Bakara Suresi 116-118. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ بَلْ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ بَدِيعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ وَقَالَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَأْتِينَا اٰيَةٌ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْ قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

118.

"Allah, çocuk edindi" dediler. O, bundan uzaktır. Hayır! Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ındır. Hepsi O'na boyun eğmiştir.

Diyanet İşleri

117.

O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece "ol" der, o da hemen oluverir.

118.

Bilmeyenler, "Allah bizimle konuşsa, ya da bize bir mucize gelse ya!" derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz ayetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

116- Hem onlar (Yahudi ve Hıristiyanlar), Allah çocuk edindi, dedi­ler. Allah (bu gibi beşerî sıfatlardan) münezzehtir. Bilâkis göklerde ve yer­de ne varsa hepsi Oʹna aittir, hepsi de Oʹna boyun eğip buyruğuna hazır vaziyettedir.

117- (Allah) gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. O bir şeyi (yarat­mayı) hükmedip yerine getirmek istedi mi, ona sadece «ol! » der, o da olu­verir.

118- (Gerçeği) bilmeyenler, «Allah bizimle konuşsa ya.. » Veya «bi­ze bir âyet (muʹcize, açık belge) gelse ya.. » derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı bunların dedikleri gibi demişlerdi. Kalbleri ne kadar birbirine ben­zemiş! Hakikatı bilip şüpheden kurtulanlara âyetlerimizi yeterince açıkla­mışızdır.

İNİŞ SEBEBİ

Yukarıdaki âyetlerle Allahʹın mutlak varlık ve kudretine dikkatler çe­kilerek varlık âleminde hükümran olan kanunlarına bilhassa işâret edili­yor. Âyetlerin bu açıdan iniş sebebine gelince:

Tevhîd akidesinin yüksek anlamından, Hakk’a kulluğun seviyeli mâ­nasından adım adım uzaklaşan madde putperestliğine kapı açan Yahu­dîler, «Üzeyr, Allah’ın oğludur! » diyecek kadar basiretsizlik gösterdiler. Hazret-i İsa’yı (A. S. ) olduğundan fazla tanıtmak için ona uluhiyet izâfe ederek Allah’a eş-ortak koşan Hıristiyanlar, «Mesîh, Allah’ın oğludur, » dediler. Böylece peygamberlerin getirmiş olduğu tevhîd esasını kökün­den yıkmak suretiyle hem Allah’a, hem peygamberine âsi oldular.

Mekke müşrikleri ise, «Melekler Allahʹın kızlarıdır» demek suretiyle hem Kâʹbe’ye, hem de onun sahibine büyük bir saygısızlık gösterdiler. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Esbab-ı Nüzul Li-Nisâburî: S. 24 / Kahire baskı: 1967-1387).

İLGİLİ HADÎSLER

«Şanı yüce Allah buyuruyor: Ademoğlu beni yalanladı; halbuki bu ona lâyık değildir (veya bu onun hakkı değildir). O bana sövüp saydı. Hal­buki bu ona lâyık değildir. Beni yalanlamasına gelince: Onu daha önce varlık âlemine gelip vücud bulduğu gibi, (öldükten sonra) yeniden iâde et­meğe güç getiremezmişim! Bana sövüp saymasına gelince: Benim çocu­ğum olduğunu iddia etmesidir. Eş ve çocuk edinmekten kendimi tenzîh ederim. » (Sahîh-i Buharî: İbn Abbas (R. A. )dan).

İLMÎ YÖNÜ

(küllün lehû gânitûn) âyeti bize şu hususları öğretiyor: Hepsi O’nun huzurunda eğilir. Hepsi Oʹnun ibâdet edilmeye lâyık olduğunu ikrar eder. Hepsi kıyâmet günü O’nun huzurunda ayakta durup bekler. Hepsi kıyâ­met günü O’na mutlak bir itaatle itaat eder. O ne derse o olur; her şey «ol» emrine bağlıdır.

Yukarıdaki cümlenin belirtilen manalara delâlet ettiğini ekseri tefsîrciler ifade etmişlerdir. Yerde ve göklerde ne varsa hepsi de Allah’ın emrine boyun eğer, hiçbir varlık O’nun buyruklarına, mevcut kanunları­na muhalefet etmez ve edemez de.. Öyleki Allah, varlık âleminde vücud bulan canlı cansız her şeyi ayrı bir kanuna bağlamıştır. Her varlık bağlı bulunduğu kanuna göre yerini alır ve bu anlamla ayrı bir özellik taşır.

