MEÂLİ:
110- Sonra çeşitli işkence ve eziyete uğratılan, ardından hicret eden, sonra da Allah yolunda savaşan ve sabreden kimseler için şüphesiz ki Rabbin çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
111- O günde her can kendi nefsiyle mücâdele edip gelecek ve herkese işlediği amellerinin karşılığı -kimseler haksızlığa uğratılmadan- noksansız ödenecek.
112- Allah (size), güven içinde gönülleri huzur ile yatışmış bir kasaba halkını misâl verir: Rızıktan her yandan bol ve rahatça geliyordu. Buna rağmen onlar Allahʹın nimetlerine karşı nankörlük ettiler; Allah da o yaptıklarına karşılık onlara açlık ve korku elbisesini (giydirerek nankörlüğün acısını) tattırdı.
113- And olsun ki, içlerinden onlara bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Bu yüzden -onlar zâlimler iken- azâp kendilerini yakalayıverdi.
İNİŞ SEBEBİ
Mekkeli’lerden lyaş b. Ebî Rabiʹa (Ebû Cehlʹin ana tarafından kardeşi), Ebû Cendel b. Süheyl, Velîd b. Velîd, Seleme b. Hişâm ve Abdullah b. Esed es-Sakafî, İslâmiyeti kabul edip imân ehli arasına katılınca, azgın putperestler bunlara da türlü işkence ve eziyette bulundular. Din ve vicdan hürriyetine kelepçe vuran bu fitne ve şerden kurtulmak için hayli mal ve para da verdiler; ama gözü dönmüş müşrikleri tatmin edemediler ve Mekke’de tam cehennemî bir hayat yaşadılar. Sabredip Allah’a güvenmek ve sadece O’na dayanmaktan başka hiçbir tutamak ve destekleri yoktu.
Aylar ve yıllar birbirini bu üzücü hava içinde kovalarken Hakkʹın emri tecelli etti, Medine’ye hicret ettiler. Sonra da kendilerini savunacak, gelen şer ordusunu geri çevirecek, hatta tesirsiz kılacak bir güç oluşturdular. Allah yolunda canlarıyla, mallarıyla savaştılar.
Yukarıdaki âyetler onların bu müstesnâ durumunu tasvîr eder anlamda inmiştir. (Lübabu’t-te’vîl)
İkrime’ye göre: Âyet, Abdullah b. Ebî Sarh hakkında inmiştir. Bu adam önce İslâmʹa girip Hz. Peygamberʹe (A. S. ) kâtiplik yapmış, sonra da şeytana uyup dinden dönmüştür. Mekke fethedildiğinde, Hz. Peygamber (A. S. ) onun öldürülmesini emretmişse de Hz. Osman (R. A. ) onun adına aman dilemiş ve rahmet Peygamberi de ona aman vermiştir. Bu hoşgörü ve nezaketten fazlasıyla duygulanan Abdullah b. Ebî Sarh, tevbe ve istiğfarda bulunarak bütün samimiyetiyle İslâm’a dönmüş ve böylece hem öldürülmekten, hem de ebedî azâptan kurtulmuştur. (Tefsîr-i Kurtubî)
İMANIN FATURASI
Saadet burcunda yükselen İslâm güneşi, gönülleri aydınlatmaya başlayınca, yıllar yılı derin uykuda ömür tüketen gafiller, silkinip uyandılar, insanlara mutlak rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammedʹin (A. S. ) etrafında toplanıp imân cevherini gönül gerdanlığının en nadide taşı olarak lâyık olduğu yere oturttular. İş bununla da kalmadı, arkasından fırtınalar koptu, mihnet günleri başladı. Saldırılar, işkenceler, alaylar ve rencide eden kahkahalar birbirini izledi. Çünkü nîmetlerin en üstünü ve en değerlisi, şüpheden uzak bir imândır. Bu bakımdan bu nîmetin faturası da o nisbette ağırdır. Kur’ân bu faturanın yüksek pahasını dört maddede özetlemektedir:
1- Türlü işkence, eziyet ve mihnetlerle karşılaşmak ve gerektiğinde mal ve canı feda etmek.
2- Allahʹın indirdiği son dine hizmet için uygun bir ülke seçip hicret etmek.
3- Sonra da imkânlar elverdiği takdirde din ve vicdan hürriyetine zincir vurmak isteyen saldırgan müşriklerle savaşmak.
