MEÂLİ:
115- Doğu da Allahʹındır, batı da... Ne yana yönelirseniz Allahʹın vechi (ilim ve kudreti, hoşnudluk ve sevâbı) oradadır. Şüphesiz ki Allah(ın ilim ve kudreti) çok geniştir ve O her şeyi bilir.
İNİŞ SEBEBİ:
Kurtubî’nin tesbîtine göre Abdullah bin Amr bin Rabiâ şöyle demiştir: Bu âyet, karanlık bir gecede Kıble’den başka bir cihete yönelip namaz kılanlar hakkında inmiştir. Böylece âyet, amellerin niyetlere göre değer aldığını, bilmiyerek başka bir tarafa yönelip namaz kılmakla niyette bir değişiklik olmıyacağını hatırlatıyor. Tirmizî’nin tahrîc ettiğine göre ise, Abdullahʹın babası şöyle anlatıyor:
«Çok karanlık bir gecede Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile birlikte bir seferde bulunuyorduk. O gece hiç birimiz kıble cihetini bilemedik. Bu sebeple de hemen hepimiz kendi bulunduğu cihete yönelip namaz kılmıştı. Sabah olunca durumu Hazret-i Peygamber’e anlattığımızda yukarıdaki âyet indi. » (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 80 / Mısır baskı: 1967-1387).
Katadeʹye göre bu âyet, Necaşî hakkında inmiştir. Şöyle ki: Kral Necaşî Habeşistan’da öldüğünde, Hazret-i Peygamber (A. S. ) Efendimiz, yurtlarından göçeden Müslümanları bağrına basan ve gıyaben kendisini tasdîk eden bu muhterem hükümdarın cenâze namazını Medine dışında kılmıştı. Bunun üzerine Ashab-ı kirâm:
- Ey Allah’ın Resûlü! Bizim kıblemizden başka bir cihete yönelip namaz kılan bir adamın cenâze namazını mı kılıyorsunuz? diye sorduklarında yukarıdaki âyet onların bu sorusuna cevap olarak iniyor.
Rivâyete göre, Necaşî ölünceye kadar Beytü’l-makdis’e yönelerek namaz kılmıştı. Anlaşılan kıblenin değiştiğinden habersiz bulunuyordu.
İbn Zeyd’in tesbîtine göre, bu âyet, Müslümanlar yüzlerini Beytü’l-makdis’den çevirip Kâʹbe-i Muazzama’ya yönelerek namaz kılmaya başladıkları zaman, Yahudilerin: «Bunları ötedenberi bulundukları kıbleden döndüren sebep nedir? » diye sorduklarında onlara cevaben inmiştir.
Bir ihtimale göre ise yukarıdaki âyet «Siz de (ey mü’minler! ) nerede bulunursanız (namazda) yüzünüzü oraya doğru çevirin. » âyetiyle nesholmuştur. (Bakara sûresi, âyet: 144).
İLMÎ YÖNÜ
«Doğu da Allahʹındır, batı da... » cümlesi zaman ve mekân mefhumlarının nisbî ve İzafî olduğunu göstermektedir. Astronomi açısından bu iki kavramı düşünecek olursak şu neticeye varırız: Astronomi bize ancak kâinatın (zaman ve mekânın) bugünkü nizamını, mekânın yüceliğini ve boşluğunu; bizim de bunun içinde cirimden ibâret olduğumuzu bildiriyor. Tabii ki bu konuda felsefecilerle matematikçilerin görüş ve tarifleri daha başkadır.
