MEÂLİ:
9- Ey Peygamber! Kâfirler ve münâfıklarla cihâda devam et; onlara karşı katı ve sert davran. Onların eyleşeceği yer Cehennemdir. Ne kötü gidiş yeridir!.
10- Allah, o inkâr edenlere Nuhʹun eşiyle Lûtʹun eşini misâl verir. İkisi de sâlih kullarımızdan iki kulun nikâhı altında idi. Öyle iken onlara hıyânet ettiler; o sebeple o iki sâlih kul, Allahʹtan inen azâptan hiçbir şeyi onlardan geri çeviremediler. Onlara: «Haydi ikiniz de, girenlerle beraber ateşe girin! » denildi.
11- Allah, imân edenlere de Firʹavnʹın karısını misâl veriyor. Hani o şöyle demişti: «Rabbim! Benim için kendi katında Cennetʹte bir ev yap ve beni hem Fir’avnʹdan, hem onun amelinden kurtar; beni bu zâlim milletten de kurtar. »
12- (Allah), İmrân kızı Meryemʹi de misâl verir; o ki, iffet ve namusunu korumuştu. Biz de ona kendi ruhumuzdan üflemiştik. O Rabbinin sözlerinin ve kitaplarının doğruluğunu bilip kabul etmiş ve umut bağlayıp itaât edenlerden olmuştu.
İLGİLİ HADÎSLER
İbn Abbas (R. A. )dan yapılan rivâyette, adı geçen şöyle haber vermiştir:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz elindeki çubukla toprak üzerine dört çizgi çizdi ve ashabına: «Bunun ne olduğunu bilir misiniz? » diye sordu. Onlar da: «Allah ve Resûlü daha iyi bilir» diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) şöyle açıklamada bulundu: «Cennetlik kadınların en üstünü, Huveylid kızı Hatice, Muhammed kızı Fatıma, İmrân kızı Meryem ve Mezahim kızı, aynı zamanda Firʹavnʹın eşi Âsiyeʹdir. » (Buharî/rikak: 4- İbn Mâce/zühd: 27)
Ebû Musa el-Eşʹârî (R. A. )den yapılan rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Erkeklerden çok kimseler kemal mertebesine erişmiştir. Kadınlardan ise, ancak Firʹavnʹın eşi Âsiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice kemal mertebesine erişmiştir. Şüphesiz ki Âişeʹnin kadınlara olan üstünlüğü, serîdin (yağ veya et suyuyla ıslatılmış ekmek kırıntıları) diğer yiyeceklere olan üstünlüğü gibidir. » (Buharî/enbiya: 32, 46, fezâil-i eshab: 30- Müslim/fezâil-i sahabe: 70- Tirmizî/et’ime: 31, Ahmed: 4/394, 409)
KÂFİRLERE KARŞI CİHÂD EMRİ
«Ey Peygamber! Kâfirler ve münafıklarla cihâda devam et; onlara karşı katı ve sert davran.. »
İslâm’ın birlik ve dirliğini bozmaya, müʹminlere sıkıntı vermeye, din kardeşliğini yıkmaya, istiklâl ve hürriyetleri çiğnemeye yönelen kâfirlere karşı, Allah’ın dinini korumak, İslâm birliğini kuvvetlendirip ayakta tutmak şarttır. Bunun için kâfir ve münafıklara karşı cihâd ilân etmek ve onları tesirsiz kılmak için günün şartlarına, imkânlarına ve mevcut ortama göre soğuk, ya da sıcak savaşı sürdürmek emrediliyor. Bunun ihmali veya benimsenmemesi, İslâmʹın bütün şubeleriyle yıkılmasına, ahlâk ve fazîletin çökmesine, birlik ve dirliğin ortadan kalkmasına göz yummak olur.
O bakımdan bu iki yıkıcı zümreye karşı sert tedbirler almak vâciptir. Çünkü küfür ve nifak ateşini ancak sert ve kararlı tutumla söndürmek mümkündür. Bunlar nezaket, hoşgörü ve müsamahadan anlamazlar; aksine büsbütün cesaretlenirler ve daha rahat faaliyette bulunma imkânı elde ederler.
