En'am Suresi 111-113. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَوْ اَنَّنَا نَزَّلْنَا اِلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلًا مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا اِلَّٓا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ وَلِتَصْغٰٓى اِلَيْهِ اَفْـِٔدَةُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُمْ مُقْتَرِفُونَ

113.

Biz onlara melekleri de indirseydik, kendileriyle ölüler de konuşsaydı ve her şeyi karşılarında (hakikatın şahidleri olarak) toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.

Diyanet İşleri

112.

İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.

113.

Bir de (şeytanlar), ahirete inanmayanların gönülleri bu yaldızlı sözlere meyletsin, onlardan hoşlansınlar ve işleyecekleri günahları işlesinler diye (bu fısıldamayı yaparlar).

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

111- Eğer onlara melekleri de indirmiş olsak, ölüler onlarla konuş­muş bulunsa, her şeyi karşılarında grup grup toplasak yine de Allah di­lemedikçe onlar imân edecek değillerdir. Ne var ki çokları (bu gerçeğe) bilgisizdirler.

112- İşte bunun gibi her peygambere insan ve cin şeytanlarını düş­man kıldık; onlar aldatmak için birbirine yaldızlı sözler fısıldarlar; Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Onları da, iftira edip durdukları şeyleri de (başbaşa) bırak.

113- Bir de âhirete inanmayanların gönüllerinin meyletmesini, hoş­lanmalarını ve elde ettikleri günahları işliyedurmalarını (devam ettirmek) için (bu yola başvururlar).

İNİŞ SEBEBİ

İbn Cüreyc diyor ki: Din ve peygamberle alay eden Kureyş Kabilesin­den birkaç kişi Peygamber (A. S. ) Efendimize gelip. «Bize ölülerimizden bazısını dirilt de senin hak peygamber olup olmadığını onlardan soralım. Bir de senin peygamberliğine tanıklık edecek melekleri bize göster veya karşımıza Allah ile Melekleri getiriver! » diyerek yersiz ve anlamsız istek­lerde bulundular. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Lübabu’t-te’vîl/Alaeddin Ali)

İLGİLİ HADÎSLER

Ebû Zer el-Gıffarî (R. A. ) diyor ki: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bana: «Cin ve insan şeytanlarından Allahʹa sığındın mı? » diye sordu. Ben de, «Ey Allahʹın Peygamberi! İnsandan da şeytan olur mu? » dedim. Buyurdu ki: «Evet, onlardan olan şeytanlar, cin şeytanından daha kötüdürler! » (Bağavî senetsiz rivâyet etmiştir - İbn Cerîr Taberî de ona isnaden nakletmiştir. Ayrıca Katade aynı rivâyeti belirtmiştir. Ayrıca Hafız Ebû Bekir b. Murdaveyh de hadîsi diğer kısmıyla nakletmiştir.)

Peygamberimiz (A. S. ) buyurdu:

«Sizden hiç kimse yok ki cinden bir yakını ona tevkil edilmiş bulun­masın. »

Bunun üzerine soruldu:

- Size de mi?..

Cevap verdi:

- Bana da tevkil edilmişti, ancak Allah ona karşı bana yardımda bu­lundu da o Müslüman oldu. O nedenle bana ancak hayır ile fısıldar. (Sahîh-i Müslim/müsafirîn: 69 - Dâremî/rikak: 25 - Ahmed: 1/385, 397, 401, 460)

İHTİYARÎ İMÂN

İnsan her ne kadar Allah ve din fikriyle, duygusuyla donatılarak yaratılmışsa da nefsi itibariyle küfür ve isyâna eğilimli bulunuyor. Bu bakım­dan insan iki karşıt duygu ve düşüncenin alanı halindedir. İkisinden biri­ni üstün kılma serbestisine sahiptir. Aile, toplum, okul ve eğitimin bunda etkisi çok büyüktür. Gelişme çağında olan çocuğun, ergenlik devresine giren gencin mânevî boşluğu, diğer bir deyimle inanç ihtiyacı hangi yol­dan giderilirse, daha çok o akıma yönelmiş olur.

İlâhî müdahale istisnâ teşkil eder. Çünkü bu yolda cârî bir sünnetul­lah ve âdetullah yoktur.