Zaman ve mekânın İzafî olduğunu gösteren bir diğer husus, gelecekten haber verme fenomenleridir. İlham, gelecekten haber verme ve bugünkü tâbirle telepatiyi dikkate alan ilim adamları diyor ki: «Bizde âniden diğer insanlarla irtibat kurmamızı sağlayan bir ajan mevcuttur. Düşüncenin intikal sür’ati aslâ ölçülememiştir. Bunun enstantane olarak (âniden)vukubulduğu görülüyor. Bu sür’atin ışık sür’atinden mi yoksa daha mı hızlı olduğunu bilmemiz gerekecektir. Gerçekten enstantane olarak yani ayni anda intikal ediliyorsa bu mesele zaman ve mekân dışına çıkabiliyor demektir. Böyle ise tamamen ruhî kuvvet karşısındayız, geleceği haber verme olayında idrakimizin zaman ve mekân dışına çıktığı besbelli. » (Fazla bilgi için bak: Yarınlara Doğru / Alexis Carrel: 75).
İlim bu konuda bize şu gerçeği da getirmiştir: Madde ancak zaman ve mekân içinde hareket edebilir. O halde cevhersiz zaman ve mekân olmıyacağı gibi zaman ve mekân dışında da madde olamaz. «Doğu da Allah’ındır, batı da... » cümlesi, maddî kayıtlardan münezzeh olan Allah’ın zaman ve mekân dışında olduğunu, yani zaman ve mekân kavramlarıyla mukayyed bulunmadığını, bu kavramların maddî birer varlık olan bizlerle kayıtlı olduğunu ifade etmektedir. Cismimiz madde âleminden bir parça olduğu için zaman ve mekân kavramlarıyla içiçe bağlantılıdır. Ruhumuz ise melekût âleminden olduğu için bu kavramların ötesindedir. Gelecekten haber verme yeteneği ruhumuzun özelliklerinden biri olmak haysiyetiyle bunun sür’atini ölçmek mümkün değildir.
Yarınlara Doğru adlı eserde bu iki kavramla ilgili ilmî izahlar yapılırken deniliyor ki: «Bizim için gerçek zaman, dünyanın dönüşü veya bir rakkasın hareketleriyle ölçülen zaman değil, organlarımızın tekâmülü ve iç çevremize bağlı olan zamandır. Herkes için zaman birimi işte buradadır. Bu olayın sür’ati her birimiz için gerçek ölçüdür. Muayyen bir proporsiyonda farklılık arzeder. Herkes kendine has bir sür’atle büyür, ihtiyarlar. Fizikî zaman değişse, dünyanın dönüş hızı artsa veya azalsa, bizim fizyolojik zamanımız değişmez. » (Yarınlara Doğru / Alexis Carrel: 85).
Organlarımızın zaman ve mekânla ilişkisi bu olunca, onun tekâmülünü, ruhî tekâmülden ayırmak gerekir. Ruhî tekâmül bu melekût âlemiyle ilgili bulunduğu için zaman ve mekân kavramlarının dışında kalır. O halde zaman ve mekân kavramları maddî varlığımızın tekâmülüyle bilinmekte ve ona nisbetle bir mâna taşımaktadırlar. Zamanın anlara bölünmesi aklımız tarafından verilen sun’ilikten başka bir şey değildir.
Nitekim kâinatın özellikleri uzay, zaman, madde, enerji ve gravitasyon gibi birkaç temel niceliğe indirilmiştir. Ancak Einstein özel izafilik nazariyesiyle madde ile enerjinin ayni olduğunu, genel izafîlik nazariyesiyle de uzay-zaman sürekliliğinin bölünmezliğini göstermiştir.
AHLÂKÎ YÖNÜ
Allah’ın her şeye hâkim olduğuna, ilim ve kudretinin bütün varlık âlemini kapsadığına, mevcut eşyanın her birinin O’nun varlığına, birliğine, ebedî ve ezelî olduğuna delâlet eden birer belge niteliğinde bulunduğuna içten inanan; doğu da Allah’ındır, batı da... Ne yana yönelirseniz Oʹnun ilmi, kudreti, rızası oradadır, gerçeğine erişen bir müʹmin, günlük hayatını böyle bir imanın yüksek ahlâk ve fazîlet prensiplerine bağlılık içinde geçirir. Onun yaşayışında tam bir sadelik, tevazu ve ruhî temizlik hâkimdir.
