MEÂLİ:
110 - Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önceden ne gibi bir hayr gönderirseniz Allah katında onu bulacaksınız; şüphesiz ki Allah işlediklerinizi çok iyi görüp bilir.
İLGİLİ HADÎSLER
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz eshabına sordu:
«Hanginizin, vârisine ait malı, öz malından kendisine daha sevimlidir? »
Eshab-ı kiram cevap verdi:
«Ey Allah’ın Resûlü! Bizden hiç birimizin vârisinin malı öz malından kendisine daha sevimli değildir. »
Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz:
«Hayır, hepinizin de vârisinin malı, onun öz malından kendisine daha sevimlidir. Çünkü: Senin malın ancak önden (Allah için) gönderdiğindir. Vârisin malı ise, geriye bıraktığındır. » (Buharî - Nesâî: Abdullah bin Ömer (R. A. )dan).
Müfessir Kurtubî’nin tesbîtine göre:
İkinci Halîfe Hazret-i Ömer (R. A. ), Bakiy’ kabristanına gelerek onlara şöyle seslendi:
- Ey kabir ehli! Bizim yanımızdaki haberler şunlardır: Dul kalan karılarınız evlendiler, evlerinize başkaları yerleşip oturdu, mallarınız ise vârisler arasında bölündü..
Bunun üzerine Ömer’e (R. A. ) şöyle ilhâm geliyor:
- Ey Hattabʹın oğlu! Bizim yanımızdaki haberler de şunlardır: Şüphesiz ki (Allah için) harcadığımızdan dolayı kâr sağlamışızdır. Geriye bıraktığımız mal ve servette ise zarar etmişizdir. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 73 / Mısır baskı: 1967-1387.).
Bir başka hadîste de buyuruluyor ki:
«Kul öldüğü zaman, halk geriye ne bıraktı? diye sorar. Melekler de önden ne gönderdi? derler. » (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 73 / Mısır baskı: 1967-1387).
İLMÎ YÖNÜ
Maddeyle mâna, bedenle ruh, fizikle metafizik arasında denge kurmak...
Bugün artık modern psikologlara göre de metafizik zaruridir. Çünkü insan sadece organik tekâmülün neticesi değildir. Öyle olsaydı tekerrür edecek, fakat tekâmül etmiyecekti. O halde şuursuz bir tekâmül mümkün değildir. Şuur kendini kontrol ettiği, metafiziğe yöneldiği zaman ideale doğrulmuş kuvvetler bulur. Böylece varlık âleminin mekanizmadan ibâret olmadığını anlar.
Fakat şuurun ideale doğrulmuş kuvvetlerden yardım almasının yolu nedir ve bu kuvvetlerden neleri kasdediyoruz? Önce ifâde edelim ki metafiziği olduğu gibi sadece şuurla anlamak ya da kavramak ve bu hususta imân derecesinde sağlam bir inanç elde etmek çok zordur. Çünkü insan aklının sahası sınırlıdır. Metafizik ise sınırsızdır. Bu bakımdan onun kapısını şuura açacak, gerçeklerini işleyecek, mânalarını dokuyacak ilâhî beyanlara ihtiyaç vardır. İşte bunun içindir ki dinin lüzumu belirginleşir ve ibâdetten maksadın ne olduğu meydana çıkmış olur.
O halde gerçek tekâmülün bu kuvvetin şuura el uzatmasıyla, ona doğrultusunu belli etmesiyle gerçekleşebileceğini söyliyebiliriz. Meselâ •: Allah’ın varlığına ve birliğine imân, tekâmülün anahtarıdır. O’na ibâdet bu tekâmülün hedefidir. O halde Allah’a inanmıyan kimse, ilim ve teknikte ne kadar ilerlerse ilerlesin o tekâmülün asıl anahtarını bulamamıştır. İbâdet etmiyen kimse de tekâmülü hedefine götürmemiştir. Bunun için Allah (C. C. ) imân edenlere tekâmülün hedefini sık sık hatırlatarak: «Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önceden ne gibi bir hayır gönderirseniz Allah katında onu bulacaksınız. » buyuruyor.
İslâm her vesileyle fizikle metafizik arasında dengeyi kurar ve bu açıdan beşer hayatını en uygun bir şekilde tanzîm eder.
AHLÂKÎ YÖNÜ
Yirminci asrın son yarısında feza yarışına başlıyan milletler gerek ekonomik organizasyonlarda, gerekse endüstri kuruluşlarında büyük bir enerji ve gayret sarfetmektedirler. Dışarıya, yani insanın dış dünyasına karşı kullandığı bunca enerjinin onda birini iç dünyasını, düşünce ve temayüllerini berraklaştırmaya, imân ve yüksek ahlâk ile beslemeye kullanmış olsalardı, insan nesli daha iyi günlere doğru güven içinde adım atacak, dünyayı saran materyalizm fırtınası durmaya mecbur olacaktı.
