Neml Suresi 7-14. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِذْ قَالَ مُوسٰى لِاَهْلِهِٓ اِنِّٓي اٰنَسْتُ نَارًا سَاٰتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ اٰتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ اَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ يَامُوسَىٰ اِنَّهُٓ اَنَا۬ اللّٰهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ وَاَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَانٌّ وَلّٰى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ يَامُوسَىٰ لَا تَخَفْ اِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ اِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَاِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ وَاَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ فِي تِسْعِ اٰيَاتٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُبِينٌ وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا اَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ

12.

Hani Musa, ailesine, "Ben bir ateş gördüm, ondan size bir haber, yahut ısınasınız diye bir kor ateş getireceğim" demişti.

Diyanet İşleri

8.

(Musa) Ateşe varınca ona şöyle seslenildi: "Ateşin başındaki de çevresindekiler de kutlu olsun! Alemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden uzaktır."

9.

"Ey Musa! Gerçek şu ki, ben mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ım."

10.

"Değneğini at." (Musa değneğini attı.) Onu yılanmış gibi hareket eder görünce, dönüp ardına bakmadan kaçtı. (Allah, şöyle dedi): "Ey Musa, korkma! Benim katımda peygamberler korkmazlar."

11.

"Ancak kim zulmeder de sonra (yaptığı) kötülüğün yerine iyilik yaparsa bilsin ki şüphesiz ben çok bağışlayıcıyım, çok merhamet edenim."

12.

"Elini koynuna sok; Firavun'a ve onun kavmine gönderilen dokuz mucizeden biri olarak, kusursuz bembeyaz olarak çıksın. Çünkü onlar fasık bir kavimdir."

13.

Nitekim ayetlerimiz kendilerine gerçeği gösterecek biçimde gelince, "Bu apaçık bir sihirdir" dediler.

14.

Kendileri de bunların hak olduklarını kesin olarak bildikleri halde, sırf zalimliklerinden ve büyüklük taslamalarından ötürü onları inkar ettiler. Ama bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

7- Hani bir vakit Musa kendi ailesine, «doğrusu benim bir ateşe gö­züm ilişti; size ondan ya bir haber getireceğim, ya da ısınasınız diye bir kor getireceğim» demişti.

8- Ne vakit ki o ateşe vardı, kendisine (şöyle) seslenildi: «Ateşin önündeki kimse ve çevresindekiler mubârek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi Allah (her türlü noksanlıktan, şekil ve suretten) paktır, yücedir, münezzeh­tir.

9- «Ya Musâ! şüphen olmasın ki Ben, O çok üstün hikmet sâhibi olan Allahʹım.

10- Asâʹnı yere atıver. » Derken onu çok kıvrak bir yılan gibi hareket eder görünce dönüp kaçtı, arkasına bakmadı. «Ya Musa! korkma; çünkü gerçekten benim yanımda peygamberler korkmazlar.

11- Ancak zulmeden müstesnâ. Sonra da kötülüğün ardından onu iyiliğe çevirirse, şüphe etmesin ki ben çok bağışlayan ve çok merhamet edenim.

12- (Ya Musa! ) elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz pırıl pırıl çıksın; tâ ki Firʹavnʹa ve milletine sunacağın dokuz muʹcize içinde yer al­sın. Çünkü gerçekten onlar Hakkʹın yolundan çıkmış bir millettir. »

13- Mu’cize ve belgelerimiz onların gözleri önüne açık biçimde ser­gilenerek gelince, «bu açık bir sihirdir» dediler.

14- Muʹcizeleri, gönülleri kesinlikle kabul ettiği halde sırf haksızlık, azgınlık ve kendilerini yüksek görmek yüzünden onları inatla inkâr ettiler. Artık sen fesâtçıların sonunun ne olduğuna bir bak!

İLGİLİ HADÎS

«Şüphesiz ki Allah uyumaz ve uyumak Oʹna yaraşmaz. Adâleti gereği, (kimini) alçaltır, (kimini) yüceltir. Geceleyin (işlenen) amel gündüzleyin (iş­lenen) amelden önce; gündüzleyin (işlenen) amel de geceleyin (işlenen) amelden önce Oʹna yükselir.