Dünya, güneş, ay ve yıldızlardan herbiri bağlı bulunduğu kanuna uyarak kendi yörüngesinde hareket eder ve asla şaşmaz. İşte bu şaş­mazlık, mutlak bir itaati ifade eder. Cisimlerin düşmesi, yer değiştirmesi gelişi güzel değil bir çekim kanununa bağlı olduğu içindir. Kâinattaki sü­rekli değişmeler hep birer kanun icabıdır. Kozmik hareketler, bir nitrojen çevrimi, bir karbon çevrimi bu değişmenin içindedir ve belli kanunlara göredir. Hulâsa: Meydana gelen her olayın illiyet kanunuyla sıkı bir bağ­lantısı vardır. Konuyu bu açıdan inceliyecek olursak, mesele daha kolay anlaşılmış ve âyet-i kerîmenin delâlet ettiği mâna meydana çıkmış olur. Bu yoldan bir «İlk illet»in lüzumu ve zarureti kendiliğinden anlaşılır. Allah, ilk İllet olunca diğer bütün illetlerin bu «İlk illet»in koymuş olduğu illiyet kanununa bağlı bulunduğu kesinlik kazanmış olur.

(Bedîus semâvâti vel ard) «(Allah) gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. »

Gökler ve yeryüzü şu iki şeye ircâ’ edilir: Madde ve enerji. İlmin bu hususta vardığı sonuç: Ne madde, ne de enerji yok olmuyor. Böylece madde ve enerji korunma (tahaffuz) kanunu meydana çıkmış oluyor. Her kanun ilk illete ircâ’ edilir. Bu kanuna göre maddeyle enerji ayni şeydir. Özel izafilik teorisi bunu değişmiyen bir kanun olarak niteler. Ancak ön­ce madde mi yaratılmış, yoksa enerji mi? Her ne kadar bu hususta ilk akla gelen tavuk-yumurta meselesiyse de, Kur’ân’da kâinatın oluşumu hakkında verilen bilgiden, önce sonsuz kudret sahibi olan «İlk illet» (Al­lah)ın enerjiyi yarattığı anlaşılmaktadır. Fussilet sûresi 11. âyette gökle­rin önce «dûhân = su buharı, gaz, enerji» hâlinde olduğu belirtiliyor.

Bazı ilim adamlarına göre ise, her cisim elektrikle şarj edilmiş zerre­ler kolleksiyonudur. İster enerji denilsin, ister elektrik zerreleri denilsin, bunu hudutsuz kudretinin tecellisiyle yaradan İlk illet, enerjiden veya elektrik zerrelerinden en bedî’ varlıklar meydana getirmiştir.

«Vücud bulandan daha bedî’ ve daha mükemmelini (meydana getir­mek) imkân dahilinde değildir. » (Bu sözün Muhittin Arabi’ye veya İmam Gazâlî’ye ait olduğu söylenir. Fazla bilgi için bak: el-İbrîz’e / Abdulaziz Dabbağ.) Bugün bir kaplumbağa yaratılmamış olsaydı veya bir bukalemun varlık âleminde vücud bulmayıp meçhuliyette kalsaydı, biz o şekilde bir varlık düşünemezdik. Kendi muhayyilemizi ha­rekete getirip bir hayvan şekli çizdiğimiz zaman bunu ancak mevcut hay­vanların her birinden bir parça örnek alarak yapabiliyoruz.

O halde kâinatın şimdiki bedî’ hali, devamlı bir tekâmülün neticesi midir, yoksa «ol! » emrine bağlı bir oluşumun eseri midir? Bize göre, «ol! » emrine bağlı bir tekâmülün örneksiz ve benzersiz eseridir. Ancak bura­daki tekâmülden kasdımız, varlık âleminde her şeyin cins ve türünün özelliğine göre basamak basamak olgunlaşmasıdır.

İleride bu hususa daha geniş yer verilecek, kâinatın yaratılışı ve Al­lah’ın bunu en bedîʹ şekilde ve nitelikte imkân sahasına getirmesi İlmî gö­rüşlere ve buluşlara dayanılarak izah edilecektir.