4- Olaylar karşısında dayanma gücünün son kertesine kadar sabretmek..
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, imân cevheri alabildiğine değerli, faturası o nisbette yüksektir. Mükâfatı ise, rahmet ve gufrandır. Birinci mükâfat ile, kalpler İlâhî rahmeti yansıtan odak olur. İkinci mükâfat ile, kalbi ve vicdanı karartan her türlü kir ve pastan kurtulma inâyeti doğar. Böylece kalplerin üzerine ebedî saadete namzet damgası vurulur.
Şüphesiz ki bu damga, âhiret gününde her can kendi derdine ve kaygısına düştüğü, kimsenin kimseye sâhip olamadığı bir dönemde belirginleşir.
Kurʹân-ı Kerîm’de ilgili âyetle, kıyâmetin ilk safhasından bir tablo ortaya konuyor. Milyarlarca insanın dirilip kalkması; ırk, milliyet, dil, din ve aşiret farklarının kaldırılıp bütün milletlerin biraraya getirilerek toplanması, İlâhî adâletin ihtişam ve parlaklığıyla tecelli etmesi, Cehennem üzerindeki köprünün bütün heybetiyle ortaya çıkması; her kişinin kendi ameliyle başbaşa kalıp korkması ve üzülmesi, işin başlangıcı, kıyâmet sahnesinin ilk perdesidir.
İşte böyle bir günde, sözünü ettiğimiz imân sahiplerinin kalp ve ruhlarındaki rahmet boyası, en yakın arkadaşları, sağlam destekleri ve güven dostları olur. Kur’ân bu çok yakın ve ebedî dostu, Allah dostluğuyla elde etmemizi, kıyâmet günü gelmeden böyle sağlam bir desteğe kavuşmamızı öğütlemektedir.
HERKES İŞLEDİĞİNİN KARŞILIĞINI GÖRECEK
«Ve herkese işlediği amellerinin karşılığı -kimseler haksızlığa uğratılmadan- noksansız ödenecek. »
Allah mutlak anlamda adâlet ve hikmet sahibidir. Oʹnda ne bir kin, ne de zulüm eseri vardır. Öyle ki: Dünyada suç işlediği halde yüz türlü hileye başvurup kendini kanunun pençesinden kurtaranlar, o gün İlâhî adâletin şaşmaz terazisinde boylarının ölçülerini alacaklar. İşledikleri her türlü suç ve günah önlerine dökülüp dağ gibi olacak; itiraz ve i’tizar yolları bütünüyle kapanacak. Her amel noksansız tartılacak ve eksiksiz karşılık verilecek..
Unutmayalım ki, o günleri uzak görsek bile, çok yakındır. Öldükten sonra ruhlar âleminde zaman kavramı bir bakıma kalkacak, o âlemde pek kısa bir süre kaldığımızı, ikinci hayata çevrildiğimiz gün anlayacağız. Dünya hayatı ise, su gibi akmakta, temmuz güneşi dokunan kar gibi erimektedir. O bakımdan da kıyâmet de, âhiret âlemindeki hesap ve ceza safhaları da çok yakın sayılır.
MEDİNELİ’LERE VERİLEN TARİHÎ MİSAL
«Allah (size) güven içinde gönülleri huzur ile yatışmış bir kasaba halkını misal verir: Rızıktan her yandan bol ve rahatça geliyordu. Buna rağmen onlar Allahʹın nimetlerine karşı nankörlük ettiler.. »
İman ettikten sonra türlü işkence, eziyet ve tartışmalardan sonra Medine’ye hicret edenler, yerli halk tarafından coşkuyla karşılandılar; büyük ilgi ve itibar gördüler. Akabe bey’âtlerinde İslâmʹa girenlerden başka henüz İslâm’a girmeyenler hayli çoktu. Onlar da nübüvvet güneşinin aydınlığı karşısında yeni dine hemen ısındılar da Mekkeliler gibi nankörlük etmediler.
Kur’ân ilgili âyetle, Mekkeli’lerin ilk günlerini ve sonra aşırı bir inkâr, tuğyan ve nankörlük sebebiyle nasıl sıkıntı ve korkuya düştüklerini hatırlatarak Medineli’leri bir bakıma uyarıyor, bir bakıma da kutluyor.
