MEÂLİ:
12- O öyle kudrettir ki, korku ve ümit (duygusunu vermek için) şimşeği (oluşturup) size gösterir. Yağmurla ağırlaşan (yüklü) bulutları oluşturur.
13- Ra’d = gök gürlemesi hamd ile, melekler ise (ilâhi kudretin, azâmet ve yüceliğinin) korkusundan tesbîh ederler. Onlar, Allah hakkında tartışıp sürtüşürken, O, yıldırımlar gönderir de, onu dilediğine dokundurur. Oysa O, çekişme ve cezâ vermekte çok şiddetlidir.
14- Gerçek ibâdet ve duâ ancak Oʹnadır. Oʹndan başka duâ ve ibâdet ettikleri (putlar, şekiller) kendilerine hiçbir şey ile cevap veremezler. Bunlar, ağızlarına ulaşsın diye avuçlarını suya doğru açıp da bir türlü ona ulaşamayan kimseye benzerler. Kâfirlerin duâ ve ibâdeti sapıklık içinde bocalamaktan başka bir anlam taşımaz.
15- Göklerde kiler ve yerdekiler de ister istemez Allahʹa secde ederler; gölgeleri de sabah akşam Allahʹa secde eder.
İNİŞ SEBEBİ
Sâbit b. Enes (R. A. ) anlatıyor:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir gün Arap fir’avnlarından birine adam göndererek yanına gelmesini istedi. Peygamber’in. (A. S. ) elçisi ona giderek, «Allahʹın Peygamberi seni çağırıyor! » dedi. O da: «Allah’ın Peygamberi nedir, neyin nesidir? Sonra Allah nedir, neyin nesidir? O altından mıdır, gümüşten midir, yoksa bakır mıdır? » şeklinde terbiye ve nezaket dışı bir karşılık vererek elçiyi geri çevirdi. Elçi, Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe gelip durumu arzedince, Resûlüllâh (A. S. ) ona: «Sen yine ona git!. » diye emretti. Elçi ikinci defa gitti ve aynı ölçüsüzlük ve hezeyanla karşılaştı. Geri dönerek, «Ya Resûlellah! Daha önce size, bu adamın çok inatçı bir kâfir olduğunu söylemiştim.. » deyince, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «Sen yine git de onu benim dâvet ettiğimi söyle! » diye emretti. Elçi tekrar gitti, yine aynı hezeyanlarla karşılaştı; ama o esnada bir bulut ortaya çıktı, derken bir gürleme ve arkasından yıldırım düştü ve o inatçının başına çarparak öldürdü. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzûl li-Nisaburî - Tefsîr-i İbn Kesîr)
Diğer bir olay:
Arap ileri gelenlerinden Âmir b. Tufayl ile Erbed b. Rabiʹa Medine’ye gelerek Peygamber (A. S. ) Efendimizle görüştüler ve şöyle bir öneride bulundular: «Yetkilerinizin yarısını bize bırakırsanız, İslâmʹı din olarak kabul ederiz! » Allah Resûlü (A. S. ) onların bu isteğini nezaketle reddetti. Bunun üzerine bu iki şımarık maceracı, Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e hakarette bulundular ve: «And olsun ki, senin üzerine tımarlanmış atlar, sakalı bitmedik gençleri sevkedip her taraftan seni kuşatacağız! » diyerek bir de tehdît savurdular. Resûlüllâh (A. S. ) onlara: «Şüphesiz ki, Allah size engel olacak, Medineli Ansar da engel olacaklardır.. » buyurarak uyarıda bulundu. Ne var ki, bu iki serseri her işlerini bırakıp Peygamber (A. S. ) aleyhine gönüllü asker toplamaya başladılar. Derken Allah (c. c. ) Erbed adındaki adamın üzerine yıldırım indirerek helâk etti. Âmir b. Tufaylʹin ise gırtlağında bir habîs tümör meydana geldi ve çok geçmeden o da ıstıraplar içinde öldü. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzûl - Tefsîr-i Kurtubî - Tefsîr-i Alûsî)
İLGİLİ HADÎSLER
Ashab-ı Kirâmʹdan Sâlim’in babası (R. A. ) anlatıyor:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, gök gürlemesini ve yıldırımın düşmesini işitince şöyle dua ederdi: «Allahım! Bizi gazabınla öldürme ve azabınla bizi yok etme. Bundan önce bize afiyet (ve beden sağlığı, imân ve irfan huzuru) ver. » (Tirmizî/daavat: 49)
Ebû Hüreyre (R. A. ) de, gök gürlemesini duyunca şöyle derdi: «Gök gürlemesinin hamd ile tesbîh ettiği Allahʹı tesbîh ve tenzîh ederim. » (Taberânî/kelâm: 26)
ŞİMŞEĞİN VERDİĞİ KORKU VE UMUT
«O öyle kudrettir ki, korku ve ümit (duygusunu vermek için) şimşeği (oluşturup) size gösterir. »
Buluttan buluta veya buluttan yere elektrik akmasına yıldırım denir. Yıldırım, şimşek ve gök gürlemesiyle belirir. Şimşek, yıldırım akımı sırasında meydana gelen çok parlak ışık çakmasıdır. O halde yıldırım elektrik akımından ibaret olup, yüksek derecede enerji yüklüdür. Bu bakımdan bir yıldırımı meydana getiren elektriği toplamak mümkün olsa, bir milyon ampul yakılabilir.
