıdırlar? İnsan çok yüce amaçlar, sonsuz saadetler, yaratanını bilmek, O’nun varlık ve kudretini eşyanın her parçasında görmek için yaratılmıştır. Kaş ve gözle uğraşacak, haftada iki üç defa berberin önünde saatlarca oturacak, günün önemli bir bölümünü tuvalet masası başında geçirecek kadar uzun ömrümüz yoktur. Hem böyle yapmak, ömür sermayesini bu tür işlerde harcamak insanı hangi kutsal amaca, hangi sonsuz mutluluğa götürmektedir? Zaman denilen dördüncü boyut ne tuvalet, ne peruka, ne de takma kirpik tanır; bir yandan ömrü törpülerken bütün bunların boş uğraşılar, kudret fırçasının kader çizgilerini değiştirmeler olduğunu her gün binlerce örneklerle sergilemektedir.
İşte Kur’ân bu hakikatı en duyarlı ve anlamlı biçimde açıklayarak bizleri uyarıyor. Peygamber (A. S. ) Efendimiz de bu uyarıyı şu hadîsleriyle açıklıyor:
«Şüphesiz ki Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, O ancak sizin kalblerinize ve amellerinize bakar. » (Müslim/birr: 32 - İbn Mâce/zühd: 9 - Ahmed: 2/285, 539)
Şeklimizle ilgilendiğimiz kadar kalbimiz ve amelimizle ilgilenseydik, para ve servetle meşgul olduğumuz kadar ruhumuzla uğraşsaydık, herhalde fıtrî amacımıza daha uygun bir yol tutmuş olurduk.
KUR’ÂN’DA TEKRAR
Kur’ân’da bazı konular ve daha çok önemli kıssalar, geçmiş milletlerin hayatından ibret alınacak bölümler tekrarlanır. Nitekim konumuzu oluşturan âyetlerden «Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan başka (günah ve kusurları) dilediği kimse için bağışlar» âyeti Nisâ sûresinde biri 48. âyetle, biri de 116. âyetle tekrar edilmiştir. Bu bir İlâhî metottur ki Kurʹân’da sık sık raslanır. Çok önemli meseleler, ya da konular ve kıssalar insan idrakinde iz bıraktığı nisbette önemini korur. İnsan idrak ve hafızasını kalabalık bir şehirdeki çok işlek bir caddeye benzetebiliriz. Bu caddede tekrarlanan şeyler hafızalarda yer eder, tekrarlanmıyanların çoğu silinmeye mahkûm olur. Bunun için büyük düşünürler çok haklı olarak şöyle demişlerdir:
«Her tekrar, insan idrakindeki izi derinleştirerek devamlı bir şuur uyanıklığı sağlar. »
Konuyu Özetlerken:
Şeytanʹın bulduğu ortama göre insana üç ayrı dürtüşü vardır: Birincisi:
Dinî inancı iyice zayıflayan kimsenin kalbi daha çok dünyaya yöneliktir. Âhireti hatırlasa bile, 100 mumluk ampulün yanında bir mum gibi kalır. Dünyaya olan eğilimi üstün gelir. Bu hal şeytanın kuruntu sinyalleri vermesine çok uygundur. İnsan ister istemez gelen bu sinyallerin tesir alanına girer ve dünyalıktan çok şeyler elde etmek için aklını, zekâsını kullanır; düşünülüp ortaya çıkarılması zor hileleri, başarı elde etmenin yollarını bulup çıkarır. Öyle ki, bu hal tedavisi müşkil bir hastalık halinde ruhu sarar. Meğerki Allah’ın yardımı erişe...
İkincisi:
Dünyalık çok geçmeden ibâdet zevkini öldürür ve ruhu gıdasızlığa terkeder. Bu durumda insanda büyük bir noksanlık başlar; iç denge bozulur, bu yüzden dindarlığın en ucuzunu fakat en ölçüsüzünü arar. Cahiliye devrinde putlara kesilecek hayvanların kulaklarını yararak onu kendilerine haram kılmaları ve putları kendileriyle Allah arasında bir vasıta görmeleri ne ise, bugün, namazsız, oruçsuz, hacsız, zekâtsız ahlâksız ve faziletsiz bir doğrultuda fal baktırmak, yatırlardan medet ummak, sadece bir mevlit okutmak suretiyle dinîn bütün vecibeleri yerine getirdiğini sanmak, mânevî boşluğu birtakım kuruntularla doldurmaya çalışmak, medyumların peşine takılıp ruhlarla görüşme veya haberleşme basiretsizliğine kapılmak da ona yakın bir davranıştır.
Şüphesiz ki bu ortam cin ve şeytanlar için oldukça uygundur; ikinci dürtüşlerini yapar, kalbe ve beyin merkezine sinyaller göndermeye başlarlar. Böylece imân ile küfür arasında derin bir bocalama kendini zaman zaman hissettirir.
Üçüncüsü:
Bu düzeye gelen insan hep yaşamak, hep genç kalmak ve hep şehvetini en güzel biçimde tatmin etmek ihtirası içinde gününü gün etmeğe çalışır. Artık ne Allahʹa imânın hakiki mânası, ne ibâdetin zevki, ne de insan olmanın vekar ve haysiyeti kalır. Böylece şeytan üçüncü dürtüşüne geçer, sinyalleri peşpeşe gönderir, yakaladığı avını elden kaçırmamak için bütün imkânlarını seferber eder. Peruka, estetik ameliyat, takma kirpik, olduğundan başka görünmek, yüzün şeklini değiştirmek devresi bütün hızıyla sürüp gider. Artık kişinin dünyası da, âhireti de hep bu tür arzuları yerine getirmesi olur. Bir ömür böyle başlar, böyle sona erip noktalanır. Fazîlet ve amel-i sâlih olarak ortada hiçbir şey görünmez olur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Allah’a ortak koşmanın büyük bir ziyan ve düşündürücü bir şaşkınlık olduğu; kadınlara, tanrıçalara tapınıp şeytanın dümeninde bir hayat sürenlerin sonunun felâketle noktalanacağı açıklandı. Aşağıdaki âyetlerle, imân edip iyi ve yararlı işlerde bulunan bahtiyarlara sunulacak mükâfat anlatılıyor. Böylece cezânın herhalde amelin cinsinden olacağı hatırlatılıyor.