(ve izâ gadâ emran feinnemâ yegûlu lehû kun feyekûn.) «O bir şeyi (yaratmayı) hük­medip yerine getirmek istedi mi, ona sadece «ol! » der, o da oluverir. »

Bu beyân, varlıkların Allahʹın zatından kopma, ayrılma birer parça ol­madığını ve esasen O’nun zatının teğayyur (başkalaşma) etmiyeceğini gösteriyor. Aksi halde «İlk illet»in bu değişmesini, değişime uğramasını illetsiz kabul etmek olur ki, bu, illiyet (kozalite) kanununa ters düşer.

Meseleyi bu açıdan inceliyecek olursak, yukarıdaki âyetin «Vahdet-i vücud (= panteizm) felsefesini temelinden yıktığını görürüz. Batılı felse­fecilere göre, Allah kâinatın bizzat kendisidir. Bunun ilimde karşılığı «panteizm»dir. İslâm felsefecileriyle tasavvufçularının bahsettiği «Vahdet-i vü­cud» felsefesi bundan bazı hususlarda ayrılır.

İşte bu görüş ve anlayışa nazaran çeşitli varlıklar, tek varlığın çeşitli görüntüleridir. Şeyh Muhyiddîn el-Arabî buna «mezâhir» der. Her varlık, bütünün bir parçası değil, bütünün kendisidir. Nitekim Alman mistiği Meister ECKHARD (1260-1327), «İnsan küçük bir tanrıdır» demiştir. Gerçek in­sandadır. Bilmek, bilenle bilinenin özce bir olmalarını gerektirir. »

Böylece onlara göre, yani panteistlere göre tanrı her bitkide ve her canlıda bütünüyle yaşamaktadır. Bütün sırların anahtarı içimizdedir; içi­mize bakarsak göremiyeceğimiz hiçbir şey kalmıyacaktır.

Hallac-ı Mansûr bunu kısmen olsun okşar mahiyette şöyle ifâdeye çalışmıştır: «Ben, Hakk’ım yani Tanrı’nın kendisiyim!» Şüphesiz ki Hallac bunu ifâde ederken büyük bir istiğrak hali içindeydi. Mânevî basamak­lardan bir-ikisine yükselip orada ilâhî füyuzatın sırrına mazhar olunca kendinden geçmiş, maddî varlığı ruhî varlığıyla birleşip o da bir nev’i ruh kesilince elinde olmayarak bu sözü söylemiştir. Bunun için Hallac’ı bu iddiasında ma’zur görenler bir hayli çoktur.

İslâm «Vahdet-i vücudçuları»na göre bu konuyu özetliyecek olur­sak: Bütün varlık vücud yönünden Allah’ın aynidir; fakat taayyün hay­siyetiyle O’nun gayridir. Gayriyet (başkalık) itibarîdir. Gerçekte hepsi de Allah’ın kendisidir. Denizde meydana gelen su kabarcıkları ve dalgalar hakikatte denizin tâ kendisidir; taayyün itibariyle suyun (denizin) gay­ridir. Serap da böyledir. Çünkü serap hakikatte su suretinde zâhir olan görüntüden başka şey değildir. Özetlediğimiz bütün bu felsefî görüşlerin «O bir şeyi (yaratmayı) hükmedip yerine getirmek istedi mi, ona sadece «ol! » der, o da oluverir. » meâlindeki âyetle reddi mümkündür. Çünkü Hâlık ile mahlûk (= Yaradan ile yaratılan) bir olamaz, yani ikisi ayni şey olamaz. Bunun gibi ibadet edenle kendisine ibâdet edilen de ayni şey olamaz. Aksi halde ibadet mânâsız, teklîfat-i İlâhiye bir nev’i maksadsız ve gayesiz birer emirden ibâret kalırdı.

Yalnız şunu ifâde edelim ki İslâmiyette meydana çıkan «Vahdet-i vü­cud» mezhebiyle Batıkların felsefe kitaplarında görülen «panteizm» fel­sefesi arasında, yukarıda da işâret ettiğimiz gibi büyük farklar mevcuttur.

Vahdet-i vücud felsefesi, diğer bir tabirle mezhebi, âyet ve hadîslere, keşif ve ilhamlara, mânevî basamaklarda yükselmeye, misal ve melekût âlemiyle irtibat kurmaya dayanır. Vahdet-i vücud mezhebinde âhiret ha­yatına yer verilir. Panteizmde ise buna yer verilmemiştir. Yine bu felse­feye göre, biz, tek varlığın sür’atle zeval bulan tezahürlerinden başka değiliz; ondan koptuk, yine O’nda fena bulacağız.