Şüphesiz ki bu kadar yüksek voltajda elektrik yüklü yıldırımın meydana getirdiği gürültü ve çok parlak ışık, yağmur bekleyenlere umut; meyvaları dallarda, ürünleri harmanda bulunanlara korku verir. Aynı zamanda düşen yıldırımın nereye, kime isâbet edeceği endişesi söz konusudur.
İlgili âyetle yıldırım, şimşek ve yağmur yüklü bulutların konu edilmesi, elbetteki boşuna değildir. Ortada sürüp gelen birtakım fiziksel kanunlar vardır. Önce bulutlar neden, nasıl elektriklenir? sorusu ortaya çıkmaktadır. Kimine göre, yükselen bir hava tabakası içine düşen damlacıklardan büyük olanları pozitif, küçükleri de negatif elektrikle yüklenir. Nitekim bu olay daha çok çavlanlarda yapılan deneylerle isbat edilmiştir. Kimine göre ise, atmosferin her santimetre küpünde 1000 pozitif ve 800 negatif iyon vardır. Bu küçük iyonların sayıları atmosferin elektrikli tabakalarında daha da çok artar. Bu durumda pozitif iyonlar yere doğru inerken negatif iyonlar da yeryüzünden yükselmeye başlarlar. Yağmur bulutları bu iyonlar yüzünden elektriklenmiş olur. Bu elektriklenme sonunda da yıldırım, şimşek meydana gelir.
İster öyle oluşup meydana gelsin, isterse böyle, ortada cari bir sünnet, kusursuz işleyen proğramlar mevcuttur. Cenâb-ı Hak, bir çoklarının tabiat olayları, doğa kanunları diyerek adlandırdıkları bu fiziksel hadiseleri belli sebeplere ve şaşmayan kanunlara bağlamış, sebepleri de kendi kudret elinde tutmuştur. Dünya yaratılalıdan beri bu ve benzeri olayların sürüp gelmesi ve bir devridaim halinde insanlara nimetler indirmesi, hizmetler vermesi, hiç bir zaman tesadüfe bağlanamaz. Çünkü şuursuz ve plânsız tesadüflerin bu kadar ince hesaplar, fiziksel kanunları birer dizi halinde düzenli oluşturup periyodik olarak ortaya koyması mümkün değildir.
Onun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu gibi olaylar karşısında, her şeyden önce Allah’ın sonsuz kudretini hatırlar ve olayların doğuracağı zararlardan, tehlikelerden O’na sığınır, hayırlara, rahmetlere vesîle olmasını dilerdi.
Ayrıca ilgili âyette her şeyin mükemmel bir plâna göre hazırlandığına ve kusursuz proğramlara göre yürütüldüğüne işâretle, çok düşündürücü bir anlatıma yer verilmiştir; o da, tesbîh, ra’d, hamd ve melekleri içine alan sözlerdir.
Önce tesbîh kelimesi üzerinde duralım. Bu, «sebh» kökünden türetilmiştir. Sebh: Suda veya havada, yani boşlukta süratli geçiş anlamına gelir. Yıldızların gökte kendi yörüngelerindeki süratli geçişleri hakkında da bu tabir kullanılmıştır. Örneğin, Yâsîn sûresinde güneş ve aydan söz edilirken, her birinin kendine has yörüngede seri hareket halinde bulunduğu belirtilir.
Tesbîh kavramı, bütün bu manaları kapsamakla birlikte, ibâdette de seri intikal sağlayıp Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksanlıktan, beşerî sıfatlardan tenzîh etmek; hayırlı işlerde sürat gösterebilmek için O’nun yardımını dilemek; kulluk görevini yerine getirmeye çalışırken, fiilî, kavlî ve zihnî ibâdeti sürʹatle birleştirip Hakkʹı tenzîhe yöneltmek gibi incelikleri de içerir.
Diğer yandan ay ve güneş hakkında olduğu gibi, belli bir yörüngede çok seri hareket edip dönen her şey hakkında da «tesbîh» tabiri kullanılır. Örneğin, elektronların baş döndürücü bir hızla atom çekirdeğinin etrafında dönmesi bunlardan biridir.