«Bugünün en önemli meselesi, insana Allah’ı duyurmaktır» sözü bu gerçeği terennüm etmektedir. Allahʹı bilmek ve tanımak, insana güven ve ümit verir; bu açıdan ikinci bir hayata inanmak insanı yüksek ahlâk sâhibi yapar. «Doğu da Allahʹındır, batı da... » cümlesi, varlık âleminin Allah’a ait olduğunu, yegane hükümran olarak O’nun bulunduğunu, mevcut eşya üzerinde iğreti olarak bir intikal devresi geçireceğimizi beyân etmekte ve böylece bizi maddenin esaretinden kurtarıp, mânanın geniş ve o nisbette güven ve huzur dolu havasına kavuşturmaktadır. Artık başkasının mülküne tecavüz etmek, toprak için savaşlara girişmek ve bunun için insan kanı dökmek, milletleri huzursuz etmek hiçbir zaman ideal bir yol olarak düşünülemez.
SOSYAL YÖNÜ
Fizik âleminde yerçekimi kanunu ne ise insanlar âleminde de Allah’ı bilip O’nun ilim ve kudretinin doğuyu da, batıyı da içine aldığına, diğer bir tabirle bütün varlık âlemini kapsadığına inanmak ve bu köklü inançla cemiyet bünyesinde sevgi ve saygı, adâlet ve fazîlet bağlarını kurmak da öylesine bir temel kanundur. Bu temel kanun bozulduğu gün artık ne insanlığın, ne de toplu halde bir arada yaşamanın mânası kalır.. Her şey alt üst olur, beşerin hayat nizamı kökünden yıkılır.
Bu bakımdan tek Allah’a inanmak, O’nun üstün, ayni zamanda sonsuz kudret ve azametini duymak insanları birleştirir, kaynaştırır, cemiyet yapısını en sağlam temele oturtur. Bunun aksi bir yol ve düşünce ise ayırıcı, bölücü ve bozucu olur. Çünkü gerçek imân sevgiyi, inkâr ve sapıklık ise kin ve düşmanlığı doğurur. Sevgi ise her yerde birleştirir; kin ve düşmanlık ise ayırır. İnsanları ilâhî rızaya uygun bir ölçüde birleştiren her şey sevap, onun rızası hilâfına ayıran her şey günahtır.
Doğu da Allah’ındır, batı da... O halde O’na inanan doğulu ile batılı arasında fark yoktur. Üstünlük doğulu, ya da batılı olmakta değil, Allah’a dosdoğru inanıp O’nun kudret ve azametini, ilim ve rahmetini her yerde duymak ve ona göre amel etmektedir.
Ayrıca âyet-i kerîmede, İslâm düşmanları ne kadar böylesine bir imân halesinin dışında kalıp hırçınlaşır ve ne kadar kötü düşünür ve mütecaviz davranırsa davransınlar, dosdoğru imân edenlerin, Müslüman ismini alan bahtiyarların mutlaka başarı sağlıyacağına, payidar olacağına, kıtʹalara yayılacağına, doğuda da, batıda da bir nice zaferler elde edeceğine, Kur’ân-ı Kerîm’in doğuda da batıda da okunacağına, Allah-u ekber sesinin her iki cihette de yükseleceğine işâret vardır.
FIKHÎ YÖNÜ
Başta İmam Ebu Hanîfe ve İmam Mâlik olmak üzere Süfyan-i Sevrî, İbn Mübarek, Ahmed bin Hanbel ve İshak bin Rahuye bu âyetten istidlal ederek şu hükmü çıkarmışlardır: Sisli, bulutlu bir havada veya zifirî karanlık bir gecede kıbleden başka tarafa yönelip namaz kıldıktan sonra durum anlaşılacak olursa, o namazı yeniden kılmaya lüzum yoktur. Kılınmış bulunan namaz câizdir. Ancak İmam Mâlik, «Vakit içinde iâdesi müstehabdır» demiştir.
Ayrıca gâibin cenaze namazı kılınacağını bu âyetten istidlâl edenler olmuştur. İmam-ı Şâfiî de ayni görüştedir.