Mekkeli’lere verilen ilâhî nîmetler:
a) Kutsal Kâbeʹnin orada inşâ edilmesi,
b) Arap Yarımadasıʹndan buraya hac ibâdeti için binlerce insanın akın edip o şehre hareket sağlaması,
c) Emin bir belde olarak kabul edildiği için ticarî kervanların sık sık uğraması,
d) Orada oturanların kutsal Kâbe hürmetine güven ve huzur içinde yaşaması ve azıklarının o sayede kolaylıkla her yandan akıp gelmesi bu cümledendir.
Bunca nîmetlerin üstünde bir de son peygamberin Mekkeʹden seçilip gönderilmesi, Allah’ın onlara çevirdiği en üstün nîmeti olarak, diğer nîmetler zincirine eklenen en büyük halka oluyordu.
Ne yazık ki, onlar bu yüce nîmete karşı nankörlük ettiler, çok âdice davranıp O’na lâyık olmadıklarını her vesileyle ortaya koydular. O yüzden Cenâb-ı Hak Mekkeli’lere dünyada iki elim azâp verdi:
a) Uzun bir kuraklık baş gösterdi. O kadar ki, çevre kabileler kutsal Kâbeʹyi unutup kendi dertleriyle meşgul olmaya başladılar. Derken Mekke’ye dört bucaktan akıp gelmekte olan nîmetler artık gelmez oldu. Açlık, susuzluk had safhaya erişti; o derecede ki, deve yününü kana karıştırıp yediler. Güneş altında yıllarca kuruyup taşlaşan deri parçalarını öğütüp açlıklarını gidermeğe çalıştılar.
b) Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin ve arkadaşlarının Medine’ye hicretleri gerçekleşince, Mekkeliʹleri derin bir endişe, açık bir korku sardı. Yıllar yılı işledikleri cinayetleri, yaptıkları işkence ve zulümları hatırlayarak işin nereye vardığını ve varacağını anlamakta gecikmediler. Yakın gelecekte Hz. Muhammed’in (A. S. ) ordu kurup üzerlerine yürüyeceğine muhakkak nazarıyla baktılar; baktıkça da yürekleri yerlerinden oynuyor, ne yapacaklarını, nasıl tedbir alacaklarını dahi hemen düşünemiyorlardı. İşte böylece Mekkeli müşrikler gece-gündüz işledikleri zulümleri hatırladıkça rahatları, huzurları ve uykuları kaçıyordu.
Her şeye rağmen o rahmet peygamberi Hz. Muhammed (A. S. ), Mekke’nin boynu bükük çocuklarına ve annelerine acıyarak, onlara imkânları elverdiği ölçüde yiyecek maddeleri gönderdi. Oysa onlar, O büyük peygamberi öz yurdundan ayrılmaya mecbur etmişlerdi..
Böylece Mekkeli’ler bunca nîmeti, ardı-arkası kesilmeyen zulüm ve işkenceyle karıştırıp İlâhî sünnete ters düşmüşler, o yüzden de azgınlıkları son kertesine gelince, İlâhî azap yine en hafif yönüyle onları yakalayıvermişti.
Bu âyetleri okuyan Medineli’ler, Allah’ın neyi hatırlatmak istediğini ve onlardan neler beklediğini anlamakta gecikmediler. O bakımdan da Resûlüllah’a (A. S. ) dört elle sarıldılar, muhacirleri kardeş edindiler ve mallarıyla, canlarıyla kendilerini Allah yoluna adadılar..
Allah hepsinden razı olsun..
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, her şeylerini Allah yoluna adayıp hicret eden mü’minlerin kadri yüceltildi. Nankör Mekkeliʹlerin İlâhî nîmetlere karşı kayıtsız ve ilgisiz kalmaları kınanarak, o yüzden kendilerine iki ayrı azâbın dokunduğu konu edildi. Sonra da Medineli’lere o kasaba halkının tutumu misal verilerek çok dikkatli olmaları istenildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹın Medineli’lere Peygamber, Kur’ân ve İslâmiyet gibi üç büyük nîmeti birden verdiği hatırlatılıyor. Sonra da bu nimetler doğrultusunda nelerin haram kılındığı açıklanıyor. Arkasından da yeminler hakkındaki hükümlere yer verilerek mü’minlerin dinî kültürleri artırılıyor.