O halde şimşeğin, dolayısıyla yıldırımın tesbîhi, yüklendiği proğram gereği sür’at göstermesi ve plândaki yerini alıp hizmet vermesi ve böylece Hakkʹın irâdesine baş eğip teslîm olması demektir.
Melekler ise, kâinatta her şeyin böylece Hakk’ın emrine baş eğip yüklendiği proğramı kusursuz yerine getirdiğini gördükçe, Allah’ın sınırsız kudret ve azameti karşısında saygıyla korkup, O’nun kudretinin her tezahürü, rahmetinin eseri olduğunu düşünerek O’na hamd ederler.
Hem unutmamak gerekir ki, kâinatta meydana gelen her olayı sevk ve idare eden görevli melekler vardır. Bizler ancak olayları meydana getiren sebepleri ve sebepleri oluşturan bazı kanunları görebiliyor ve araştırıp anlayabiliyoruz. Perdenin arkasındaki plân ve proğramı ve onları uygulayan görevli melekleri göremiyoruz. Onun için Cenâb-ı Hak, şimşek ve yıldırımdan söz ettikten hemen sonra meleklerin hamd ettiğini belirterek konu üzerinde iyice düşünmemize işârette bulunmaktadır.
HAK DAVET, ANCAK OʹNADIR
«Gerçek ibâdet ve duâ ancak Oʹnadır. »
«Hak dâvet» tabiri çok geniş mana ve yorum taşımakta, birçok hükümleri kapsamaktadır. Zaten Kur’ân-ı Kerîm’in özelliklerinden biri de, bozan esnek sözler, bazan kapalı ifadeler, mecaz ve kinayeler, bazan ana fikirler ve temel bilgiler, bazan da işâret ve semboller sergilemesidir. Akla ışık tutmak, araştırma zevkini geliştirmek, gerçeği buluncaya kadar fikir alış-verişinde bulunmak ve İlâhî sözlerin başka sözlere benzemediğini anlayıp kavramak bunun başlıca sebepleri arasında yer almaktadır.
İşte ilgili âyette «Hak dâvet.. » sözü de bunlardan biridir. O nedenle ilim adamlarını hayli araştırmaya ve farklı yorumlarda bulunmaya sevketmiştir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
a) İbn Abbas’a (R. A. ) ve İkrime’ye göre, Lâ ilâhe İllallah sözüdür. Zira bu söz Hakkʹa dâvetin esasını teşkil eder.
b) el-Hasan’a göre, Allah haktır ve çağrısı da haktır. O bakımdan O’na ibâdette bulunup duâ ile yönelmek de haktır.
c) Allahʹa ibâdet hakkın ve doğruluğun, ahde vefanın ta kendisidir.
d) Keşşafʹa göre, hak olan dâvet, bâtıldan uzak olan dâvettir.
e) Ancak Allahʹa yapılan duâ ve ibâdet haktır. Başkasına yapılan duâ ve ibâdet bâtıldır.
f) Duâdaki iyi niyet ve samimiyet duânın hak olduğuna delildir.
g) Korku anında yapılan duâ, hak duâdır, yani katıksızdır.
Bütün bu yorumlar şu noktada birleşmektedir: Allah haktır; ancak doğru ve hak olan duâ ve ibâdeti kabul eder. Bâtıldan, gösteriş ve alayişten yana olan hiçbir duâ ve ibâdeti kabul etmez.
GÜZEL BİR BENZETME
«Oʹndan başka duâ ve ibâdet ettikleri (putlar, şekiller) kendilerine hiç bir şey ile cevap vermezler. Bunlar ağızlarına ulaşsın diye avuçlarını suya doğru açıp da bir türlü ona ulaşamayan kimseye benzerler.. »
Allah’tan başkasına duâ ve ibâdet eden kimse, kuyu dibindeki suya ulaşmak için avuçlarını açan ve fakat bir türlü ona erişemiyen zavallıya benzer. O bakımdan öylelerinin hizmeti boş, yalvarması beyhude, bekleyişi ahmaklıktır. Allah’tan başkasına el açıp dua ve ibâdet eden, susuzluktan yanıp tutuşan, ona ulaşırım diye avucunu açan hayalciye benzer.
Hz. Ali (R. A. ) bu âyeti şöyle tefsîr etmiştir: «Çok susamış kişinin kuyu kenarına oturup su alabilmek için avucunu açarak kuyunun içine uzatmıştır; ama ne onun elinin suya ulaşması, ne de suyun onun eline doğru yükselmesi söz konusudur. Allah’tan başkasına duâ ve ibâdet edenin de durumu bundan farksızdır; ne onun duâ ve ibâdeti Hakkʹa ulaşıp kabul olur, ne de Hakk’ın rıza ve rahmeti ona erişir. »
SABAH-AKŞAM SECDE EDENLER
«Göklerdekiler ve yerdekiler ister istemez Allah’a secde ederler; gölgeleri de sabah-akşam Allahʹa secde eder. »
Secde, genellikle üç manada kullanılır:
1. Üstün saygı duyup tâzim makamında başı eğip alnı yere koymak.