Böylece Cenâb-ı Hak, kâfirleri ve münafıkları iki ateş arasına alıyor: Dünyada imân cephesinin güçlü ve kararlı cihâdı, âhirette ise cehennem azabı..
NANKÖR KADINLAR
«Allah, o inkâr edenlere Nuhʹun eşiyle Lûtʹun eşini misâl verir. İkisi de sâlih kullarımızdan iki kulun nikâhı altında idi.. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin birden fazla evliliği, Medine’ye hicretinden sonra başlar. Şüphesiz bu çok evliliğin birtakım sosyal, ekonomik, ahlâkî, dinî ve siyasî sebepleri vardır. Din farkının ortaya çıkmasıyla eşlerin birbirinden ayrılması, Medine’ye hicretle dul kadınların ekonomik sıkıntıyla yüzyüze gelmesi, ardarda sürüp giden savaşlarda erkeklerin şehîd düşmesiyle dul kadınların çoğalması ve gerek Mekke ve civarından, gerekse Medine ve çevresinden İslâmiyeti benimseyip kocasını terkederek Medine’ye gelip yerleşen kadınların sayısının gün geçtikçe artması, ister istemez çözüm bekleyen önemli olaylardan biri idi. Her konuda ümmetine en güzel şekilde misâl teşkîl eden ve örnek olan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu mü’mine kadınları sıkıntıdan kurtarmak, İslâm’a olan hizmetlerini takdîr edip ellerinden tutmak için onlarla evlenmeyi en uygun çare ve çözüm olarak gördü ve öyle yaptı. Bu sayede kimsesiz, naçar kalan birçok mü’mine kadın huzur ve güvene kavuşturulmuş oldu.
Tefsirimizin hacmi buna müsait olmadığından kanunun detayına inmedik. Ancak kısa bilgi vermek suretiyle okurlarımızı kısmen aydınlatmaya çalıştık. Biz burada 10, 11, 12. âyetlerin kadınlar hakkında verdiği değişik bilgi ve misâller üzerinde durmak istiyoruz. Önce şunu belirtelim ki, peygamberler de, onların yolunu izleyenler de birer mürşit ve mübelliğdirler. Hak’tan aldıklarını halka tebliğle görevlidirler. Diğer mürşitler ise, peygamberin teblîğ ettiği dini ve şeriâtı, günün şartlarına ve metoduna göre açıklayıp doğru yolu göstermekle yükümlüdürler. Doğru yola eriştirmek ise, ancak Allah’a aittir. Hidâyet bütünüyle O’nun kudret elindedir ve meşietine bağlıdır, dilediğine bu kapıyı açar, dilediğine kapatır. Ancak bu iki durumda da birtakım sebepler, vesileler ve ortamlara göre sünnetullah hükmünü yürütür. Peygamberler, mürşitler, dinî ahlâkçılar ve terbiyeciler sözü edilen sebep ve vesilelerin başta gelenidir.
O halde teblîğ ve eğitime rağmen Nuh Peygamber’in eşinin, ona deli ve dengesiz diyecek kadar kalpleri kararmış, basîretleri kapanmış inkârcılara destek olmasından, Lût Peygamber’in eşinin, cinsel sapıklara sinyal vermek için gece ateş yakmayı, gündüzleyin duman çıkarmayı âdet edinmesinden, dolayı kocalarını sorumlu tutmaya hakkımız yoktur. Zira bu her iki peygamber de kendine düşeni lâyıkıyla yerine getirmiş; irşâd ve teblîğde; eğitim ve öğretimde kusur etmemiştir. Mayaları bozuk olan eşlerine hidâyet güneşinin, rahmet yağmurunun bir faydası olmamıştır. Çorak toprağın ürün vermemesinde güneş ve yağmurun ne suçu olabilir?