Oʹnun hicabı (perde ve örtüsü) nurdur. Eğer onu açacak olsa, yüzünün (varlığının) nurunun azameti, yaratıklarından gözü ona ilişeni derhal ya­kar. » (Müslim/imân: 293, 294- İbn Mâce/mukaddeme: 13- Ahmed: 4/401, 405)

HZ. MUSAʹYA PEYGAMBERLİK VERİLMESİ

«Ne vakit ki o ateşe vardı, kendisine (şöyle) seslenildi: «Ateşin önündeki kimse ve çevresin­dekiler mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi Allah (her türlü noksanlıktan, eş ve ortaktan) pâktır, yücedir, münezzehtir. »

Hz. Musa (A. S. ) Medyenʹdeki hizmetini tamamlayınca vaki ilham üze­rine ailesini alıp Mısır’a doğru yola çıktı. Tâ-Hâ Sûresiʹnin baş kısmında açıklandığı gibi, soğuk bir havada geceleyin yoluna devam ederken hangi tarafa gitmekte olduğunda bir ara tereddüt etti; yolunu kaybetmiş gibiydi. Derken uzaktan gözüne bir ateş pırıltısı ilişti. Orada kimselerin bulunabile­ceğini düşünerek hem yolu sorabileceğini, hem ailesini ısıtmak için bir ateş parçası getirebileceğini umarak ateşe yaklaştı. Tam o sırada bir ses geldi: «Ateşin önündeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır.. »

İşte bu, İlâhî vahyin surette tecellisi idi. Çünkü Musa (A. S. )ın kalbi he­nüz doğrudan, ya da Melek Cebrâîl vasıtasıyla vahyi telakkiye hazır değil­di. Hem murad-i İlâhî ona kendi sözünü ayrı bir tecelliyle ulaştırmayı plân­lamıştı. O bakımdan vahiy bir nur görünümünde, yani uzaktan ateş görü­nümünde yeşil bir ağaçta, yani surette tecelli ettikten sonra Musa’ya (A. S. ) öylece seslenilmiş oldu. Böylece Musa Peygamber (A. S. ) İlâhî hitaba maz­har kılınmak suretiyle peygamberlik makamına yükseltildi.

Aynı konuya Tâ-Hâ Sûresi’nde daha geniş olarak yer verilmiştir. Bu­rada ise bazı farklı safhalarına değinilmekte ve bir tekrardan ziyade kıssa­nın ana hatları tamamlanmaktadır. Böylece kıssanın yer aldığı iki sûredeki bölümleri arasındaki farklı hüküm ve bilgileri şöyle özetliyebiliriz.

Tâ-Hâ Sûresinde:

Musa (A. S. ), vâdide tecelli eden İlâhî nuru ateş sanıp ona doğru gi­derken kendisine Rabbi tarafından seslenildiği açıklanır. Aynı zamanda Mu­sa (A. S. )ın kutsal Tuvâ Vâdisi’nde bulunduğu hatırlatılarak o sebeple ayakkabılarını çıkarması emredilir.

Neml Sûresinde:

Bu kısım az farkla anlatılırken ne Tuvâ Vâdisiʹnden, ne de ayakkabı­ların çıkarılma emrinden söz edilmez.. Ancak Tâ-Hâ Sûresiʹndekinden faz­la olarak o nurun önünde ve çevresinde bulunanların mübarek kılındığına yer verilir.

Tâ-Hâ Sûresinde:

Musa’nın (A. S. ) Peygamber olarak seçildiğine temas edilerek Allahʹa ibâdet edip namaz kılması emredilir. Ayrıca Musa (A. S. )ın sağ elinde tut­tuğu şeyin ne olduğunun sorulduğu ve onun verdiği cevap konu edilir.

Neml Sûresinde:

Sadece Asâ’nın yere bırakılması emredilir ve yılana dönüşen Asâʹdan Musa (A. S. )ın korkup arkasını dönerek uzaklaşmak istediği belirtilir.

Tâ-Hâ Sûresinde:

Musa (A. S. ) ile Firʹavn kıssasına geniş yer verilirken Nemi Sûresiʹnde aynı konu az değişik anlatım ve hükümlerle özetlenir.