2. Baş eğip ilâhî buyruğa uymak, bağlı bulunduğu kanun doğrultusunda hareket etmek.
3. Saygı duyup Allah’ın ibâdete lâyık olduğunu dile getirmek suretiyle O’nun yüksek kudreti karşısında mahviyet ve teslimiyet duymak.
Buna, Yusuf kıssasında temas edildiği gibi, bir dördüncüsünü ilâve edenler olmuştur. O da, büyük bir kişiye saygı duyup biraz eğilmektir. Bu, Yusuf Peygamber’in şeriatında caiz idi. İslâm’a göre, Allah’tan başkası önünde eğilmek caiz değildir.
İlgili âyette geçen secdeyi birinci manada anlayacak olursak, bazı müşkillerle karşılaşırız. Çünkü yeryüzündeki insanların çoğu Allah’a secde etmezler. Ancak cümledeki «men» lafzından yalnız müʹminlerin kastedildiği kabul edilirse, o zaman yorum kolaylaşır. Sadık müʹminler isteyerek, münafıklar ise istemiyerek secde ederler, neticesi ortaya çıkar. Bence bu yorum pek sıhhatli değildir. Âyeti âyetle tefsîr etme cihetine gidersek, daha sağlıklı bir sonuç elde edebiliriz. Nahl Sûresi 48. âyetle buyuruluyor ki: «Allahʹın yarattığı herhangi bir şeye bakmıyorlar mı ki gölgeleri boyun eğip (bağlı bulundukları kanunlara teslimiyet içinde) Allahʹa secde ederek sağa-sola dönüp dururlar. »
Bu âyet ile açıklığa kavuşturulan secdenin üçüncü maddedeki manaya delâlet ettiği anlaşılıyor. Varlık âleminde her şey İlâhî sünnet doğrultusunda hareket ve değişim halindedir. Bu, her şeyin ister istemez Allahʹın buyruğuna baş eğip teslimiyet gösterdiğini ifade eder. Yeryüzündeki mevcut eşyanın gölgeleri de öyle.. Onlar da ister istemez dünyanın güneş etrafında ve bir de kendi ekseni etrafındaki hareketine göre sabah ve akşam batıya ve doğuya meylederler, uzanıp kısalırlar..
Hatırlatma:
15. Âyeti okuyan ve işiten mü’minlerin secde etmesi vâciptir.
Yorum ve tahlîl:
«Çekişme ve ceza vermekte çok şiddetlidir» diye meâlini verdiğimiz m i h a I kelimesi, az farkla sekiz mânaya delâlet eder:
1- İbn Abbasʹa göre, şiddetli düşmanlık.
2- Yine İbn Abbasʹa göre, üstün güç ve yetenek.
3- Hz. Ali’ye (R. A. ) göre, şiddetle tutup yakalamak.
4- Hasan el-Basrîʹye göre, şiddetli öfke ve hışım.
5- Mücahid’e göre, karşı konulmaz kuvvet ve kudret.
6- Vehb b. Münebbihʹe göre, önünde durulmaz gazap.
7- Hastalık, kıtlık ve benzeri afetlerle yok etmek.
8- Katade’ye göre, düşmanın hile ve tuzağını alt-üst edip başlarına geçirmek.
Ancak, Allah’ın «şedidü’l-mihal» olması, mutlak rahmet ve adâlet ölçüleri içinde cereyan eder.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, İlâhî kudretin plânlı ve proğramlı tecelli ettiğine delil olarak şimşek ve yağmur olayları misal verildi ve böylece her olayın belli ve belirli bir düzenlemeyle meydana geldiğine atıf yapıldı. Allah’tan başkasına tapanların birtakım boş hayaller peşinde ömürlerini heder ettikleri belirtilerek, kuyudaki suya eli ulaşmayan hayalci kimse misal verildi. Sonra da her şeyin bağlı bulunduğu sebep ve yüklendiği proğram gereği Cenâb-ı Hakk’ın buyruğuna baş eğip Oʹnu tesbîh ettiği açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, gökleri ve yeri belli esaslara göre yaratıp düzen ve dengede tutan Allah’ın ibâdet edilmeye lâyık yegâne Rab olduğu hatırlatılıyor ve bu bakımdan da O’nun dâvetine olumlu cevap vermenin mutlak saadete vesîle olacağı müjdelenerek, aksine bir yol izleyenlerin ileride telâfisi gayri mümkün bir pişmanlık ve hasretle yüzyüze gelecekleri anlatılarak gereken uyarı yapılıyor.