Panteizmdeki bu görüş cidden gülünçtür. Çünkü bizim cismimiz bir bakıma bâkidir. Zira onu meydana getiren karbon ve sair elemanlar baş­ka bir mevcud olmakta devam edecektir. Bu ancak bize başkası olaca­ğımızı yani istihale geçireceğimizi teʹmin eder, bizim şahsiyetimizi kur­tarır. (Bu hususta geniş bilgi için bak: Maddiyûn Mezhebinin İzmihlali. İs­mail Fennî / Orhaniye Matbaası: 1928.). Zira onlara göre: eşya vücud-i Hakk ile kaaim ve gerçekte ise ancak akıl ve hisde mevcud bir takım zâil olan suretlerden ibârettir. Vücud-u Hak’dan neş’et edip yine ona dönecektir.

Bütün bu farklarla beraber her iki görüş de «ol! » emriyle bağdaşamamakta ve ona ters düşmektedir.

(lev lâ yukellimunallâhu) «Allah bizimle konuşsa ya... » İlk illet olan, öncesi, sonrası olmayan, künh-u hakikati bilinmiyen, keyfiyet ve kemmiyet kap­samına girmiyen, zaman ve mekân dışında kalan sonsuz kudret sahibi Allah ile konuşmak ya da konuşabilmek bir takım şartlara bağlanmıştır:

a) Cismanî varlıktan sıyrılmak,

b) Ruhun faaliyetlerini bütün cepheleriyle harekete geçirmek,

c) İlâhî nuru aksettirmek için kalbi mâsivadan boşaltmak,

d) İlâhî kelâmın harfsiz, sodasız ve keyfiyetsiz tecellisine mazhar olmak; ayni zamanda kalbi buna uygun şekilde hazırlamak, yani önce meleklerin ilhamına mazhariyet peydâ ederek kalbi İlâhî kelâma hazırla­mak, sonra rü’ya yoluyla bu ortamı kuvvetlendirmek şarttır. Bütün bu şartlar ancak Allahʹın lütuf buyurup in’am ettiği peygamberlerde tecelli eder.

AHLÂKÎ YÖNÜ

Yahudîler bir taraftan Allah’a babalık isnad ederken diğer taraftan Üzeyr peygamberin Allahʹın oğlu olduğunu iddiâ etmek suretiyle; her ve­sileyle kendini Allah’ın kulu olarak tanıtmaya çalışan Hazret-i Muham­med’in (A. S. ) kadrini küçültmek, itibarını düşürmek maksadını güdüyor­lardı. Bu yanlış felsefeye göre oğul kuldan çok üstündür. Oğul varken kul ve köle veliahd olamaz.

Ayrıca Hazret-i Muhammed’i (A. S. ) zor duruma düşürmek, onu dava­sından vazgeçirmek için «Allah ne diye bizimle konuşmuyor veya O’ndan bize niçin bir âyet gelmiyor? » diyerek peygamberlik görevinin fazîlet ve şerefini hafife alıyorlardı. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm bir taraftan aslından uzaklaştırılan Tevrat’ı tashîh ediyor, bir taraftan İlâhî belgeleri gelecek çağların yükselme grafiğine göre beyân edip sıralıyor, diğer taraftan da kendi muarızlarına, hasırcılarına ilmin hakemliği altında meydan oku­yordu. Buna imân etmiyenler sadece kin ve aşırı taassupla hareket edip bilgisizlik ve şuursuzlukları sebebiyle hakikatı göremiyor, anlıyamıyorlardı. Kur’ân onlara Allah sözünü getiriyor, her belge Allah’ın diliyle konu­şuyor; her varlık bağlı bulunduğu kanun gereğince Allah’ın birliğini, kud­ret ve azametini isbat ediyordu. Ama ne yazık ki onlarda yani inanmıyanlarda bu gerçekleri anlayabilecek sağlam bir kafa, selim bir kalb yok­tu. Tek mahrum oldukları nîmet de bu idi. Bu yüzden yalan, iftira, kin ve hased havası içinde ahlâksızlığın en kötüsünü işliyor, zaman zaman bunu daha da ileri götürerek Allah ve peygamberine karşı isyânda bulun­mak suretiyle küstahlığın en kaba şeklini meydana koyuyorlardı.