Böylece -az yukarıda da temas ettiğimiz gibi- tekrar gibi sanılan aynı kıssa iki ayrı sûrede değişik bilgiler, farklı öğütler ve teselliler sergileye­rek konunun önemli ve ibretli safhaları tamamlanır.

ALLAH SURETTEN MÜNEZZEHTİR

«Âlemlerin Rabbi Allah (her türlü noksanlıktan, şekil ve suretten) paktır, yücedir, münezzehtir. »

Kur’ân-ı Kerîm bu ifadeyi bilhassa önemine binaen âyetin sonuna koy­maktadır. Yani yeşil ağaçta surete inip tecelli eden Allah’ın zatı değildir. Çünkü O, suretten, şekilden, maddeden ve her türlü cismânî kayıtlardan pâk ve yücedir. Ağaç denilen surette tecelli eden vahyin nurudur ki bir ateş görünümünde tezahür etmiştir.

VAHYİN KALP ÜZERİNDEKİ TESİRİ

Bu konuda vahiy, Kelâm sıfatının tecelli ve tezahürüdür. Manevî tesi­ri, kalbi yerinden oynatacak, ruhu sarsacak kudrettedir. Bunun için pey­gamberlerin ruhî yapısı diğer insanlarınkine nisbetle daha güçlü ve daha faal yaratılmıştır. Bununla beraber peygamberin kalbinin ona hazır duru­ma getirilmesi söz konusudur. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin başlangıçta İlâhî vahyi altı aylık bir dönem içinde uyku halinde rüya anlamında telakki etmesinin sebeplerinden biri budur. Buna rağmen Melek Cebrâil, İlâhî va­hiy ile inip Peygamber’in (A. S. ) kalbine ilka ederken onun tavrında bir de­ğişme olduğu görülürdü ki, bunu iki türlü yorumlamak mümkündür: Birin­cisi, belirttiğimiz gibi, vahyin kalp ve ruh üzerindeki tesiridir. İkincisi, be­denin bir bakıma o anlarda ruha dönüşmesidir.

Musa Peygamberde ise, böylesine bir değişiklik meydana gelmediği­nin sebebi, inen vahyin nur anlamında önce surette tecelli etmesi ve son­ra da suretten surete geçiş sağlamasıdır.

AZİZ VE HAKİM OLAN ALLAH

«Ya Musa! şüphen olmasın ki ben, O çok üs­tün hikmet sahibi olan Allah’ım.. »

Surette tecelli eden ve nur veya nar görünümünde olan İlâhî hitap, bir anda Musa Peygamber’in (A. S. ) kalbini ve ruhunu her türlü şüphe ve vesveseden arındırmak için şöyle bilgi vermiştir: «Şüphen olmasın ki ben, O çok üstün hikmet sâhibi olan Allahʹım. »

O Azîz’dir, her şeye gücü yeter ve yegâne üstün olan O’dur.. Hakîmʹdir, her şeyi ve her olayı hikmetle yönetir ve yürütür; her işi akla, ilme ve gerçeğe göre yerine getirir. Fiilinde hata, tecellilerinde sapma, hükmünde değişme, düzenlemesinde karışıklık, plânında yanlışlık, tasarrufunda adâ­letsizlik hiçbir zaman söz konusu değildir.

İLK MUʹCİZE VE TESİRİ

«Asâ’nı yere atıver. Derken onu çok kıv­rak bir yılan gibi hareket eder görünce.. »

Bilindiği gibi, peygamberin peygamberliğini kanıtlayan açık belgeler­den biri de mu’cizedir. Bu, hem o peygamberi gönül yatışkanlığına erişti­rir, hem onun güç ve cesaretini artırır, hem inanmayan sapıkların kalp ve kafalarında birtakım soruların doğmasına yardımcı olur, hem de imân eden­lerin imân ve irfanlarını artırır.

Mısır’a birtakım kuşku ve endişe duyarak dönen Musa Peygamber, elinde tecelli eden muʹcize sayesinde endişeyi atmış ve çok mukaddes bir görevle görevlendirildiğinin bilincinde olarak rahatlamış ve gönül huzuru içinde yolculuğunu sürdürerek Mısırʹa gelmiştir.

