Fetih Suresi 8-12. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصِيلًا اِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِهِ وَمَنْ اَوْفٰى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْتِيهِ اَجْرًا عَظِيمًا سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ شَغَلَتْنَا اَمْوَالُنَا وَاَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَا يَقُولُونَ بِاَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا اِنْ اَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا اَوْ اَرَادَ بِكُمْ نَفْعًا بَلْ كَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْلِيهِمْ اَبَدًا وَزُيِّنَ ذٰلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنْتُمْ قَوْمًا بُورًا

12.

(Ey Muhammed!) Şüphesiz biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

Diyanet İşleri

9.

Ey insanlar! Allah'a ve Peygamberine inanasınız, ona yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allah'ı tespih edesiniz diye (Peygamber'i gönderdik.)

10.

Sana biat edenler ancak Allah'a biat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükafat verecektir.

11.

Bedevilerin (savaştan) geri bırakılanları sana, "Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu; Allah'tan bizim için af dile" diyecekler. Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: "Allah, sizin bir zarara uğramanızı dilerse, yahut bir yarar elde etmenizi dilerse, O'na karşı kimin bir şeye gücü yeter? Hayır, Allah, yaptıklarınızdan haberdardır."

12.

(Ey münafıklar!) Siz aslında, Peygamberin ve inananların bir daha ailelerine geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu, sizin gönüllerinize güzel gösterildi de kötü zanda bulundunuz ve helaki hak eden bir kavim oldunuz.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

8- Şüphesiz ki biz, seni şâhid, müjdeci ve uyarıcı bir peygamber ola­rak gönderdik.

9- Ki, (siz insanlar) Allahʹa ve peygamberine imân edesiniz; Onu (O peygamberi) destekleyip yardımcı olasınız; Ona saygı gösteresiniz ve sa­bah-akşam Allah’ı tesbîh edesiniz.

10- Ey Peygamber! Şüphesiz ki sana beyʹat edenler ancak Allahʹa beyʹat etmiş olurlar. Allahʹın eli (kudret ve rahmeti) onların ellerinin üs­tündedir. Artık kim verdiği sözü bozarsa, ancak kendi aleyhine bozar. Kim de Allahʹa karşı verdiği sözü yerine getirirse, Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.

11- Bedevilerden (savaşa ve sefere katılmayıp) geri kalanlar ise, «bi­zi mallarımız ve dilemiz oyaladı. Bizim için bağışlanma dile» diyecekler. On­lar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: «Eğer Allah sizi bir za­rara uğratmayı dilerse veya size bir yarar sağlamak isterse, Oʹna karşı kim bir şey yapmaya güç bulabilir? Elbette Allah yaptıklarınızdan haberlidir.

12- Hayır, siz Peygamberle mü’minlerin, âilelerine bir daha dönemiyeceklerini sanmıştınız. Bu, kalplerinizde size çok câzip görünmüştü de kötü zanda bulunmuştunuz ve yok olmaya yüz tutan bir kavim olmuştunuz.

İLGİLİ HADÎSLER

Yezîd b. Ubeyd (R. A. ) anlatıyor:

- Ashab-ı Kirâmʹdan Seleme b. Ekvaʹa sordum: «Ne üzerine Hz. Pey­gamber’e beyʹat ettiniz? » Bunun üzerine bana şu cevabı verdi: «Ölüm üze­rine.. » (Yani Allah ve Rasûlünün yolunda canımız dahil her fedakârlığı yap­maktan kaçınmıyacağımıza dair kesin söz verdik. ) (Buharî/cihâd: 110)

Maʹkal b. Yesâr (R. A. ) diyor ki:

- «Hudeybiyeʹde ağaç altında Hz. Peygamber (A. S. ) Efendimiz insan­larla beyʹatleşirken, (yani beraberinde olan müʹminler Oʹna beyʹat ederken) ben de Hz. Peygamber’in başına doğru sarkan dalı tutup yukarıya kaldır­mış bulunuyordum. Bizler o gün 1400 kişi idik. Ölüm üzerine değil, düş­mana arkamızı çevirip kaçmamak üzere bey’at ettik. » (Tirmizî/siyer: 34- Müslim/imaret: 68, 76- Nesâî/bî’ât: 7- Dâremî/siyer: 17- Ahmed: 3/292, 355, 381, 396- 5/25)