Görülüyor ki insana yüksek ahlâkı aşılıyan, beşer huyunu güzelleş­tiren, ferdi insan-i kâmil yapan, Allah’a inanmak, O’nun varlığını, birli­ğini idrak edip buyruklarına kayıtsız şartsız bağlanmaktır. Bu inancı kay­beden ya da bundan mahrûm kalan fert ve aileler zamanla âhiret diye ikinci bir hayatı kabul etmedikleri, kıyâmet günü adâletin tecelli edece­ğine ihtimal vermedikleri için nefsini tatmin kavgasına tutulur ve böylece beşer için lüzumlu olan iyi vasıfları, güzel huyları kaybeder.

SOSYAL YÖNÜ

İslâm güneşinin doğup Tevhîd ufkunda yavaş yavaş yükselerek et­rafı aydınlattığı devirlerde, bu güneşin parlak ve göz alıcı ziyasından müteessir olan kötü niyet sahibi Yahudîler, Hıristiyanlar ve Mekke put­perestlerinden herbiri ayrı bir metodla bu güneşi balçıkla sıvamaya kal­kıştılar.

Yahudîler materyalizmin, ruhları öldürücü, vicdanları silik hale geti­rici kesîf havası içinde türlü yollara başvurdular:

a) Dünya milletleri arasından yalnız kendilerinin cennete girecekle­rini,

b) Yahudi dininde olanların Allahʹın güzide dostları ve seçkin yakın­ları olduklarını,

c) Hazret-i Muhammed’in (A. S. ) sözünde durmadığını Allah’dan indiğini iddia ettiği Kurʹânʹı istediği gibi değiştirebileceğini,

d) İsrâîloğullarıʹna gönderilen Üzeyr peygamberin Allah’ın oğlu ol­duğunu söylediler.

Bütün bunlar, dünya milletlerini zillet ve meskenetten kurtaracak, ilim ve medeniyetin çift kanatlı kapısını insanlığa açacak, cemiyet ve millet­leri sömürülmekten kurtaracak ölçü ve kudrette olan Kur’ân’a ve onun tebliğatçısı Hazreti Muhammed’e (A. S. ) karşı bir direnişti. Çünkü Haz­ret-i Muhammed (A. S. ) Allah’dan kendisine inen bu üstün ve o nisbette beşere yol gösterici prensipleri yaymakta, onları bir tül perde gibi beşe­rin kalbine işlemekte başarılı olursa Yahudilerin insanlığı sömürme, mil­letleri kemirme, faiz yoluyla cemiyetlerin kanını emme prensipleri alt-üst olur, başkasının sırtından geçinme ve sonra da efendilik taslama imkân ve yolları kalkardı.

Yahudilerin bu direniş ve saldırıları hâlâ durmamıştır. Dün bu iddi­aları ortaya atıp Mekke ve civarındaki putperestlerle birleşip İslâmiyeti silik hâle getirmeye çalıştıkları gibi bugün de beynelmilel komünizm ve Siyonizm felsefesini geliştirerek bir taraftan dünya milletlerinin başına anarşizmi körüklemekte, diğer taraftan komünizmle birleşen materyaliz­mi uyuşturucu bir afyon olarak eğitim ve neşriyat yoluyla yetişmekte olan nesillere yutturmakta ve böylece eğitim potasında şekillenen nesli millî tarihinden ve mânevî değerlerinden kopuk yetiştirmektedirler. Yahudi Hegel’in diyalektik felsefesi ve KarlMARX’ın materyalizm ve komünizm fel­sefesi dünya milletlerinin, özellikle İslâm âleminin baş belâsı haline geti­rilmiştir.

Böylece insan duygularını ve İçtimaî biçimleri gerektiren şeyin eko­nomik menfaatler olduğu meydana atılmış; bu açıdan töreler, ahlâk, din, felsefe, estetik, edebiyat, güzel sanatlar, siyasî kuruluşlar, hukuk, ne var­sa hepsi cemiyet bünyesinde basamak basamak meydana gelen dönü­şümün değişik safhalarında kendisini gösteren maddi menfaatler düze­ninin ifâdesinden başka bir şey olmadığı şekline sokulmaya çalışılmıştır.