Kureyş putperestlerinden dini alaya alıp, olmadık muʹcizeler isteyen­ler; küfür akımının tesirinde şekillenmiş ve ruhlarının ihtiyacını o yoldan tatmine alışmış kişilerdi. Daha önce bazı muʹcizeler onları bu olumsuz akımın etki alanından kurtaramamıştı. Şimdi daha büyük muʹcizeler isti­yorlardı. İlâhî ilim, onların ihtiyarî imânla inanmıyacaklarını tesbit ettiği ve âdetullah gereği müdahale de etmiyeceği için Peygamber (A. S. ) Efen­dimize, o şaşkınların arzusuna uyarak muʹcize istemekten vazgeçmesi hu­susu hatırlatılıyor.

«Allah dilemedikçe onlar iman edecek değillerdir.»

Burada ilâhî meşietin ihtiyarî imânı iztirarî hale getirmeye yönelme­diği belirtiliyor. Allah dileseydi, onların kalblerini derhal inkârdan boşaltıp imân ve irfan ile doldurabilirdi. Ne var ki o takdirde aklın, irâdenin ve id­râkin ölçü ve anlamı, insan olarak yaratılmanın hikmeti kalmaz; iyi ile kö­tü, fazîlet ile rezîlet birbirinden ayırt edilemez olurdu. Bu nedenle dilememiştir. Çünkü bu yolda cârî bir âdetullah mevcut değildir. Böylece imân da, inkâr da kişinin ihtiyarına bırakılmıştır.

İNSAN VE CİN ŞEYTANLARI

«İşte bunun gibi her peygam­bere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık... »

ŞEYTAN, sözlükte ya ŞATANE - YEŞTUNU, ya da ŞÂTE YEŞÎTU fii­linden gelme bir isimdir. Birinci fiil itibariyle, muhalefet etmek, uzaklaş­mak, uzaklaştırmak, haktan uzak kalmak mânalarına gelir. İkinci fiil iti­bariyle, öfkeden yanıp tutuşmak, haset edip kin beslemek mânalarına ge­lir.

O halde şeytan ister özel, ister cins isim olarak kullanılsın bu gibi mâ­nalara delâlet etmektedir. İblis haset ve gururuna yenilerek Âdem Pey­gambere secde etmeyip böylece İlâhî emre muhalefet ettiğinden kendisi­ne Şeytan denildiği bilinmektedir. Çünkü kendisinin yalın, dumansız ateş­ten, diğer bir deyimle ışınlardan yaratılması, Âdem’in ise, süzülmüş bal­çıktan yaratılması, onu çok hatalı bir kıyaslamaya sürüklemiştir. Böylece sözlük mânasıyla, isim olarak taşıdığı mâna birleşmektedir. Bu manayla İlâhî buyruğa muhalefet eden, haktan uzaklaşan ve uzaklaştıran her in­san ve cin’e şeytan denilebilir. İlgili âyette bilhassa bu hususa delâlet ve işâret vardır. O nedenle, ilim adamları «kendini yükseklerde görüp başka­sını küçümseyen, ölçüsünü bilmeyip İlâhî sınırı aşan ve Allah’a kulluk hu­susunda büyüklük taslayıp haktan uzaklaşan inatçı, âsi her insan ve cin’e şeytan denilir» diyerek bir genellemede bulunmuşlardır. Nitekim İbn Ab­bas, Atâ’, Mücahit, el-Hasan ve Katade de bu görüşü ortaya koymuşlar­dır.

Diğer bazı ilim adamlarına göre, ŞEYTAN isminin İNS ve CİN kelime­leri üzerine atfı, başkalığı gerektirir. O halde şeytanlar ayrı, cinler de ayrı yaratıklardır. Şeytanlar, Âdem Peygambere secde etmeyen İBLİS’ten üreyip çoğalmışlardır. Cinler ise CAN KAVMİ denilen ve Âdemʹden önce yaratılan, aynı zamanda aslı ateş olan gözle görülemiyen varlıklardır. Al­lah’a imân edenleri olduğu gibi, etmiyenleri de vardır.

KİMİ de CİN ve ŞEYTAN tabirleri üzerinde durup bunları HABÎS RUHlar diye yorumlamışlardır. Onlara göre, ruhlar ikiye ayrılır: Bir kısmı dün­ya ötesinde, bir kısmı ise dünyada eyleşirler. Dünyada eyleşenler de TE­MİZ RUHLAR ve HABÎS RUHLAR olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Temiz ruhlar, iyilik ve hayrı, ibâdet ve itaati fısıldarlar ki, bunlar yeryüzünde gö­revli olan meleklerdir. İkinciler ise, şer ve kötülüğü, isyan, kin ve muhale­feti, ahlâksızlık ve başkaldırmayı fısıldarlar ki bunlar da yeryüzünde dola­şan şeytanlardır. Bu iki kısımdan her biri kendi aralarında da yaratılışları­na uygun anlamda fısıldaşırlar.