İbn Ömer (R. A. ) diyor ki:

- «Hudeybiye günü Hz. Peygamber (A. S. ) ile birlikte olan insanlar ağa­cın gölgesinde dağınık şekilde bulunuyorlardı. Bir ara insanlar Hz. Pey­gamberʹin (A. S. ) çevresinde toplanıverdiler. Babam bana: «Abdullah! Bir bak da o insanlar neden Peygamberʹin (A. S. ) çevresinde halka oluşturu­yorlar? » Gittim, gördüm ki Peygamber (A. S. ) Efendimize beyʹât ediyorlar­dı. Babama döndüm ve gördüklerimi anlattım. O da kalkıp Peygamberʹe (A. S. ) gitti ve beyʹat etti. » (Sahîh-i Buharî: İbn Ömer (R. A. ) dan)

«Kim kılıcını Allah yolunda kınından çekip sıyırırsa, o, cidden Allahʹa bey’at etmiş olur. » (İbn Ebî Hâtim- İbn Kesîr: 4/185)

HAK ŞÂHİDİ

«Şüphesiz ki biz, se­ni şâhid, müjdeci ve uyarıcı bir peygamber olarak gönderdik ki, (siz insan­lar) Allahʹa ve Peygamberine imân edesiniz.. »

İnsan, aklını varlıktaki düzen ve dengeye çevirip, kâinatın meydana getirilmesinin hikmetini ve hayatın başlangıcının esrarını, niçin yaratılıp dünyaya getirildiğini öğrenmek ister. Duygu ve düşüncesi, ölümsüz mutlu bir hayatı arzular; nefsi sınırsız hürriyet içinde gününü gün etmek eğili­mindedir.

Ama yalnız akıl kendi başına kâinatın var kılınışının hikmetini, onu ya­ratıp oluşturan Cenâb-ı Hakkʹı ve Oʹnun kemal sıfatlarını tesbit edip anla­maya yeterli değildir. Belki bunlardan bir kısmını kalın çizgileriyle anlaya­bilir, fakat gerçek yönü ve anlamıyla iç yüzüne nüfuz edemez. O bakım­dan akla, gerçeği haber veren bir Hak Şâhid’ine ihtiyaç ve gerek vardır. Düşünme yeteneği de bu konuda fazla şansa sahip değildir.

O bakımdan ikinci hayatı hikmet ve safhalarıyla, Yüce Kudreti bütün kemal sıfatlarıyla, hayatın mana ve hikmetini bütün yönleriyle haber verip açıklayacak bir Hak Müjdecisi’ne ihtiyaç söz konusudur.

Nefis kendi başına buyruk olup sonu gelmeyen bir arzu ve ihtirasla meşru hiçbir sınır tanımadan İblîs’in peşine takılıp meçhule doğru sürük­lenip gider. Öylece o, insanı hılkatından kaynaklanan azizlik makamından indirir de gayesizliğe doğru çekip götürür.

Bunun için nefsi frenliyecek, arzularını doğruya ve meşru çizgiye çe­virecek, hakka doğru yönlendirecek bir Hak Uyarıcısı’na lüzum vardır.

Gerçek bu olunca, Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed’in (A. S. ), sözünü ettiğimiz lüzumlu üç vasıfla donatılarak gönderildiğini haber vermektedir. Böylece O, Allahʹın rahmet olarak gönderdiği son peygamberdir; Hakkʹın varlığının ve birliğinin şâhididir ve bu hakikate delâlet eden belgelerin tanı­tıcısıdır. İnsanı mutlu yarınlara hazırlayan ve İlâhî rahmetin genişliğini ha­ber veren müjdecidir. Nefis ve şehvetin tuğyanını belli bir çizgide tuta­cak, doğuracakları felâketi gözler önüne serecek ve insanları Allah’ın te­celli etmekte olan adâletiyle, Âhiret Âlemin’de herkesi hesaba çekip yap­tıklarına karşılık vereceğine dair beyânlarıyla korkutan bir uyarıcıdır.