Demek ki, dün Allah’a oğul isnad etmek suretiyle akideleri alt-üst eden Yahudîler, bugün başka bir metod ve felsefeyle meydana çıkmak suretiyle ayni tahribatı daha ustaca yapmaktadırlar. Hıristiyan âlemi de bu felsefenin te’siri altında kalarak Allah hakkındaki tevhîd akidesini boz­muşlar ve böylece yavaş yavaş materyalizm felsefesinin boğucu batak­lığına kendilerini sürüklemişlerdir.

Bu yüzden dünya bir tehlikeyle karşı karşıya bulunuyor. Çare bu­lunmazsa sonu insanlık için büyük bir felâket olacaktır.

İTİKADÎ YÖNÜ

Çocuk baba cinsinden meydana gelir. Babalık vasfını taşıyan her varlığın sonradan meydana gelmesi, yani onunda bir başkasının çocuğu olması gerekir. Bu zarurî bir teselsüldür ki ilk insana kadar uzayıp gi­der. Allah, mahiyeti, hakikatı bilinmeyen, öncesi ve sonu olmayan, za­man, mekân, madde, enerji gibi kayıtlarla kayıtlanmayan mutlak bir var­lıktır. Bütün bu vasıf ve kayıtlara bağlı ve bağlantılı olan insan O’nun evladı olabilir mi? Evladlık, cins, tür ve sonradan olmaklığı; Allah ise vahdaniyeti, sübutu, öncesizlik ve sonrasızlığı gerektiriyor. İlim, din, akıl ve mantık bu hususta birleşir. İlim bunu biyolojik açıdan gayr-i mümkün sayar. Din bunu küfür kabul eder. Akıl muhal görür. Mantık ise reddeder.

O halde Allah bir işi yapmak, bir şeyi icad etmek isteyince sadece ona «ol» der, o da oluverir. O’nunla yarattıkları arasındaki ilgi hâlıkıyet ve mahlûkiyettir.

Yarattıkları O’ndan kopma, O’ndan meydana gelme bir eser değil­dir ve olamaz da. Aksi halde illiyet ve ma’lûliyyet devam eder, sonu gel­mezdi. Buna ilimde «teselsül» denir. Teselsül ise muhaldir.

Eski şeriatlarda, yaratmakta ilk illet olması nedeniyle Allah hakkın­da «Baba» tâbiri kullanılırdı. Tenasül yoluyla olan babaya «küçük baba», Allah’a ise «büyük baba» demek bir çeşit âdet halini almıştı. Tevrat’da bu tâbir yer yer kullanılmıştır. Bugün bile bir hayli tahrife uğramasına rağmen «baba» tâbirine sık sık rastlanmaktadır. Dinler ve şeriatlar istis­marcı ve menfaatçi ellerde değişip özelliğini ve asliyetini kaybedince bu tâbiri «vilâdet» mânasında kullanan bilgisizler çoğalmış ve böylece «Üzeyir, Allahʹın oğludur», «Mesîh, Allahʹın oğlu, melekler de O’nun kı­zıdır» diyecek kadar ileri gidilmiştir.

Büyük müfessir Fahrüddîn er-Râzî bunun itikadî yönünü şöyle izah eder: «Varlığı vâcib olandan başka her mevcudun varlığı mümkündür. Varlığı mümkün olan herşey sonradan olmadır. Sonradan olan herşey ise, vücudu vâcib olan zatın yarattığıdır. Bu ikisi hiçbir zaman ayni şey olamaz. (Bu hususta geniş bilgi için bak: Tefsîr-i Kebîr, ilgili âyetin tefsirine).

TASAVVUFÎ YÖNÜ

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi de O’nundur. O’nun yarattığı ve mülküdür. Ruhlar ve cisimler âlemi O’nundur. Oʹnun ilim ve kudreti, irâde ve rahmeti hem bunların bâtını, hem de zâhiridir. Hepsi de Oʹnun varlığıyla var olmuş, Oʹnun fiiliyle fâil olma durumuna gelmiştir. Allah mutlak varlıktır; Oʹnsuz hiçbir şey mevcud olamaz. Taayyün eden varlık­lar Oʹnun sıfat ve esmasının tecellisidir. Gökleri ve yeri maddesiz ve müddetsiz, örneksiz ve benzersiz meydana getirmiştir. Bütün bunlar Oʹnun zâ­tının birer gölgesi, isminin ziyasıdır. Bir şeye irâdesi taalluk edince o şey vücud bulur; enerji ve nur madde olur; madde parçalanıp enerji ve nur hâlini alır.