O halde tek taraflı gelişmenin kurtarıcı olmadığı artık bilinmeli ve ona göre kurtuluş çareleri aranmalıdır. Yukarıda meâlini verdiğimiz âyet-i kerîmede beşer enerjisinin iki taraflı gelişme yollarında kullanılmasına işaret edilmekte, milletler arasındaki münasebetin ancak bu ahlâk ile düzene gireceği belirtilmektedir.
Kötülüğe karşılık kötülük; kin ve hasede karşılık kin ve hased gütmek tek taraflı gelişmenin neticesidir. İslâm dini bunu en ma’kul şekilde yasaklar. Atalarımızın dediği gibi, «kan, kan ile değil su ile temizlenir. »
Tarih boyunca enerjilerinin çoğunu dışarıya karşı kullanıp iç yapısını ihmal eden ve bu seBeple diğer milletler için bir çeşit huzursuzluk kaynağı haline gelen Yahudilerin kafa ve gönüllerde şüphe fırtınaları meydana getiren, huzur ve sükûnu bozan kin ve hased dalgalarına karşı fazilet mücadelesini sağlam bir iman, yüksek bir irfanla uygulamak, iki taraflı gelişmenin şaşmaz yoludur. O halde beşer enerjisinin bir kısmını onun iç âleminin ıslâhına çevirmek için iki şeye ihtiyaç vardır: İman ve irfan. Bu ikisini mutlak saadete giden bir vasıta kabul edecek olursak, namaz, zekât ve diğer iyilikler bu vasıtanın yakıtıdır.
İşte Kur’ân-ı kerîm’de bu yakıttan bahsediliyor. Çünkü iman ve irfan aracı bu yakıtlarla çalışacak olursa insan enerjisi iki taraflı gelişmeye sarfedilmiş olur; bu, sadece kin ve haset gibi kötü vasıfları silmek ya da zararsız hale getirmekle kalmaz, ayni zamanda dünyada da, âhirette de mutlu yaşamanın sırrını öğretir.
Yahudîler bu hususta da Tevrat’ın ve sonraları Kur’ân’ın sunduğu benzeri yakıtlara iltifat etmedikleri için fazîlet ve irfan yolunu kaybedip Allahʹın gazabına çarpıldılar.
SOSYAL YÖNÜ
Namaz ruh sağlığının ve düşünce terbiyesinin; zekât ve sadaka sosyal yapının; Allah hoşnutluğuna erişebilmek için önden gönderilen hayr ve iyiliğin ve bir bakıma millî varlığın te’minatıdır. Tarihimizde yapılan bunca hayır müesseseleri, cami ve kervansaraylar, hamam ve kimsesizler yurdu, sebil ve kanallar ve bütünüyle vakıf te’sisleri, millî varlığımızı bugüne kadar devam ettiren sağlam belgeler ve çürümez temellerdir.
Buna karşılık mukaddes mefhumların, manevî değerlerin, millî hasletlerin rağbet görmediği cemiyetlerde ruhî denge bozulur, sosyal yapı temelinden sarsılır, millî varlık bir masal ve efsaneden ibaret kalır. Madde ön plâna alınır, değer ölçüleri sadece para olarak belirlenir. Şahsın yarar ve çıkarı gaye kabul edilir. İrfan dumura uğrar. Millî bünyenin temeline anarşizm iner. Durum böyle olunca bir hayat ve geçim mücadelesi başlar. Mide ve şehvet kaygusu bütün fertleri sarar; ilim, ahlâk, fazîlet, hayr ve iyilik, âhiret ve hesap manasız kelimelerden ibaret kalır.
İşte böyle olan cemiyetlerde ilim ve teknik bütün güç ve hızıyla insanlığı imhâ etme yolunda ve maksadında kullanılır. «Sen yaşama, ben yaşayayım; ben doyayım, sen acından öl! » fikri dimağlara kök salar. Yahudilerin tarih boyunca bütün zekâ ve yeteneklerini bu yolda kullanmalarının tek sebebi işte budur. Kendi millî varlıklarının devamı ve mutluluğu uğruna her şeyi mubah gören, her vasıtayı meşru’ sayan bir millet olmuştur.
Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak, İslâm devletini, iman nîmetini Müslümanlara lutfederken Yahudilerin asıl içyüzünü ve bunun sebeplerini de hatırlatıyor ve hemen sonra hoşgörülü olmayı, kin ve hasedden uzak kalmayı emrediyor. Bunun tek ilâç ve reçetesini de namaz ve zekât gibi ibadetlere bağlıyor.
