MEÂLİ:
104- De ki: Ey insanlar! eğer dinimden şüphe ediyorsanız, (bilin ki) Allahʹtan başka taptıklarınıza tapmam; ama ben ancak sizin canınızı alacak olan Allah’a taparım ve ben mü’minlerden olmakla emrolundum.
105- Ve H a n î f (Bâtıldan uzak, Hakkʹa bütünüyle yönelik olan Tevhit İnancı üzerine Allahʹı tasdik edici) olarak yüzünü dine doğrult ve sakın Allahʹa ortak koşanlardan olma.
106- Sana (taptığında) yarar, (tapmadığında) zarar veremiyecek, Allahʹtan başkasına ibâdet etme. Eğer (böyle) yapıp (başka şeylere taparsan) o takdirde sen (kendine) zulmedenlerden olursun.
107- Eğer Allah sana bir zarar, bir sıkıntı dokunduracak olursa, onu Oʹndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir iyilik dilerse, Oʹnun nîmet ve ihsanını reddedecek de yoktur; onu kullarından dilediğine eriştirir. O çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
İLGİLİ HADÎS
«Zamanınızın her döneminde hayır ve iyilik elde etmeye çalışın ve kendinizi Rabbınızdan esen nefis kokuya arzedin. Çünkü Allah’ın rahmetinden esen nefis kokular vardır ki, onu kullarından dilediğine estirir. » (Hafız İbn Asâkir: Enes B. Mâlik (R. A. )den)
AKLIN VE VİCDANIN HAKEMLİĞİ
«De ki: Ey insanlar! Eğer dinimden şüphe ediyorsanız... »
Gecesi de gündüzü kadar aydınlık olan İslâm dininde şüphe edenlere, Kur’ân ilgili âyetlerle bütün incelik ve nezaketiyle sesleniyor: Hz. Muhammed (A. S. ), insan eliyle yontulup şekillendirilmiş taşlara, sapık kâhinlere, haddini bilmez şâirlere uyacak kadar aklını, vicdanını, ruhunun asalet ve yüceliğini, idrâk ve irfanını kaybetmemiştir. O, varlık âlemini örneksiz, modelsiz ve benzersiz yaratıp düzene koyan; ortağı, dengi ve benzeri, öncesi ve sonrası olmayan, hep var olan, her türlü şekilden ve beşerî sıfatlardan münezzeh olan bir Allah’a inanır ve tapar. Çünkü Allah her çeşit iyiliğin, fazîlet ve hayırların kaynağı, rahmet ve inâyetin tek menbaıdır; Allah bütün sıfatlarıyla âlemlerin yegâne Rabbıdır. İşte Hz. Muhammed (A. S. ) bununla emrolunmuştur.
Kurʹân, Allah’ın varlığına, birliğine delâlet eden belgeleri sıralayıp insan aklına yeterince ışık tutup malzeme verdikten sonra, bu konuda tamamen duygusal davranıp aklını, idrâkini kullanamayan, daha doğrusu aklını nefis ve hissin emrine veren inkârcı şaşkınlara son uyarısını, cihan peygamberi Hz. Muhammed’in (A. S. ) diliyle yaparak şu bilgileri veriyor: İnsan unsuru varlık âlemindeki eşyanın en seçkini ve İlâhî sanatın şaheseridir. Kâinatta insandan daha üstün, İlâhî inâyete daha çok lâyık; Allah adına konuşup hükmetmeye daha ehil bir varlık yoktur ki insan ona tapsın. Dört büyük melek ile, Allah’a en yakın sayılan mukarrıp meleklere gelince, hiç şüphe yok ki, peygamberler onlardan çok daha üstündürler.
O halde insan ancak kendisine bunca üstünlükleri, yetenekleri ve sayısız nîmetleri veren Allah’a inanıp tapar. Ona yakışan, bundan başkası değildir.
İnsanoğlu Güneş ve Ayʹa neden tapsın? Zira bu ikisi de onun hizmetine verilmek üzere yaratılmışlardır. Yıldızlara ne diye ibâdet etsin ki, onlar onun semasını kandiller misali süslemek ve birtakım yararlar sağlamak üzere varlık alanına getirilmişlerdir. Hayvanları neden ilâh edinsin ki, hepsi de onun zevki ve neşesi, gıdası ve eğlencesi olarak vücuda getirilmişlerdir. Kendi eliyle yontup şekillendirdiği putların önünde neden eğilsin ki, onların hepsi de onun eseridir.
Onun için Cenâb-ı Hak, başta Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe, sonra da Ona inanıp uyan mü’minlere emrediyor: «De ki: Ey insanlar! eğer dinimden şüphe ediyorsanız, (bilin ki) Allahʹtan başka taptıklarınıza tapmam; ama ben ancak sizin canınızı alacak olan Allahʹa taparım ve ben, müʹminlerden olmakla emrolundum.
Ve Hanîf (bâtıldan uzak, Hakkʹa bütünüyle yönelik olan Tevhit inancı üzerine Allahʹı tasdik edici) olarak yüzünü dine doğrult ve sakın Allahʹa ortak koşanlardan olma.
Sana, (taptığında) yarar, (tapmadığında) zarar veremiyecek, Allahʹtan başkasına ibâdet etme. Eğer (böyle) yapıp (başka şeylere taparsan) o takdirde sen (kendine) zulmedenlerden olursun. »
YARAR VE ZARAR VERME, ALLAHʹIN İRADE VE TAKDİRİNE BAĞLIDIR
«Sana (taptığında) yarar, (tapmadığında) zarar veremiyecek, Allahʹtan başkasına ibâdet etme. »
Cenâb-ı Hak, her olayı bir illete ve sebebe bağlamıştır. Bu bir kanundur, diğer bir tabirle Allahʹın ezelde koyduğu sünnetidir ki -mu’cize ve keramet hariç- değişmez, yani illetsiz, sebepsiz olay meydana gelmez. Yağmurun, hastalıkların, savaşların, depremlerin, sel felâketlerinin, şiddetli kasırgaların ve benzeri olayların bağlı bulunduğu bir takım sebepler söz konusudur. Sebepler ise, başıboş kendi haline terkedilmiş değillerdir; onları yaratıp düzenleyen, belli kanunlara bağlayan ve hepsini bir bir takdîr edip irâdesine râm eden Allahʹtır. Bir olayın meydana çıkmasını murat ettiğinde, önce sebepleri oluşturur. Ayrıca meydana gelecek olayları belli bir proğrama bağlamıştır. Meydana gelen bir olayı durdurmak, ya da zararsız hale getirmek için de o ölçüdeki sebepleri harekete geçiren de O’dur. Yûnus Peygamberin kavmini doğru yola getirmeyi isteyince, sebepleri bir zincirin halkaları gibi birbiri peşine sıralamıştır. Çünkü o millette Hakk’a, doğruya ve iyiye yönelme cevheri bulunuyordu; üzerlerindeki inkâr ve inat kılıfını yırttı; hep birden yalvarıp yakardılar, duâ ve niyazda bulundular. Allah da inmekte olan azâbı kaldıracak sebepleri harekete geçirdi ve öylece onları kurtardı. Firʹavn ve yandaşlarında Hakkʹı kabul edecek cevher tamamen silik ve belirsiz hale geldiğinden, Allah onları yok etme sebeplerini harekete geçirip ortamı hazırladı.
İşte Kur’ân-ı Kerîm bu inceliği belirterek diyor ki: «Eğer Allah sana bir zarar, bir sıkıntı dokunduracak olursa, onu Oʹndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir iyilik dilerse, O’nun nîmet ve ihsanını reddedecek de yoktur; onu kullarından dilediğine eriştirir. O çok bağışlayan, çok merhamet edendir. »
Böylece âyetin seyrinden, kelime ve cümle konumundan şu sonucu çıkarmaktayız: Allah, kullarında haktan yana bir meyil ve istek görünce, rahmeti hemen harekete geçer. Kalp ve kafasını inkâr ve bâtılla küflendirip çoraklaştıranlardan yana ise, O’nun rahmeti harekete geçmez, yani bu düzeyde olan kalp ve kafalar İlâhî rahmetten yararlanma imkânlarını kaybetmiş olurlar. Her tarafı aydınlatıp ısıtan Güneşʹten yararlanmayan çorak toprak varsa veya Güneş’e karşı kesif bir perde tutup kendini karanlığa boğan bulunuyorsa, Güneş’in ne kusuru vardır? Bunun gibi, aklını, idrâkini ve vicdanını Kurʹânʹa ve İslâm’a kapalı tutanın günahı çok, Kurʹân ve İslâmʹın ise, hiçbir kusuru yoktur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle inkârcılara verilecek cevap belirlendi ve Tevhît İnancı’nı en sağlam şekilde yansıtan İbrâhim Peygamberin Hanîf dininden söz edilerek, daha çok Kitap Ehli insaf ve izʹâna davet edildi.
Aşağıdaki âyetlerle Allah tarafından gönderilen Peygamber ve indirilen kitabın bütünüyle doğru yolu gösterdikleri, aynı zamanda insan aklına ışık tutup gereken bütün malzemeyi verdikleri belirtiliyor. Sonra da aklını ve idrâkini harekete geçirip doğru yolu bulup seçenlerin kendi lehlerine, seçmeyenlerin kendi aleyhlerine bir sonuç hazırladıkları bildirilerek inkârcıların çok iyi düşünmeleri isteniliyor. Peygamberin görevinin ana çizgisi açıklanarak, Onun insanlar üzerinde bir vekil, bir bekçi olmadığı hatırlatılıyor. Arkasından çok geçmeden Allah’ın emrinin mutlaka ineceği vurgulanıyor ve o bakımdan sabırla, güvenle irşat ve teblîğ görevinin sürdürülmesi emrediliyor.