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin iki veya üç eşine gelince, onlar ne küfre saptılar, ne kâfirlerden yana oldular, ne de ihânette bulundular. Beşerî zaafları gereği günaha sapıp Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹi biraz üzdüler, daha doğrusu ölçüsüz davrandılar. Sonra da İlâhî hidâyete mazhar bulundukları için de hemen dönüş yapıp tevbe ve istiğfarda bulundular.
KADININ ÖLÇÜSÜZ DAVRANMASINA KARŞI NE YAPILIR?
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz hayatı boyunca ne bir eşine sert davranmış, ne de onlara bir fiske vurmuştur. Hoşgörü, af, nezaket, edep, terbiye, sevgi ve saygı Onun değişmeyen şiârı idi. O, eşlerinden bir kısmının zaman zaman kadınlık halet-i ruhiyesiyle bazı ölçüsüz söz ve davranışlarını görmezlikten gelmiş; kırıcı, kişiliğini zedeleyici, kalbini rencide edici kaba ve sert bir sözden ve hareketten kesinlikle kaçınmıştır. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) aynı zamanda çok mükemmel bir aile reisi idi.
Hz. Hafsa, Hz. Âişe, Hz. Sevde ve Hz. Zeyneb’in (Allah hepsinden razı olsun) âyette işâret edilen yanlış tutumları aile otoritesini sarstığı, dedikodu ve huzursuzluğa sebep olduğu için Resûlüllâh (A. S. ) onların bu davranışını kınamak, saygılı bir düzeye getirmek maksadıyla bir ay süreyle hiçbirinin odasına ayak basmamış ve günün önemli bir kısmını Mescidʹde mü’minleri irşâd edip eğitmekle geçirmiştir.
İşte bu çok akıllıca ve nezih davranış, uslandırıcı, yönlendirici bir tedbirdir. Böylece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, sözü edilen ortam ve durumlarda yatakların, gerekirse odaların ayrılmasını tavsiye ediyor.
Unutmayalım ki, nankörlük beşer tabiatında vardır ve kadınların bu tabiatı daha açık ve belirgindir. Nuh (A. S. ) ile Lût (A. S. )ın eşleri bunun tipik misâllerinden biridir.
ÂSİYE VE MERYEM
«Allah, imân edenlere de Firʹavnʹın karısını misâl veriyor... »
Tarihte gelip geçen kavim ve milletlerden, olgunluğun, sağlam imân ve köklü güzel ahlâkın doruğuna yükselen iki hanım misâl veriliyor: Firʹavn’ın eşi Âsiye ve İmrân kızı Meryem..
Birincisi, küfür ve tuğyan ortam ve şartlarının en amansız döneminde küfür kokan bir sarayda ve maddî imkânların en çarpıcı ve göz kamaştırıcı ihtişamı içinde gönlünü geçici maddeye değil, ebedî mutluluğu vaadeden Cenâb-ı Hakk’a çevirmiş bulunuyordu. Hiçbir nîmet ve devlet ona Allahʹa imândan daha câzip görünememiştir. O bakımdan bu hanım cidden kemal mertebesindedir ve büyüktür; her yönüyle ahlâk ve fazîletin timsâlidir. Aynı zamanda nefse hâkimiyetin eşsiz misâllerinden biridir. O bakımdan Kur’ân’da ona yer verilmekte, Cenâb-ı Hak onu anmakta ve ismini tarihin silinmez sahifesine nakşedip kalıcı kılmaktadır.
İkincisi, İsa Peygamber’in (A. S. ) anası Meryemʹdir ki, bu müstesna hanım, küçük yaşından beri mâbede adanmış bir kadındır. (Geniş bilgi için bak: Âl-i İmrân Sûresi: 33-37. âyetlerin tefsiri) Her yönüyle iffet ve namusun timsali; yalnız Hakk’a kul olmanın parlak örneğidir. Melek Cebrâil’in nefhasına lâyık görülen büyük veliye bir annedir. O bakımdan Cenâb-ı Hak Kur’ân’da 34 yerde onun ismini anmış ve kıyâmete kadar da anılmasına kapı açmıştır.
