MEÂLİ:
106- Kalbi imân ile yatışmış olduğu halde, zorlanan kimse dışında, inandıktan sonra Allahʹı inkâr edip göğsünü küfre açanlar üzerine Allahʹtan bir gazâb vardır ve büyük bir azâp da onlar içindir.
107- Bu böyledir. Çünkü onlar dünya hayatını sevip âhirete tercîh etmişlerdir ve Allah da kâfirler topluluğunu doğru yola eriştirmez.
108- İşte bunlar, Allah’ın, kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir; gâfil olanlar da bunlardır.
109- Şüphesiz ki bunlar, evet bunlar Âhirette zarara uğrayanlardır.
İNİŞ SEBEBİ
Bu âyetler, ilk müslümanlardan Ammar b. Yâsir (R. A. ) hakkında inmiştir. Mekke’nin gözü dönmüş azgın putperestleri, Ammarʹın babası Yâsir’i, annesi Sümeyye’yi; sonra da Süheybʹi, Bilâlʹı, Habbab’ı ve Sâlim’i İslâmdan çevirmek için ağır işkencelere maruz bıraktılar. Her zaman için dinini fani hayatına tercîh eden Sümeyye’yi deveye bağlayıp feci şekilde öldürdüler. Sonra da kocası Yâsir’e bir süre işkence uygulamak suretiyle onun da fâni hayatına son verdiler. Böylece İslâmʹın din ve Allah yolunda verdiği ilk iki şehit bunlar oldular.
Ammar’a (R. A. ) gelince: Baştan tırnağına kadar imân ile dolu olan bu genç mücahit de Benî Muğîre kabilesi tarafından yakalanıp Meymun Kuyusu’na kapatıldı. Sonra da: «Ya Muhammed’in peygamberliğini ret ve inkâr edersin, ya da bu boş kuyuda aç ve susuz can vermeyi tercîh edersin! » diyerek ölümle tehdit ettiler. Şüphesiz bu durumda Ammarʹın (R. A. ) başka bir seçeneği yoktu. İstemiyerek -sırf canını kurtarmak için- Muhammed’in (A. S. ) peygamber olmadığını söyledi ve böylece putperestlerle andlaşma yaparak mutlak bir ölümden kendini kurtardı. Fakat ruhen çok perişandı. Kalbinin hiçbir zaman razı olmadığını, olamayacağını dili söylemiş bulunuyordu. Olayı duyanlar Hz. Peygamber’e (A. S. ) gelip Ammarʹın dinden çıktığını, peygamberin peygamberliğini ret ve inkâr ettiğini haber verdiklerinde, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Hayır, Ammar tepesinden tırnağına kadar imân doludur. İman onun etine ve kanına karışmıştır! » buyurarak arkadaşlarını teselli etti.
Nitekim çok geçmeden Ammar (R. A. ) ağlayarak içeri girdi ve Hz. Peygamber’le (A. S. ) aralarında şu konuşma geçti:
- Neyin var ya Ammar!
- Arkamda şer var, dedi ve olayı anlattı.
- O sözü söylerken kalbini nasıl hissediyordun?
- İmân ile yatışmış bir halde...
Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) Efendimiz duygulandı ve gözlerinin yaşını silerek şöyle buyurdu:
- Ya Ammar! Seni tekrar yakalayacak olurlarsa, yine aynı şeyleri söyle..
İşte bu sebeple yukarıdaki âyetler indirildi. (Lübabu’t-te’vîl - İbn Kesîr - Mefatihü’l-gayb - Esbâb-ı Nüzûl)
Ayrıca Mekkeʹde Âmir b. Hadremîʹnin kölesi Cebir de Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e imân edenlerden biri idi. Efendisi onu ölümle tehdit edip İslâmʹdan dönmesini sağladı. Ne var ki, onun da kalbi Ammar gibi, imânla dolup taşıyordu. Yukarıdaki âyetlerin iniş sebeplerinden birinin de bu olay olduğu rivâyet edilir.
Bir diğer rivâyet:
Yemame’de ortaya çıkan yalancı peygamber Müseyleme, Ashab-ı Kirâm’dan iki kişiyi yakalatıp karşısına aldı ve onlardan birine sordu:
- Muhammed hakkında ne dersin?
- O Allahʹın Resûlüdür.
- Ya benim hakkımda ne dersin?
- Sen de...
Müseyleme onu bir tarafa itti. Sonra diğerine sordu:
- Muhammed hakkında ne dersin?
- O, Allah’ın kulu ve resûlüdür.
- Ya benim hakkımda ne dersin?
- Dilim yok, dilsizim, diye cevap verdi.
Bunun üzerine Müseyleme onu hemen oracıkta öldürttü ve diğerini serbest bıraktı. Sözü edilen sahabi, fazlasıyla üzüldü ve kendi kendine: «Arkadaşım doğruyu söyledi, imânını korudu, o yüzden canını verdi. Ben ise, birkaç gün daha yaşayabilmek için yalan söyledim, yalancı peygamberin peygamber olduğunu kabul ettim. Yazıklar olsun bana! » diyerek iki gözü iki çeşme Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e gelip durumu arz etti. Resûlüllâh (A. S. ) ona:
- Öyle söylediğin zaman kalbin iman ile yatışmış değil miydi ve Müseyleme’nin yalancı olduğuna kalbin hükmetmiyor muydu? Diye sorunca, o da şu cevabı verdi:
- Evet, ya Resûlellah!..
Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) ona:
- Senin arkadaşın doğruyu söyledi ve o yüzden şehît edildi. Büyük ecir kazandı. Sen ise canını kurtarmak için Müseyleme’yi tasdîk ettin. Senin de bu yüzden bir günahın yoktur, buyurdu. (es-Siretü’n-Nebeviye li-bni Hişâm: 1/466)
İLGİLİ HADÎS
«Ümmetimden hatâ, unutma ve işlemeğe zorlandığı şeyden dolayı (günah ve sorumluluk) kaldırılmıştır. » (İbn Mâce/talâk: 16 - Taberânî)
FIKHÎ YÖNÜ
1- Ölümle tehdit edilip küfre zorlanan kimse -kalbi imân ile yatışmış bulunduğu halde- o yüzden diliyle küfrü gerektiren bir söz söylediği takdirde kâfir olmaz.
2- Böyle bir durumda karısı boşanmış olmaz. Aynı zamanda hakkında murted hükmü uygulanmaz. Nitekim İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve Kûfe alimlerinden bir kısmının da içtihatları bu doğrultudadır.
3- Başkasını öldürmeye zorlanan kimseye, öldürme ruhsatı yoktur. Bu durumda başına gelen belâya sabreder. Çünkü hayat hakkı her mâsûm için muhteremdir. O bakımdan kişi kendi canını kurtarmak pahasına başka bir mâsumu öldürme hakkına sahip değildir. Savaş hali bu genellemenin dışındadır. Ümmetin ilim adamlarının bu mesele hakkında icma’ları vardır.
4- Ölüm tehdidiyle zinaya zorlanan kimse, canını kurtarmak için zina ederse, Ebû Sevr ve İbnü’l-Arabî’ye göre, kendisine zina haddi gerekmez. Mâlikî mezhebinde de sahih olan budur. İmam Ebû Hanîfeʹye göre, onu zorlayan hükümdarsa, istihsanen had (zina cezası) gerekmez. Başka biri ise, had gerekir. İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’e göre, her iki durumda da had gerekmez.
5- Talâka, yani karısını boşamaya zorlanan kimse başka çare bulamaz da «eşimi üç talâkla boşadım» derse, karısı boş düşer mi? İmam Şâfiî ve arkadaşlarına göre, boş düşmez. Hz. Ömer, Hz. Ali ve İbn Abbas’a (Allah hepsinden razı olsun) göre de hüküm böyledir, yani karısı boşanmış sayılmaz. İmam Mâlik ile İmam Ahmedʹin de içtihatları bu doğrultudadır. İmam Ebû Hanîfe’ye göre, karısı boş düşer.
Tabii bu mesele hakkında müctehit imamların her birinin kendine göre dayandıkları deliller vardır ki kaynak fıkıh kitaplarında yeterince açıklanmıştır. Hacmimiz müsait olmadığından buraya nakledemedik.
DÜNYA HAYATINI TERCİH EDENLER
«Bu böyledir. Çünkü onlar dünya hayatını sevip âhirete tercîh etmişlerdir.. »
İslâm, her iki hayata birden sarılmayı ve ikisini de bayındır hale getirmeyi emreder. Birini diğeri için bırakmayı veya ihmal etmeyi uygun görmez.
Müʹmin dünya pazarında oldukça becerikli ve ilerisini gören basîretli bir tacirdir. Rabbinin buyruklarına uyarak, tavsiyelerini uygulayarak, olgun insan olmak için âhiret saadetini satın alır. Âhireti inkâr edip kendini dünya hayatına adayarak başka hiçbir amaç ve gayesi olmayan inkârcılar hakkında ise, şu altı maddelik uyarı hatırlatılıyor:
1- Âhirette Allahʹın gazabına müstahik olurlar.
2- Açtıkları çığırda yürüyen maddecilerin kazandığı günah ve vebalin bir mislini yüklenirler.
3- Allah’ın mülkünde Allahʹın verdiği nîmetle Allahʹı ve âhireti inkâr etmenin cehalet ve inat ateşini hazırlarlar.
4- Hidâyet çizgisine erişmek için dönüş yapmadıkları takdirde Allah onları doğru yola iletmez.
5- Bu yüzden hakka, gerçeğe karşı kulakları, gözleri ve kalpleri mühürlenir.
6- Aziz ömrü gaflet ve dalâlet içinde tüketmekten dolayı ebediyen üzülürler.
ALLAH KÂFİRLERİ DOĞRU YOLA ERİŞTİRMEZ
«Ve Allah da kâfirler topluluğunu doğru yola eriştirmez. »
Küfür: Hakkı, doğruyu, gerçeği inkâr edip hakikatin üzerine örtü örtüp gizlemek ve böylece doğru yolun başından uzaklaşıp bâtıla uzanan yolu tercîh etmektir.
Unutmamak gerekir ki, insanın önünde sadece iki yol vardır: Hakkʹa uzanan doğru yol ve bâtıla giden eğri yol. Birinden uzaklaşan veya sapan kimse, ister istemez diğerine girmiş olur.
Peygamber ve kitabın telkîn ettikleri imân ve irfan her vesileyle insanı doğru yolun başlangıç noktasına getirir ve Allah’a giden yolu gösterir. İlâhî sünnet, kendini bu noktaya getiren mü’min hakkında hidâyetle tecelli eder de o, doğru yolun yolcusu olur.
Mevcut yeteneklerini ve yeteneklerine destek sağlayan kitap ve peygamberi, sözü edilen noktaya gelme hususunda kullanmayan ve dinlemiyen kimse, onun aksine arkasındaki çizgiye kendini itmiş olur. Bu durumda Cenâb-ı Hak ondan yana hidâyetiyle tecelli etmez ve böylece onu doğru yola iletmez.
İNKÂRCI MADDECİLER NEDEN DOĞRU YOLU GÖRMEZLER?
Küfrün kalın ve katmerli örtüsü kalbi ve ruhu sarıp ilâhî hidâyet ışığının içeri girmesine engel olur. Böylece nefis ve şehvet, alanı bütünüyle boş bulup gemi azıya alırlar. İblîs’in de bu ortamdan yeterince yararlanması söz konusu olunca, kalpler mühürlenir, gözler hakikatı göremez, kulaklar da işitemez olur. Böylece İlâhî sünnet gereği, hakka giden yoldan uzaklaştıkça uzaklaşırlar. Kendi yeteneklerini kötüye kullanmak suretiyle hilkat kanununun dayandığı hikmete ters düşerler.
O halde insan kendi hayatını kazanmakta serbest olduğu gibi, ebediyete uzanan yolundaki engelleri kaldırıp kaldırmamakta da serbesttir. Diğer bir tabirle, gözlerini dünyaya açtığında iki yolun kavşağında kendini bulur ve bunlardan birini seçmekte serbest bırakılır. Ancak doğruyu eğriden, iyiyi kötüden ayırt edebilmesi için, yol gösterici, tehlikeye karşı uyarıcı kitap ve peygamber gönderilir. Netice olarak herkes kendisine verilen cüz’i irâdeyle hayatını düzenler ve sözü edilen yollardan birini seçer. O bakımdan işlediklerinden sorumlu tutulmuş ve mevcut yetenek ve imkânlardan, doğruyu bulmakta yeterince yararlanıp yararlanmamaktan dolayı hesaba çekileceği bildirilmiştir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, ölüm tehdidi altında kalan bir müʹminin -kalbi imân ile yatışmış bulunduğu halde- diliyle küfre delâlet eden bir söz söylemesinde bir sakınca olmadığı açıklandı. Ancak hiçbir zorlama söz konusu değilken inandıktan sonra küfre dönenlerin İlâhî gazaba çarpılacakları hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah ve Resûlüne dosdoğru imân ettikten sonra, bu yüzden işkencelere maruz kalan ve sonra da yurtlarından sürülüp çıkarılanlar için büyük ecirler hazırlandığı, her şeyden önce İlâhî rahmet ve gufrana lâyık görüldükleri konu ediliyor. Âhirette herkesin kendi amelinin karşılığını göreceği bildirilerek, Allah’ın mutlak anlamda âdil olduğuna işâret ediliyor. Sonra da nîmet içinde yüzüp giden bir kasaba halkı misal veriliyor ve nankörlüğü şükretmeğe tercîh eden ora halkının çok geçmeden açgözlülük ve korku elbisesiyle yüzyüze geldikleri, böylece ihtiraslarının daha da kabarıp kutsal değerlerden çok uzaklaştıkları hatırlatılıyor.