Dikkat edilecek bir husus da şudur:

Muʹcize, Musa Peygamberʹin (A. S. ) elinde ve asâsında; İbrahim Pey­gamberʹin (A. S. ) derisinde; İsa Peygamber’in (A. S. ) gözünde ve elinde, di­linde ve sözünde; Hz. Muhammedʹin (A. S. ) dilinde, işaretinde, elinde, par­maklarında, gözünde ve nefesinde tecelli etmiştir.

Aradaki fark, her peygamberin yaşadığı çağla, sosyal yapıyla ve gü­nün şartlarıyla yakından ilgilidir.

PEYGAMBERLER KORKMAZLAR

«Ya Musa! korkma; çünkü gerçekten benim yanımda peygamberler korkmazlar. »

Peygamberlerin kalpleri ve ruhları Allahʹın Azîz sıfatının tecellisine geniş çapta mazhar kılındığından, başkaları korktuğu zaman onlar kork­mazlar; başkaları olaylar karşısında sarsılıp üzüldüğü zaman onlar pani­ğe kapılmaz ve fazla üzülmezler. Fizik ötesinden haber aldıkları, bazı mü­şahedelerde bulundukları için de ölümden korkmazlar. Tek endişe ve kor­kuları, aldıkları kutsal görevi lâyıkıyla yerine getirip getiremiyecekleri nok­tasında toplanır.

Asâ’nın kıvrak bir yılana dönüşmesi, ilk anda Musa’nın (A. S. ) ürkme­sine ve korkmasına neden olmuşsa da bu, olağanüstü bir olaya karşı mey­dana gelen tabii bir refleks hali sayılabilir. Ama Cenâb-ı Hak bunu bile peygambere çok görerek korkmaması gerektiğini bildirmiştir. Zira Allah’ın «Azîz» sıfatının geniş ölçüde tecellisine mazhar olan bir insanın artık böy­le olaylar karşısında korkmaması söz konusudur. Aynı zamanda yapılan hatırlatma Musa Peygamberʹi biraz daha takviyeye yöneliktir.

Ayrıca bu âyeti şöyle yorumlayanlar da olmuştur: Peygamberlere İlâhî vahiy indiği veya İlâhî kelâm sıfatının nuru tecelli ettiği zaman kalp ve ka­falarını, düşünce ve duygularını bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın o tecellisine verip başka bir olayla meşgul olmazlar ve bu esnada bir şeyden korkmaz­lar. Bunun dışında onlar da birer insan oldukları için bazı tehlikeli olaylar karşısında korkabilir, endişe duyabilirler. Nitekim âyette konu işlenirken «ledeyye» tabiri kullanılmıştır ki, bu, Allahʹın kelâm sıfatının tecelli ettiği anları hatırlatmakta, böyle anlarda peygamberlerin Cenâb-ı Hakkʹın hu­zurunda bulunduklarına işâretle Oʹnun siyanetinde güvende oldukları bil­dirilmektedir.

Bence bu son yorum daha isabetlidir.

ANCAK HAKSIZLIKTA BULUNANLAR KORKAR

«Ancak zulmeden müstes­nâ. Sonra da kötülüğün ardından onu iyiliğe çevirirse, şüphe etmesin ki ben çok bağışlayan ve çok merhamet edenim. »

Âyetin anlatım tarzında bir incelik vardır: Musa (A. S. ) henüz Med­yen’e gitmeden Mısır’da iken, kıbtlardan birinin tecavüzüne uğrayan İs­rail oğulları’ndan bir adamı koruyup kurtarmak için harekete geçerek at­tığı bir yumrukla kıbtînin ölümüne sebep olmuş ve bundan dolayı fazlasıy­la üzülmüştü. Şüphesiz böyle bir davranışın ileride peygamber seçilecek bir şahsa yakışmadığı ve onun derece ve makamına göre haksızlık sayı­lacağı kesindir. Böylesine bir hata ve haksızlık yapan kimsenin elbette ki İlâhî kudret ve adâletin karşısında korkması ve sık sık endişe duyması nor­maldir. Cenâb-ı Hak, onun bu haksızlığına işâretle, işin içinde kasıt bulun­madığını ve Musa’nın derin bir pişmanlık duyup o kötülüğü iyiliğe çe­virdiğini hatırlatarak bağışlandığını, o bakımdan bundan böyle korkup en­dişelenmesine gerek olmadığını bildiriyor.