TASAVVUFÎ YÖNÜ
(Şüphesiz ki Allah işlediklerinizi gereği gibi bilir. )
Varlık âleminde meydana gelen bir olay, hafızalardan silinse bile kaybolmaz. İnsanların işlediği şeyler ve kafalarından geçen düşünceler üç yerde tesbît edilir: Biri, insanın kendi dimağında ve ruhunda, buna Şuur da diyebiliriz. Diğeri, koruyucu meleklerle, iyilik ve kötülükleri yazan melekler tarafından kaydedilir. Üçüncüsü ise, Allah’ın keyfiyeti bilinmiyen Levh-i mahfuz adlı anadefterine kaydedilir. O halde beşer ruhu ve onun dimağı bir nev’i Allah’ın, olayların kaydedilmeye yarayan defteridir. İlâhî ilim ve irade varlık âleminin her zerresine nüfuz etmiştir. Atom çekirdeğinin etrafında dönen elektronlar dahil her şey O’nun ilim ve iradesiyle mutlak bir irtibat halindedir. Ruhumuzun bedenin bütün hücrelerinden haberdar olması bile buna bir misal olamaz. Çünkü ölen hücrelerden ve onların yerine gelen yeni hücrelerden ruhun haberi olmaz O bakımdan İlâhî ilmin nüfuz ve te’siri misal kabul etmez. O her şeyi gereği gibi bilendir.
Denildiği gibi herkesin amel kitabı kendi iç âlemindedir. O ne eksik, ne de fazla kaydeder. Bir bant gibi akseden sesi olduğu gibi tesbît eder.
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, kin ve hased gibi iki manevî hastalığın hakikatleri nasıl örttüğünü, bu yüzden beşerî münasebetlerde derin uçurumların meydana geldiğini; hak ve adâlet üzere olan mü’minlerin bu uçurumu kapamak için af ve müsamaha ile hareket etmelerinin lüzumunu beyan eden Cenâb-ı Hakk (C. C. ), buna ilâveten iki güzel vasfın tatbikatta feyizli örneklerini vermeleri için mü’minlere namaz ve zekât ibadetlerini yerine getirmelerini emretmiştir. Çünkü namaz ile zekât insanı hissî davranışlarda bulunmaktan, madde ile mâna arasındaki dengeyi bozmaktan alıkoyar. Beşerî münasebetlerde en sağlam köprünün kurulmasını sağlar.
Aşağıdaki âyetlerle de bâtılda ısrar eden ve aslında semâvî din olarak ayni esasta birleşen Yahudilerle Hıristiyanların, dinlerin tekâmül seyrini, aşırı taassupları yüzünden dikkate almadıkları, sadece İslâmiyete karşı değil birbirlerine karşı da hayırhah davranmadıkları, hasmane bir takım metotlara baş vurdukları ifâde ediliyor. Ve bundan sonra bütün dindarlar için hak olan müşterek tekyol gösteriliyor: Kim bütün varlığıyla kendini İlâhî buyruklara verir, tam bir teslimiyet içinde gerçek iyiliğin basamaklarında yükselirse onlar için Rabları katında büyük mükâfatlar vaʹdediliyor.
Ayrıca âyetler arasındaki münasebeti diğer bir açıdan inceliyecek olursak şu gerçek ile karşılaşırız:
Yahudilerle Hıristiyanlar Kur’ân’ın göz kamaştırıcı lâhutî füyuzatı, Hazret-i Muhammed (A. S. )ın havsalaya sığmayan yüksek başarısı ve terbiyedeki üstün ve o nisbette işlek metodu karşısında şaşırıp imân edecekleri yerde inkâra, saygı duyacakları yerde hayasızca yalan ve iftiraya başladılar. Bir taraftan İslâmʹın şan ve izzetini küçük düşürmek için her çareye baş vururken kendilerini en mes’ud bir millet olarak tanıtmaya, kurtuluşun sadece kendi dinlerine uymakta olduğunu yaldızlı cümlelerle iddiaya heveslendiler.
Ünlü Fransız düşünür ve tarih felsefecisi Gustave le bon, Hıristiyanların aşırı taassuplarını ve bu yüzden dünyayı nasıl kana boyadıklarını, medeniyete emsal kabul etmiyen ölçüde hizmet etmiş bir ümmeti yok etmek için nasıl bayağılaştıklarını ifâde ederken diyor ki:
«Barbar bir âlem, tebcil hatırası tarihe şan ve şeref veren yüksek bir medeniyeti tahribe koşuyordu. Bu kin ve gazab selinin önüne medeniyet ve İslâmiyet namına TÜRKLER çıktılar. »
İşte yükselmiş ilim ve fazîleti, şerefli bir medeniyeti yıkmaya azmeden bu zavallı ehl-i kitap topluluğu kendini Allahʹın çocukları ve O’nun en yakın dostları olarak tanıtıyor ve bu gayret içinde hakikatı gizlemeye çalışıyorlardı. Mâide suresinde buna temasla buyuruluyor ki: «Yahudi ve Hıristiyanlar, «Biz Allahʹın oğulları ve sevgilileriyiz» dediler. De ki: Öyle ise neden Allah günahlarınız sebebiyle size azâb ediyor? » (Mâide sûresi âyet: 18).
Onların bu kısır anlayış ve hased dolu tutum ve iddialarını tasvir eden Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: