Mücadele Suresi 11. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللّٰهُ لَكُمْ وَاِذَا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ

11.

Ey iman edenler! Size, "Meclislerde yer açın" denildiği zaman açın ki, Allah da size genişlik versin. Size, "Kalkın", denildiği zaman da kalkın ki, Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

11- Ey imân edenler! Bulunduğunuz toplantılarda size «yer açın» denildiği zaman yer açın ki Allah da size genişlik versin. «Kalkın.. » deni­lince de kalkıverin ki Allah sizden dosdoğru imân edenlerle kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan haberlidir.

İNİŞ SEBEBİ

Muhacirin ve Ansarʹdan Bedir Savaşı’na katılanlara, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ikrâmda bulunur, şerefli meclisine geldiklerinde onlara iltifat eder ve çevresinde halka oluşturup oturan müʹminlere, bu İslâmʹa geniş şe­kilde hizmet eden iki gruba yer açmalarını arzu ederdi. Bir defasında, on­lardan birkaç kişi içeri girince yer bulamayıp ayakta kalmış ve kendilerine yer açan da olmamıştı. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz yer açıl­masını emretmiş ve ne yazık ki bu tavsiye emri müʹminlerden bir kısmına ağır gelmişti. O sebeple yukarıdaki âyet inmiştir. (Esbâb-ı Nüzûl/Nisâbûrî: 276- Lübabu’t-te’vîl: 4/240, 241)

Hücurat Sûresi’nde açıklandığı gibi, kulağı ağır işittiği için toplantıda Hz. Peygamber’e (A. S. ) yakın oturmayı tercîh eden Sâbit b. Kays (R. A. ) hakkında indiği de söylenir.

İLGİLİ HADÎSLER

Toplantı yerine sonradan gelenlerin öne geçmelerinde bir zaruret yok­sa, başkasını kaldırtıp onun yerine oturmaları doğru olmaz. Ama kendiliğinden yer açıp veya kendi yerini ikrâm ederek «buyur» diyenin ikramını kabul etmekte bir sakınca yoktur. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöy­le buyurmuştur:

«Sizden biri, bir adamı mecliste oturduğu yerden kaldırıp kendisi onun yerine oturmasın. Ama (sonradan) gelenlere yer açın ki Allah da size ge­nişlik versin. » (Müsned-i Ahmed: 2/338, 483, 523)

«Sizden biriniz cuma günü (cuma camiinde) din kardeşlerini yerinden kaldırıp onun yerine geçerek oturmasın. Ama siz şöyle deyin: «Yer açar mısınız?. » (Müsned-i Ahmed: 3/295)

«Allah kimin hakkında hayır ve iyilik dilerse, onu dinde fakîh (bilgili ve anlayışlı) kılar. » (Buharî/ilim: 10, i’tisam: 10- Müslim/imaret: 175- Tirmizî/ilim: 4- İbn Mâce/mukaddeme: 17- Daremi/mukaddeme 24, rikak: 1- Ahmed: 1/306- 2/234- 4/92)

«İlim İslâmʹın hayatı, imânın direğidir. » (Ebû’ş-Şeyh: İbn Abbas (R. A. )dan)

TOPLANTI YERLERİNDE SONRADAN GELENLERE YER AÇMAK

«Ey imân edenler! Bulunduğunuz toplantılarda size «yer açın» denildiği zaman yer açın ki Allah da size genişlik versin.. »

Kur’ân-ı Kerîm, toplantı yerlerinde İslâm’ın bir diğer adâbını açıkla­maktadır. Şöyle ki: İster cami ve mescit olsun, ister düğün-dernek yeri olsun, isterse vaaz veya konferans salonu olsun, sonradan gelenlere imkân nisbetinde yer açmak, tavsiye anlamında bir emr-i İlâhîdir ve bunun bir­çok faydaları söz konusudur:

a) İçerideki cemaat biraz sıkıştıkları veya toparlandıkları takdirde ge­lenlere yer verme imkânı varken yer açmamak, mü’minler arasında soğuk bir hava oluşmasına sebep olabilir. Aksini yapmak ise, din kardeşliğini pe­kiştirir ve aralarındaki sevgi ve saygıyı artırır.

b) Kişileri bencillikten uzak tutup toplumdan yana iyi duyguların ge­lişmesine yardımcı olur.

c) Mü’minlerin daha çok kaynaşıp birleşmesini, birleşip bütünleşme­sini sağlar. Aynı zamanda aralarında soğuk bir hava mevcutsa, onu giderir.