Bu âyetin müʹminlere verdiği mesaj ise şudur:

Haksızlıkta bulunup onu gidermeyen ve işlediği kötülüğü iyiliğe çevir­meyen kimsenin bağışlanması pek umulmaz. Bu durumda olan müʹminlerin her zaman korku ve endişe duymaları gerekir. Çünkü bir kimsenin haksız ve günahkâr olarak ölmesi hiç de iyiye yorumlanmaz. Ölümün de ne zaman geleceği bilinmediğinden, zulmeden, haksızlıkta bulunan, günah işle­yen bir mü’minin derhal pişmanlık duyup tevbe ve istiğfar etmesi ve o kö­tülüğü silecek şekilde bir iyilik işlemesi gerekir.

Haksızlık vicdan azabına yol açar ve az-çok sorumlu tutulma duy­gusunun harekete geçmesini sağlar. Tabii bu herkese has bir ölçü değil­dir. Allahʹa ve Âhiret’e dosdoğru imân edenlerle yakından ilgili bir haslet­tir. Böyle bir haslet korkmaya ve endişelenmeye sebep olur.

İnsanlardan her biri kendi imân ve irfanı, bilgi ve görgüsü, ahlâk ve fazîleti nisbetinde haksızlık yapmaktan korunabilir; günah işlemekten ken­dini alıkoyabilir.

Kötülüğün ardından onu iyiliğe döndürenlere ise, rahmet ve mağfiret müjdesi vardır. İnsanın günahla sevap arasında bazan mekik dokurcasına gidip geldiğine işâretle tevbe kapısının her zaman açık tutulduğu kapalı şekilde hatırlatılıyor.

MUSA PEYGAMBERE VERİLEN DOKUZ ÂYET

«(Ya Musa! ) elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz pırıl pırıl çık­sın; tâki Fir’avn’a ve milletine sunacağın dokuz mu’cize içinde yer alsın. Çünkü gerçekten onlar Hakkʹın yolundan çıkmış bir millettir. »

İlâhlık iddiasında bulunan şımarık bir kralı Hakk’a dâvet etmek için ona İlâhî kudreti gösterecek muʹcizelerle gitmek gerekiyordu. Başka türlü teblîğ ve irşada başlamak çok zor, hattâ bazı hallerde imkânsızdı. İşte Musa (A. S. )ın mu’cizelerle donatılıp gönderilmesinin hikmeti budur.

Musa Peygamber’e (A. S. ) verilen dokuz mu’cizeden biri de, elini koynuna sokup çıkardığında nûrânî bir görünüm arzetmesiydi. Buna Kur’ân’ın deyimiyle «Yed-i beyza» denilir. Şüphesiz ki böyle bir mu’cize, Musa Pey­gamber’in (A. S. ) kalbine tecelli eden İlâhî Kelâm sıfatının nurunun onun koynunda ve elinde yansımasıdır.

Âyetteki (fî) harfini zarf edatı anlamında kullananlara göre, Firʹavnʹı Hakk’a davet etmesi için Asâ ve Yed-i beyza’dan başka Musa’ya dokuz açık belge daha verilmiştir. Onu (min) manasında yorumlayanlara göre, bu ikisinin de dahil olduğu dokuz âyet verilmiştir.