İNSANLARIN HAK ŞÂHİDİʹNİN YANINDAKİ GÖREVLERİ

Hz. Muhammed’in (A. S. ), insanları hakka çevirip doğruya yönlendir­mede üç önemli vasfı üzerinde durularak, gönderilmesindeki hikmet açık­landığına göre, Onun yanında insanların nasıl yer alması gerektiğini ve ne gibi hizmetlerle yükümlü tutulduklarını bilmeye ihtiyaç vardır.

Cenâb-ı Hak bunu dokuzuncu âyetle beş madde halinde özetlemek­tedir:

1- Allah’a dosdoğru imân.

Bu, hayatın hedefini, insan olarak yaratılmanın hikmetini, varlık âlemi­nin gerçek kaynağını belirler. Allahsız bir kâinat düşünmek; plânsız, proğramsız, mimarsız ve ustasız bir sarayın veya elektronik cihazın varlığını iddia etmek kadar saçmadır. Zira göklerde ve yerde kurulu her sistemde mutlak bir denge ve düzen varsa, bu her yönüyle bir düzenleyicinin var­lığına şehadet etmekte ve Ondan yana açık belge olarak kendini takdim etmektedir.

2- Peygambere imân.

Bu, beşer aklının Allah’ı kemal sıfatlarıyla, hayatı amaç ve hikmetiyle, Âhiret Âlemini bütün incelik ve yönlendirici safhalarıyla anlamaya yeterli olmadığının açık belgesidir. O bakımdan peygambere imân, Allahʹa imanı tamamlayan esaslardan biri olarak kabul edilmiştir.

3, 4, 5- Peygamber (A. S. ) yüklendiği şerefli hizmeti, hiçbir maddî karşı­lık, kişisel çıkar beklemeden yerine getirir. O, her söz ve hareketiyle in­sanlığın kurtuluşunu düşünerek onları mutlu yarınlara çağırır. O halde böy­lesine asil bir hizmeti, canı pahasına da olsa sürdüren bir zata üstün saygı duymak; her zaman Onun kadrini yüceltip Onu rehber ve önder seçmek gerekir.

İnsanı dünyada huzurlu, güvenli; ahlâklı, fazîletli bir hayat ortamına getiren; onu sonsuz saadete lâyık bir düzeye ulaştırmak için her türlü ye­tenek ve imkânını kullanan Hz. Peygamber (A. S. ), Allah’tan sonra her tür­lü sevgi ve saygıya çok daha lâyıktır. Ona salât-ü selâm getirmekle emrolunmamızın veya bu yoldaki tavsiyenin sebep ve hikmeti gayet açıktır.

Bizi insan olarak yaratıp aydınlığa eriştiren ve sonra da Hz. Muham­med’e (A. S. ) ümmet kılıp lütuf ve ihsanını esirgemiyen Cenâb-ı Hak da en güzel övgülere çok daha lâyık bulunduğundan, sabah-akşam Oʹnu anma­mız, tesbîh ve tahmîdde bulunmamız ve Onu her türlü noksan sıfatlardan tenzîh etmemiz gerekmiyor mu? Onun için yedinci âyetin son bölümünde bu emir ve tavsiye hatırlatılmaktadır.

PEYGAMBER’E (A. S. ) BEY’AT, ALLAH’A BEY’ATTİR

«(Ey Peygamber! ) Şüphe­siz ki sana bey’at (bîât) edenler, ancak Allahʹa beyʹât etmiş olurlar.. »

Peygamber (A. S. ) Efendimiz, Allah adına konuşur ve ancak Oʹnun adı­na beyʹât alır ve O’nun adına hükmeder. Peygamberʹe (A. S. ) itaât nasıl Allahʹa itaât ise, Ona bey’ât de dolayısıyla Allahʹa bey’attir.

Aynı zamanda Peygamber’e (A. S. ) uymanın, Onun gösterdiği şekilde bir hayat düzeni kurup sürdürmenin bütün faydası, Ona uyup itaât edene aittir. Çünkü bu husustaki İlâhî plân ve proğram sadece insan oğlunun mutluluğuna yönelik bir hikmet taşımaktadır.

