MEÂLİ:
12- O Allah ki, buyruğu gereği, gemiler yüzüp yol alsın; geniş lûtfunu, bol ihsânını arayasınız ve şükredesiniz diye denize başeğdirip emrinize vermiştir.
13- Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini kendi tarafından sizin emrinize vermiştir. Şüphesiz ki, bunda iyice düşünen bir millet için açık belgeler vardır.
14- İmân edenlere de ki : Allahʹın her milleti, işleyip elde ettikleriyle cezâlandıracağı günlerin (geleceğini) ümit etmeyenleri bağışlasınlar.
15- Kim iyi-yararlı amelde bulunursa kendi lehinedir. Kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Sonra da (hepiniz) Rabbınıza döndürüleceksiniz.
İNİŞ SEBEBİ
«Kim Allahʹa fâizsiz güzel bir ödünç verirse.. » (Bak: Bakara Sûresi: 245- Tegâbun Sûresi: 17- Hadid Sûresi: 11- Müzzemmil Sûresi: 21) meâlindeki âyet indiğinde, Fihnas veya Fahnas adında bir Yahudi, «Muhammed’in Rabbi muhtaç duruma düşmüştür» diyerek âyeti kendine göre yorumlamış ve bir bakıma alay konusu edinmişti. Onun bu sözünü duyan Ömer b. Hattab (R. A. ), fazlasıyla hiddete gelmiş ve onu öldürmek üzere kılıcını alıp dışarı fırlamıştı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Hz. Ömer’in (R. A. ) ne yapmak istediğini anladığından, onu geri çağırmıştı. Gelince, Hz. Peygamber ona: «Ya Ömer! kılıcını bırak» buyurmuştu. Bunun üzerine Hz. Ömer (R. A. ): «Ya Resûlellah! çok doğru buyurdunuz. Sizin hak peygamber olduğunuza bir defa daha şehadet ederim. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: «İman edenlere de ki: Allahʹın her milleti, işleyip elde ettikleriyle cezalandıracağı günlerin (geleceğini) ümit etmiyenleri bağışlasınlar. »( Tefsîr-i Kurtubî: 16/161)
ALLAHʹIN VARLIĞINA VE BİRLİĞİNE, İNSANIN DA EN ŞEREFLİ CANLI OLDUĞUNA DELÂLET EDEN BELGELER
«O Allah ki, buyruğu gereği, gemiler yüzüp yol alsın; geniş lûtfunu, bol ihsanını arayasınız ve şükredesiniz diye denize baş eğdirip emrinize vermiştir.. »
Bu, cisimlerin su üzerinde yüzme prensibine işârettir. İlk mucidinin (M. Ö. 287-212) Arşimet olduğu kabul edilirse de, ondan asırlarca önce Hz. Nuhʹa bu bilginin verildiğini ve dünyada ilk büyük çapta ve dengede gemi yapanın o olduğunu hem Kur’ân, hem de Tevrat açıklamaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm birkaç yerde farklı cümlelerle bu kanuna dikkatleri çekerek ana fikir vermekte ve yüzmekte olan cisimle su arasındaki fiziksel kanuna işâret etmektedir.
Şüphesiz suyun belirtilen özellikte yaratılması büyük bir nîmettir ve münhasıran insandan yanadır. Sonra da denizin iki önemli yararına değinilerek mü’minler aydınlatılmakta ve dikkatlerini deniz nimetleri üzerinde toplamalarına atıf yapılmaktadır:
1- Deniz ticareti ve taşımacılığı,
2- Cenâb-ı Hakkʹın denizlerde vücuda getirdiği geniş ve bol nîmetler..
Böylece Kur’ân, hem gemilerin su üzerinde yüzmesiyle ilgili fiziksel kanuna, hem de denizdeki besin kaynaklarına ve diğer nimetlere atıfta bulunarak mü’minlerin geniş çapta denizlere sâhip olmalarını ilhâm etmektedir. Ayrıca bu düzenlemeyi, Allah’ın varlığına, birliğine ve insanın en şerefli canlı olduğuna delil göstermektedir.