Böylece on bir âyet diyenler şöyle bir tesbit ve sıralamada bulunmuş­lardır:

1- Asâʹnın yılana dönüşmesi,

2- Eline İlâhî nurun aksetmesi,

3- Kızıldeniz’in ayrılıp yol vermesi,

4- Mevzii olarak tufan olayının meydana gelmesi,

5- Ekinleri çekirge sürüsünün imha etmesi,

6- Bit ve pirenin çoğalması,

7- Kurbağa yağması,

8- Kan yağması,

9- Uyuz hastalığının baş gösterip yaygınlaşması,

10- Göz hastalığının çok yaygınlaşması,

11- Ekinlerin az ürün vermesi.. (Bu konuda fazla bilgi için bak: İsrâ Sûresi: 101. âyetin tefsîri)

Bunların dışında Musa Peygamber (A. S. ) İsrail oğulları’nı alıp Mısır’­dan çıktıktan sonra birçok muʹcizeler göstermiştir.

MU’CİZELERİ İNKÂR

«Mu’cize ve belgeleri­miz onların gözleri önüne açık biçimde sergilenerek gelince, «bu açık bir sihirdir» dediler.. »

Fir’avn ve meclisinde yer alan ülkenin ileri gelenleri, Musa Peygam­ber’in (A. S. ) gösterdiği açık muʹcizeleri ve âyetleri, gönülleri ister istemez kabullendiği halde, sırf haksızlıkta, azgınlıkta ısrar etmek ve kendilerini yüksek görmek, otoriteyi zaafa uğratmamak için inkâr ettiler.

Allah sözü, Allah düzeni, Peygamber ahlâk ve terbiyesi, ayrıca gös­terilen muʹcizeler bir milleti doğru yola getiremezse, artık başka bir vası­tayı aramaya gerek kalır mı? Bu noktaya gelen bir milletten yana yapıla­cak başka bir şey kalmamıştır ve o milletin sonu gelmiş demektir. Nite­kim Firʹavn ve yandaşlarının sonları geldiğinden İlâhî emir yani hüküm in­miş ve hepsi de Kızıldenizʹin kahredici dalgaları arasında can vermişlerdir. Böylece yeryüzünde Allah’ın kullarını saptırıp doğru yola girmelerine en­gel olanların, bozgunculuk çıkartıp zulme sapanların kökü kazınmış oldu..

Şüphesiz kıssanın bu bölümü, inkâr ve tuğyan havasını oluşturup in­sanları din ve ahlâktan uzaklaştırıp ahlâksızlığa ve inkâra prim veren her kadro için ibretli ve uyarıcı bir misaldir.

Unutmamak gerekir ki, sünnetullah bağlı bulunduğu İlâhî nizam gere­ği şaşmadan hedefine ilerler. Ona uyanlar hem dünyada, hem âhirette mutlu ve başarılı olurlar; uymayanlar ise kendilerine yazık etmiş bulunur­lar. Hiç kimse bu proğramı değiştiremez ve Cenâb-ı Hakkʹı âciz bırakamaz.

Cenâb-ı Hak on dördüncü âyetle, yeryüzünde bozgunculuk yaparak Allah’ın kullarını doğru yoldan alıkoyup saptıranların sonlarının ne olduğu­na bakmamızı tavsiye etmekte; tarihî olayları çok iyi incelememizi ve yıkı­lıp yok olan milletlerin yıkılış sebepleri üzerinde ciddi biçimde durmamızı emretmektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, yaşamakta olan inkârcı sapıklara, şaşkın mad­decilere, Musa (A. S. ) ile Firʹavn kıssasının önemli ve düşündürücü, aynı zamanda öğüt ve ibret alınacak yanı açıklandıktan sonra hem Mekke’de sıkıntılı günler geçiren mü’minler, hem de haksızlığa uğrayıp Allahʹın yar­dımını bekleyen mü’minler teselli edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Arap Yarımadasıʹnda İslâmʹa karşı fitne ve fesat çıkaran, bu maksatla da Tevrat’ın bazı hükümlerini kendi çıkarlarına göre değiştiren Yahudîler konu ediliyor. Geçmişteki altın çağlarına değinilerek nereden nereye geldikleri hatırlatılıyor ve peygamberlere dosdoğru uyduk­ları devirlerde hep yükseliş kaydettiklerine işâretle, son peygamber Hz. Muhammedʹe (A. S. ) karşı gelmeleri, Onu inkâr etmeleri kınanıyor; bu tu­tumlarının hiçbir zaman kendilerine mutluluk va’detmiyeceğini bilmeleri isteniliyor.