Onun için İslâm Tarihinʹe «Bey’âtüʹr-Ridvân» adıyla geçen bu söz ver­menin feyizli sonuçlarına işâret edilirken, sözünü yerine getirmeyip dö­neklik edenlerin kendi aleyhlerine onu bozduklarına dikkat çekilmektedir. Zira hakikî imân, Allahʹa ve Peygamberine mutlak teslîmiyeti gerektirir.

MÜNAFIKLARIN ÖZÜR BEYAN EDECEKLERİ HABER VERİLİYOR

«Bedevilerden (savaşa ve sefere katılmayıp) geri kalanlar ise, «bizi mallarımız ve âilemiz oyaladı. Bizim için bağışlanma dile» diyecekler.. »

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Fetih Sûresi, Hudeybiye dönüşü yolda inmiştir. Zafer anahtarını ellerine geçiren müʹminler şan ve şerefle Medi­ne’ye dönerken, bu yolculuğunda Hz. Peygambere (A. S. ) arkadaşlık etmi­yen münafıklar, âdeta şaşkına döndüler. Zira onlar, Peygamberʹin (A. S. ) ve arkadaşlarının sâlimen dönemiyeceklerini düşünüyorlardı. Durum aksi­ne tezahür edince, kendilerini temize çıkarmak ve üzerlerindeki şüpheli bakışlardan kurtulmak için, Hz. Peygamber (A. S. ) Medineʹye döner dön­mez, mal ve çocuklarının meşguliyetinden dolayı bu sefere katılamadıkla­rını belirterek özür beyân edeceklerini kendi aralarında kararlaştırdılar. Cenâb-ı Hak, bu ikiyüzlü döneklerin neler düşündüklerini, Hz. Peygamber (A. S. ) henüz Medineʹye dönmeden kendisine haber vererek, ona göre mü­nafıklara karşı tavır almasına işarette bulundu.

A’RÂB (ÇÖLDE YAŞAYANLAR)

A’râb: çoğul şeklinde tekil veya tekili olmayan çoğul olarak, şehir ve kasaba dışında bâdiye ve benzeri yerlerde yaşayan Araplar hakkında kul­lanılmaktadır. Bunlara «bedevî» de denir.

A’râb’ın çoğulu ise, «aârîb» gelir.

Hz. Peygamber (A. S. ) Umre niyetiyle Mekke’ye hareket ederken İs­lâm’ı din olarak kabul edenlerin beraberinde bulunmasını arzu etmiş ve çevre kabilelere haber göndermişti. Amaç, Mekkeli müşriklere, Müslü­manların çoğalıp birlik içinde vurucu bir kuvvet oluşturduklarını göster­mek ve böylece onların cesaret ve moralini bozup İslâm âleyhinde bulun­malarının kendilerine felâketten başka bir şey getirmiyeceğine inandır­maktı.

Birçok kavim ve kabileler Hz. Peygamberʹe (A. S. ) olumlu cevap ve­rirken, Gıfar, Müzeyne, Cüheyne, Eslem, Eşcaʹ ve ed-Deyl kabileleri o çok şerefli sefere katılmamışlar ve silahsız olarak Mekkeʹye gidenlerin Kureyş Kabilesi tarafından imha edileceklerini sanmak suretiyle Hz. Peygamberi (A. S. ) kötü zan altında tutmuşlardı.

10 ve 11. âyetler onların bu düşünce ve tutumlarını tasvîr etmektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) üç önemli vasfı üzerin­de durulurken, mü’minlere düşen görev beş madde halinde özetlendi. Son­ra da bedevîlerden döneklik yapanların tutumu kınandı ve tavırları tas­vîr edilerek açıklayıcı bilgiler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹa ve Peygamberine dosdoğru inanmayanlar tehdit ediliyor ve Allahʹın mutlak hükümran bulunduğu belirtilerek, inkâr­cılar uyarılıyor. Sonra da münafıkların gayr-i ciddi davranışları konu edile­rek, onlara güvenmenin yanıltıcı olacağına dikkatler çekiliyor ve ileride on­ların çetin bir sınavdan daha geçirilecekleri haber veriliyor.