GÖKLERDE VE YERDE NE VARSA, HEPSİ İNSAN OĞLUNUN EMRİNE VERİLMİŞTİR
«Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini kendi tarafından sizin emrinize vermiştir.. »
Bu âyet, kâinatın insan için, insanın da Allah’a ibâdet ve şükürde bulunması için yaratıldığını hikmet ve felsefesiyle belirtmektedir. Gerçekten varlık âlemine baktığımızda her şeyin insan için yaratılıp onun hizmetine verildiğini görmekteyiz. O halde insan denilen varlık varsa, kâinatın anlamı, hikmeti ve değeri vardır; o yoksa, kâinat anlamsız ve hikmetsiz kalır. O bakımdan insan türünün dünyada yaşama süresi sona erince, yani ruhlar âlemindeki en son insan ruhu da gelip yeryüzüne inince, mevcut düzenin anlam ve hikmeti de sona ermiş olur ve o bakımdan bozulması gerekir. İşte kıyâmetin bir bakıma anlamı budur. Sonra insan asıl amaç olan ikinci hayata kaldırılacağı için, bozulan düzenin yerine kalıcı yeni bir düzenin kurulması gerçeği ortaya çıkıyor.
Sonuç olarak kâinat bir saat gibidir. Her parçası diğerleriyle birleşip bütünleşerek çalışmakta ve varlığını sürdürmektedir. Parçalardan birinin bozulması, diğerlerine de olumsuz yönde tesir eder. O bakımdan kıyâmet olayının, önemli bir sistemin bozulmasıyla başlayacağı söz konusu olabilir.
KÜFÜR VE AZGINLIKLA SİSTEMLİ MÜCADELE ETMEK
«İmân edenlere de ki: Allahʹın her milleti, işleyip elde ettikleriyle cezalandıracağı günlerin (geleceğini) ümit etmeyenleri bağışlasınlar.. »
İslâm, insan oğlunun hayat yolunu çizen, onun umutsuzluğunu gideren, önünü aydınlatıp hem ruhuna, hem de bedenine yönelip denge kurmasını sağlayan; iki hayatın amaç ve hikmetini öğreten ve yaratan ile yaratılan arasında en sağlam ve köklü irtibat kuran son dindir.
O, insana bu açıdan bakıp yaklaşırken, günün şartlarını, imkânlarını göz önünde bulundurmayı ve öylece seviyeli, sistemli ve kademeli bir metotla teblîğ ve irşadı eğitim ve öğretim düzeyinde sürdürmeyi emreder.
Nitekim bu metodu en iyi bilen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz on üç yıllık Mekke döneminde saldırgan inkârcı zorbalara karşı silahlı bir mücadeleye kesinlikle kapı açmamış; kâfirleri insaf ve iz’ana dâvet ederken onların saldırı ve sataşmalarını müsamaha ile karşılamıştır. Şüphesiz ki 14. âyet İslâm’ın uygulamada izlediği bu yolu açıklamaktadır.
İYİLİK VE KÖTÜLÜK İZAFÎDİR
«Kim iyi-yararlı amelde bulunursa kendi lehinedir.. »
İyilik ve kötülük kavramları nisbî ve İzafîdir. İnsan hayatını dengede, meşru sınırlar içinde tutmaya yönelik İlâhî düzenlemenin bir uzantısıdır. Hayat kanunları, diğer bir anlatımla, sünnettullah bu düzenlemeyi korur ve yaşatır. Bilerek, inanarak uyanlar iki hayatta da mutlu olurlar; uymayanlar kendi aleyhlerine bir sonuç hazırlama haksızlığında bulunurlar. Ama unutmamak gerekir ki, Sünnetullah’a uyanların da, uymayanların da sonunda dönüşleri Allah’adır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, göklerde ve yerde olan her şeyin insan için yaratıldığı açıklanarak, onun Allah yanındaki yerine ve önemine işârette bulunuldu ve bu arada denizlerin taşıdığı kaynaklara dikkatler çekildi. Sonra da iyilik ve kötülüğün nisbî ve İzafî olduğuna değinilerek, sünnetullahın şaşmadan hedefine ilerlediği dolaylı şekilde hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, İsrâil oğullarıʹna, başta Tevrat olmak üzere birçok yüksek nîmetlerin verildiği; fakat, son peygamber hakkındaki bilgi kendilerine ulaşınca ihtilâfa düştükleri, ilâhî sınırları aştıkları konu ediliyor. Hz. Muhammed’in (A. S. ) ve Onun izinde olan ilim adamlarının, gerçeği bilmeyen sapıkların heveslerine uymamaları tenbih edilerek, İsrâil oğulları’nın düştüğü bataklığa düşmekten sakınmaları emrediliyor. Sonra da Kur’ânʹın üç ana vasfına yer veriliyor.