İşte Hakk’a selîm bir kalple erişme düzeyinde ve basîretinde olan Hz. Meryem, imân eden bütün kadınlara güzel bir örnek olarak gösteriliyor.
İLÂHÎ RUHUN MERYEMʹE ÜFLENMESİ
«(Allah), İmrân kızı Meryemʹi de misâl verir; o ki, iffet ve namusunu korumuştu. Biz de ona kendi ruhumuzdan üflemiştik.. »
Kur’ân-ı Kerîm’de «nefh» sözü, üç yerde Adem Peygamber hakkında (Bilgi için bak: Secde Sûresi: 9- Hicir Sûresi: 29- Sad Sûresi: 72. âyetlerin tefsiri.), iki yerde Meryem hakkında kullanılmaktadır. Ayrıca 12 yerde kıyâmetin kopmasını sağlayan İsrâfil (A. S. )ın Sûr’u konu edilirken; iki yerde ise İsa Peygamber’in (A. S. ) çamurdan kuş yapıp diriltmesi belirtilirken; bir yerde de Zulkarneynʹin yaptırdığı sedden söz edilirken anılmaktadır. (Bilgi için bak.: Enbiya Sûresi: 91. âyetlerin tefsiri)
Nefh: sözlükte havayı bir cisme üflemektir. Ancak kıyâmet olayında Sûr’a üflenmesinin keyfiyetini bilemiyoruz, sadece inanıyor ve Kur’ânʹı tasdîk ediyoruz.
Melek Cebrâil’in nefhasının ne demek olduğunu anlayabilmek, Onun nasıl bir ruh, bir kudret olduğunu bilmemize bağlıdır. Enbiya Sûresi 91. âyetin tefsîrinde kısaca belirttiğimiz gibi, Melek Cebrâîl nur ve ruhun birleşmesiyle vücut bulmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı en büyük ruh Odur. Onun için büyük bir enerji ve hayat kaynağıdır. Dokunduğu yerde hayat başlar. Hz. Meryem’e üflemesi, onda ayrı bir hayat var kılmaya yöneliktir. Bunun da keyfiyetini bilemiyoruz. Çünkü ruhun mahiyeti hakkında kayda değer bir bilgimiz yoktur.
Diğer bir yorum ise şöyledir:
Gerek Enbiya Sûresi 91. âyette, gerekse konumuzu oluşturan 12. âyette Cenâb-ı Hak: «Kendi ruhumuzdan ona üfledik» buyurmuştur. Hicir Sûresi 29, Sad Sûresi 72. âyetlerde ise aynı tabir ve anlatım Adem (A. S. )ın yaratılması hakkında da kullanılmıştır.
Cenâb-ı Hak, ruhları bedenlerden önce yarattığına ve sayısını dondurduğuna göre, gerek Adem Peygamberin ruhunu, gerekse İsa Peygamberin ruhunu da yaratmış bulunuyordu. İlâhî kudretin sınırsızlığı ve her şeye yettiğini göstermek için Adem ve İsa (Salât-ü selâm ikisine de olsun) hakkında biyolojik kanunun ayrı ve istisnaî yanı uygulanmış veya bu kadın bütünüyle iptâl edilmiştir. Böylece Melek Cebrâil, Adem Peygamber’in ruhunu ruhlar âleminden alıp şekillenen cisme ilka ederek ona hayat vermiştir. Öyle ki, Melek Cebrâilʹin Ademʹin şekillenmiş çamuruna dokunmasıyla onda hayvanî hayat oluşmuş ve hemen arkasından İnsanî ruh nefh edilmiştir.
Meryem’e gelince, onda biyolojik ortam zaten mevcuttu. Ancak rahmine hayvanî ruha sahip spermanın intikali söz konusu idi. Melek Cebrâil’in nefhası bu hayvanî ruha sahip canlıyı meydana getirmiştir. Sonra da İsa’ya (A. S. ) ait ruh ona ilka edilerek gebelik dönemi başlamıştır.