TAHLÎLLER

S ü b h â n e: Masdar olarak mahzûf fiiliyle mensuptur. Beri kıl­mak, tenzih etmek, noksan ve mahlûkî sıfatlardan uzak tutmak anlamla­rında kullanılır.

K u n û t: İtaat etmek, baş eğmek, emre uymak, kanunlara râm ol­mak, ibâdet yollu önünde eğilmek, ubudiyette bulunmak üzere edeple ayakta durmak, namaz kılmak gibi mânalara delâlet eder.

Bedî’: Örneksiz ve benzersiz yaratıp meydana getirici, modelsiz îcad edip en uygun biçimi verici, tarifsiz ve misalsiz yapıp yakıştırıcı gibi mânalara delâlet eder. Mübdi’ de ayni mânaya gelir (1).

E m r: Çoğul şekli «umûr» olarak gelir. Kur’ân-ı kerîmde bu kelime oniki mânada kullanılmış veya oniki mânaya delâlet eder şekliyle beyân edilmiştir:

1. Din mânasında... (Tevbe Sûresi âyet: 48) de olduğu gibi.

2. Söz ve buyruk mânasında... (Mü’min Sûresi âyet: 78) de olduğu gibi

3. Azâb mânasında... (İbrahim Sûresi âyet: 22) da olduğu gibi.

4. İsâ peygamber kasdedilmiştir. (Bakara Sûresi âyet: 117) de olduğu gibi.

5. Helâk mânasında... (Hûd Sûresi âyet: 58) Hûd kavmi kasdedilerek bu âyette olduğu gibi.

6. Mekke fethi kasdedilmiştir. (Tevbe Sûresi âyet: 24) âyetinde olduğu gibi.

7. Kıyâmet mânasında... (Nahl Sûresi âyet: 1) da olduğu gibi.

8. Kazâ mânasında... (Secde Sûresi âyet: 5) de olduğu gibi.

9. Halkın durumuna delâlet eden mânalarda... (Şûrâ Sûresi âyet: 53) de olduğu gibi.

10. Nusret (yardım) mânasında... (Â’li İmran Sûresi âyet: 154) de olduğu gibi.

11. Günah mânasında... (Talâk Sûresi âyet: 9) de olduğu gibi.

12. Şe’n ve fiil mânalarında... (Hûd Sûresi âyet: 97) de olduğu gibi.

Kazâ: Fiildir. İrâde etmek, hüküm vermek, yaratmak, duyurmak, emretmek, cevap veremez hale getirmek, susturmak, takdîr etmek gibi mânalara gelir. (Tefsîr-i Kebîr: C. l, S. 617 / Matbaa-i Âmire: 1307).

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Yahudi ve Hıristiyanların Allah hakkında nasıl yanlış bir akideye sahip oldukları beyan edildikten sonra, Allah’ın evlâd edinmekten münezzeh bulunduğu, kâinatta olan ve oluşan her şeyin «ol! » emriyle sonradan vücuda geldiği bir takım ana fikirlerle ifade edil­miş, böylece «Tevhîd akidesi» bütün sadeliğiyle korunmuştur.

Aşağıdaki âyetlerle de, hakikata yanaşmayan Yahudi ve Hıristiyanla­rın çoğunun kıyâmete kadar kör bir taassup, inad ve kinle yuğrulmuş bir tutum içinde bâtılı müdafaa edeceklerine ve hiçbir zaman Hazret-i Muhammedʹin (A. S. ) ve O’nun getirmiş olduğu en son dinden memnun kalmıyacaklarına, hoşnud olmayacaklarına dikkatler çekiliyor.

Onların düşünce ve tutumu böyle de olsa, Hazret-i Muhammed (A. S. ) hak ile gönderilmiştir. O ancak üzerine gerekeni yapmakla yükümlü bu­lunuyordu. Teblîğ görevini hakkıyla yapmış, hidâyeti Allahʹın iradesine, ak­lı ve zekâyı kullanmayı beşerin idrakine terketmiştir. Bunun için âyette O’nun bütün bir insanlık için kurtuluş müjdecisi olduğu, eğri yola sapıp bâtılda ısrar edenleri bu kötü âkibetten uyarıcı bulunduğu hatırlatılıyor.