İnsanlara gelince: İçi tertemiz olup İlâhî buyruklara uyanlar, daha çok hayır ve iyilik düşünüp bu doğrultuda hem kendini, hem çevresini aydın­latanlar ve her vesileyle düşüncelerini berraklaştıranlar tertemiz melekler gibidirler. Bunun aksine bir yol tutanlar ise habîs şeytanlar gibidirler. Bu mânayla onlara, İNSAN ŞEYTANLARI denilmiştir.

Her iki türden olan şeytanlar başkalarını aldatmak, yoldan saptırmak için çok süslü ve yaldızlı sözler fısıldanırlar. Basit mantıkî oyunlara baş­vurup aldatmaya çalışırlar. Haktan yana görünüp hakkı inkâr ederler ve fırsat bulunca hakkı değiştirmekten çekinmezler.

Daha çok peygamberlere ve onların vârisleri sayılan din mürşitlerine, güçlü ilim adamlarına dil uzatır, onlara çamur atar, toplum içinde itibar­larını sarsmak için din adına dini yıkarlar. Bu tipler her devirde sahneden eksik olmazlar. Günün şartlarına göre, yol ve yöntem seçip uygularlar.

Kurʹân-ı Kerîm müʹminlerin dikkatini bu tip şeytanlara çekmekte ve gereken uyarıda bulunmaktadır.

RABBİN DİLESEYDİ BÖYLE OLMAZDI

«Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. »

Allah, hikmeti gereği insanı, meleği, cin ve şeytanı ayrı ayrı maddeler­den ve ruhlardan yaratmıştır. Her birinin yapısı, karakteri ve görevleri de­ğişiktir. İnsanda yaratılıştan Allah ve din duygusu mevcuttur. Ona imân mayası da diyebiliriz. Bunun yanıbaşında onda kötülük ve günaha meyle­decek duygu da vardır ve bu da doğuştan onda mevcuttur. Buna inkâr ve isyan mayası da diyebiliriz. Cinler de böyledir. Şeytanlar ise daha çok şer ve kötülük mayasını taşımaktadırlar. Yaratılışlarında bu maya vardır ve İblis’in Hakk’a isyanıyla, o rakipsiz duruma gelmiştir.

Görülüyor ki, bunlardan her tür kendine has kanunlarla, değişik ruh ve karakterlerle yaratılmıştır. Biri diğerine pek benzememektedir. Allah dile­seydi, bunların hepsini melekler gibi tertemiz ruhlar olarak yaratabilirdi. O zaman ayrı tür yaratmaya gerek kalmazdı. Zira sayısı belirsiz melekler her an Yüce Yaratan’a secde etmektedirler. Maksat, nurdan melek­leri yarattığı gibi, ateşten cin ve şeytanları, topraktan insanları yaratmak ve doğuştan onları bir takım öz mayalarla donatmaktır. O halde bu üç, ya da dört ayrı varlık hakkında konulan câri kanunlar vardır ki bunlar ezelle ebet arasında yoluna devam ederek değişmezler. Allah dilerse bu kanun­ları değiştirebilir, dileseydi bu dört varlığı başka türlü yaratabilirdi. Ama öyle dilememiştir. İnsanlara da, cinlere de hakkı bulmak için bir çok im­kânlar ve yetenekler verilmiştir. Ama her varlık kendisiyle ilgili bulunan hayat kanununa uymak zorundadır. Uyan mutlu olur, uymayan mutsuz olur.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle inatçı inkârcıların, istedikleri mu’cizeler gös­terildiği takdirde kesinlikle inanacaklarına, son peygambere uyacaklarına dair kendilerine göre katmerli yeminde bulundukları, ancak bu sözlerin­de samimi olmadıkları açıklandı. Böylece onların inat, inkâr, kin ve haset bataklığında akıl ve idrâklerini kaybettikleri belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Kurʹân-ı Kerîmʹin, Peygamberin risâleti hakkın­da en kuvvetli delil bulunduğu, mu’cizelerin en büyüğü olduğu hatırlatılı­yor. Bu büyük muʹcize karşısında hâlâ inkârlarında ısrar edenlerin imân etmiyeceklerine dikkatler çekiliyor.