Erkekte oluşan sperma tekâmül göstererek vücut bulur. Şöyle ki, yenilen gıdalar hücrelere de dönüşürler ve her hücre yüklendiği proğrama göre vücut dokusunu meydana getirir. Görüldüğü gibi, topraktan çıkan gıda maddeleri vücuda girince, belli bir ameliyeden sonra bir kısmında canlılık başlamakta ve böylece bedenin hayatiyetinin devamını sağlamaktadır. Hücre ve sperma bunun açık birer misâli sayılır. Melek Cebrâîl ise, zaten büyük bir hayat ve enerji kaynağı olarak bulunuyor. O bakımdan keyfiyetini bilmediğimiz nefhası hayat neşretmektedir.
Hem, hücre ve spermadaki hayvanî hayatı, yani canlılık vasfını yine görevli meleklerin şaşmayan kanunlarla gerçekleştirdiklerinde şüphe yoktur. Her biri İlâhî kudretin tecellisinin birer harikası sayılır. Zira kâinatta küçük-büyük hiçbir olay yok ki üzerinde görevli bir melek bulunmasın. Vücut mekanizmasının düzenli, sistemli çalışması da belli kanunlarla gerçekleşiyorsa da, o kanunları uygulayan görevli melekler vardır. Meryem hakkında ise, değişik bir proğram uygulanmak suretiyle hem Allah’ın kudretinin sınırsızlığına değiniliyor, hem de insan aklına ışık tutularak ipucu veriliyor.
ÖRNEK HANIMLARIN BAZI ÖZELLİKLERİ
Konumuzu oluşturan âyetlerle, Allah’a dosdoğru imân eden iki hanımın iffet, namus, teslimiyet ve gönül yatışkanlığı misâl veriliyor. Şüphesiz gerek Âsiye’nin, gerekse Meryem’in kendine has birtakım vasıf ve özellikleri vardır. Az yukarıda da açıkladığımız üzere bu iki hanımı şöyle tasvir mümkündür:
Fir’avn’ın eşi Âsiye:
a) Geçici hayatın şatafatına kendini kaptırmamıştır.
b) Sarayın da, krallığın da arızî şeyler olduğunu unutmamış ve asıl kalıcı olan değerlere yönelmiştir.
c) Kalbini kutsal değerlere açık tutmuş, kendini maddenin ihtirasından, sarayın kalpleri katılaştıran havasından uzak bulundurmuştur.
d) Dünyadaki ihtişama arkasını dönüp Allah’a el açarak arzuladığı şeyleri şöyle dile getirmiştir: «Rabbim! Benim için kendi yanında Cennetʹte bir ev yap; beni hem Fir’avn’dan, hem de onun amelinden kurtar ve beni bu zâlim milletten de kurtar. »
İsa’nın (A. S. ) annesi Meryem:
a) Her yanıyla iffet ve namusun simgesi idi.
b) Küçük yaştan beri iyi bir dinî terbiye almış ve bu düzeyde en sağlam ellerde yetiştirilmiştir.
c) Böylece Melek Cebrailʹin nefhasına lâyık görülmüştür.
d) Cenâb-ı Hakk’ın sözlerinin ve kitabının doğruluğuna kesinlikle inanıp onları kabul etmiştir.
e) Cenâb-ı Hakk’a hep umut bağlayıp itaât ve ibâdette kusur etmemeye çalışmıştır.
Tahrîm Sûresi’ne aile hukukunun önemli bir kısmını oluşturan «boşanma» konusuyla başlandı ve örnek iki mü’mine hanımdan söz edilerek sûre noktalandı.
Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Allah’a sonsuz hamd-u senâlar; örnek bir aile hayatı süren Resûlüllah (A. S. ) Efendimiz’e salât-ü selâmlar olsun.