Yine ilgili âyette, toplantıyla alâkalı iki kuralın daha uygulanması emredilmektedir. Birincisi, toplantıyı idare eden kimse tarafından, sonra ge­lenlere oturma imkânı sağlamak için «yer açınız! » denildiğinde, oturmakta olanların bu tavsiyeye uyması, İlâhî rahmete vesile olan bir davranıştır. İkin­cisi, içeriye giren yaşlıların, ağır işitenlerin ve dıştan gelen misafirlerin konuşmayı yakından izleyebilmelerini sağlamak için yine ilgili bazı görev­liler veya kişiler tarafından bazı kimselere: «Lutfen kalkıp yerinizi gelen şahıslara veriniz» denildiğinde, onların itirazsız kalkması, sünnete uygun bir davranış olduğundan, kendilerinin Hz. Peygamber’e (A. S. ) mânen da­ha çok yaklaşmasına sebep olur. Aynı zamanda onların böyle bir isteği vakar ve onur meselesi yapmamaları gerekir. Nitekim kulağı ağır işiten Sâbit b. Kays’ın (R. A. ), Resûlüllah’a (A. S. ) daha yakın yerde oturabilmek için, oturmakta olan bir kişiye kalkıp yerini kendisine vermesini istemesi ve o yüzden aralarında bir tartışma çıkması, Resûlüllahʹı (A. S. ) üzmüş, aynı zamanda ilgili âyetin inmesine sebep olmuştur. Ancak âyet inince bir daha toplantı yerlerinde mü’minler arasında o gibi tatsızlıklar meydana gelme­miş, hepsi de bu emre ve sünnete uymayı candan benimsemiştir.

İMÂN EDEN BAHTİYARLAR VE İLİM SAHİPLERİ

«Kalkın, denilince de kalkıverin ki Allah sizden dosdoğru imân edenlerle kendileri­ne ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan haber­lidir. »

Cenâb-ı Hakk’ın övdüğü ve derecelerini yükselttiği iki sınıf insan söz konusudur:

a) Dosdoğru imân edenler,

b) Kendilerine ilim verilenler.

Şüphesiz Cenâb-ı Hakkʹın yalnız bu iki sınıfın değil, daha birçok sı­nıfların da derecelerini yükseltir. Ancak gerek gizli toplantı ve fısıldaşmalarda, gerekse toplantı yerlerine girip çıkmada ve yer almada imân ile il­min rolü çok büyüktür. Zira imân, Allah korkusunu ve murakabasını dur­madan hatırlatır; ilim de faydalı düşünmeyi ve müslümanlardan yana ya­rarlı karar almayı ilhâm eder. Yeter ki bu iki paha biçilmez nîmet kişinin kalbinde ve dimağında birleşip bütünleşsin.

Böylece ilgili âyetle, sosyal ilişkilerin düzeninde, hayatın dengesinin imân ve ilimle gerçekleşebileceğine işâret edilmekte ve mü’minlerin dik­kati bu iki ana faktöre çekilerek sağlam ölçü verilmektedir.

Bilerek, anlayarak, öğrenerek, kısacası ilme ve irfana sarılarak ken­dini sağlam imân çizgisine getirip günlük hayatını sâlih amellerle süsle­yen bahtiyar mü’minlerin dünyada da, âhirette de derecelerini Cenâb-ı Hak yükseltir. Dünyadaki dereceleri, nezih bir ömür yaşayıp çevrelerine huzur ve güven havası estirmeleri ve güzel örnek olmalarıdır. Öyle ki bu düzey­de olan mü’minin yüzünü gören bir kişi Allah’ı hatırlar da kendini toparla­yıp onun tertemiz hayatına gıpta eder. Âhiretteki dereceleri ise, Cennet’in yüksek makamları, ilâhî rıza ve iltifattır.

İlmi imân ve ahlâkla birleştirip sâlih amellerle zinetlendirerek insan­lığın hizmetine sunan âlimler ülkenin temel taşları, kültürün öncüsü, hu­zur ve güveni sağlamanın kaynağıdır. Onlara verilecek uhrevî mükafatın bir başka derecesi ise, peygamberler, sıddîkler ve şehîdlerle beraber ol­maktır.

Âyetin sonunda «Allah yaptıklarınızdan haberlidir» buyurularak, imân ile ilmin bütünlük içinde İlâhî rıza doğrultusunda değerlendirilip değerlen­dirilmediğinden Cenâb-ı Hakk’ın haberdar bulunduğuna ve ona göre karşı­lık vereceğine, kişinin niyetine göre onun imân, ilim ve ameline değer bi­çeceğine işâret vardır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Toplantı yerlerinde nasıl davranılması gerektiği konu edilerek iki önem­li âdap üzerinde duruldu ve aydınlatıcı bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Hz. Peygamber (A. S. ) ile özel toplantı yapmak is­teyenlerin, toplantıdan önce bir sadaka vermeleri emrediliyor. Sonra da ço­ğunun buna gücü yetmiyeceği dikkate alınarak hafifletici hüküm indirililiyor ve dört önemli hususu yerine getirmeleri konu ediliyor.