Diğer bir husus da, yolculuk halinde olan bir kimse nâfile namazları binit üstünde kıbleye yönelme şartı olmaksızın kılabilir. Yani biniti hangi cihete doğru giderse gitsin o, o vaziyette nâfile namaz kılabilir. Çünkü doğu da Allah’ındır, batı da... (Tefsîr-i Kebîr - Fahrüddin el-Râzî C. 1, S. 691 / Matbaa-i Âmire: 1307)
Nitekim Saîd bin Cübeyr (R. A. ) âyet-i kerîmenin bu husus hakkında indiğini İbn Ömer (R.. A. )dan rivâyetle tesbît etmiştir. Resûlüllâh (A. S. )ın Mekkeʹden Medine’ye dönüşlerinde biniti üzerinde Medine’ye doğru yol alırken nâfile namaz kıldıkları sahîh kaynaklardan bilinmektedir.
TAHLÎLLER
(fesemme vechullâh) dan murad, O’nun rızası ve sevâbıdır. Ayrıca «Allah» lafzına izâfe eden «vech»in yorumunda âlimlerin görüşleri farklıdır. İlimde derinleşen bilginlere göre bu, «vücud = varlık»a râci’dir. «Vücud»a «vech» tâbiri verilmesi kelimede yapılan bir mecazdır.
İbn Fürûkʹa göre: Bazan sıfat anılır da ondan mevsûf kasdedilir. «Falânın ilmine baktım» cümlesinden maksad o ilmin sâhibine baktım demektir. Bunun gibi «vech» zikredilir de ondan «vücud» kasdedilir.
İbn Abbas’a (R. A. ) göre ise, «vech» Allah’tan ibârettir. Yani O’nun zatına veya kâinatı kuşatan kudret ve ilim sıfatlarına delâlet eder. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 84 / Mısır baskı: 1967-1387).
Âlûsiyʹe göre, «vech»den maksad, cihettir. Diğer bâzı tefsircilere göre «Zat» kasdediliyor bununla. (Küllü şey in hâlikün illâ vechehü)da olduğu gibi. (Tefsîr-i Rûhi’l-Meânî Li’l-Âlûsî: C. 1.. S. 365 / Beyrut baskı?).
(innallâhe vâsiun alîm) «Vâsi’»den murad, Allah kullarına dinlerinde genişlik gösteren, onları sıkmayan, güçlerinin üstünde onlara teklîfte bulunmayandır. Veya Allahʹın ilmi her şeyi içine almıştır. Ferraʹa göre, Allah’ın cömertliği, vergisi her şeyi kapsamıştır. (Tefsîr-i Kurtubî C. 2, S. 84 / Mısır baskı: 1967-1387).
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetle, ibâdetten maksadın Allah’ı bilmek ve O’nun buyruklarına uymak olduğu, Beytüʹl-makdis’e veya Kâʹbe-i muazzama’ya yönelmenin ibâdette disiplin, intizam ve birliği sağlamaya mâtuf bulunduğu; bir yerin mukaddes sayılmasının o yerde cereyan eden olaylarla ilgili olduğu belirtilmiş ve ibadetten asıl maksadın ne olduğunu anlayamayan Hıristiyan ve yahudilere uyarıcı ölçüde cevap verilmişti.
Aşağıdaki âyet-i kerîmeyle de bu iki milletle putperestlerin şaşkınlıklarının yalnız kıble ve ibadet konusu olmadığı, Allah hakkında da çok yanlış bilgilere sahip bulundukları beyan ediliyor; ayni zamanda zât-i İlâhinin her şeyden müstağni, beşerî her türlü sıfattan münezzeh olduğu; varlık âleminin ancak O yüce kudretin «ol! » emriyle vücud bulduğu vecîz bir uslûbla ifâde edilmekte ve zât-i İlâhiyi tenzîh etmek suretiyle kendi milletine en doğru ve en sağlam akideyi telkînde bulunan İbrahim Peygamberʹden bahsedilmekte ve misaller verilmektedir.