MEÂLİ:
104- Sizden hayra çağıran, iyilikle emreden, kötülükten menʹeden bir cemaat olsun! İşte kurtuluşa erişenler onlardır.
105- Kendilerine açık belgeler geldikten sonra bölünüp ayrılanlar, tartışıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azâb vardır.
106-107- Öyle bir günde ki, kimi yüzler aklaşır ışıldar, kimi yüzler kararıp solar. Yüzleri kararanlara: İnandıktan sonra inkâra mı saptınız? İnkâr ettiğinize karşılık tadın azabı! denilir. Yüzleri aklaşanlara gelince, onlar Allahʹın rahmetindedirler, orada temelli kalıcılardır.
108- İşte bunlar sana hak ile okuduğumuz Allahʹın âyetleridir. Allah âlemlere herhangi bir haksızlıkta bulunmayı dileyecek de değil.
109- Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. İşler (eninde sonunda) ancak Oʹna döndürülecektir.
İNİŞ SEBEBİ
İkrime ve Mukatil’den yapılan rivâyete göre, yukarıdaki âyetler, Yahudi bilginlerinden bir grup hakkında inmiştir. İbn Mes’ud, Ubey bin Kâ’b, Muaz bin Cebel ve Sâlim Mevlâ Huzeyfeʹye gelen birkaç Yahudi bilgini dediler ki: «Şüphesiz ki bizim dinimiz, sizin dâvet ettiğiniz dinden hayırlıdır. Bizler de sizden daha faziletli ve hayırlıyızdır. » Yukarıdaki âyetlerle Allah onlara cevap vermiş oldu.
İLGİLİ HADÎSLER
«Hayır ve iyilik, Kurʹânʹa ve sünnetime uymaktır. » (İbn Murdeveyh)
«Sizden kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle (tiksinip) gidermeğe çalışsın ki bu imânın en zayıf tarafıdır. Bunun ötesinde hardal tanesi kadar imân yoktur. » (Eshab-ı Sünen)
«Canımı kudret elinde bulunduran Allah’a andolsun ki, ya iyilikle emreder, kötülükten menʹedersiniz, ya da çok sürmez Allah kendi katından üzerinize bir azâp, bir belâ gönderir de sonra duâ edersiniz duânız kabul olunmaz. » (Tirmizî - İbn Mâce: Amir bin Ebî Amır’den)
«Doğrusu kitaplılar kendi dinlerinde 72 fırkaya ayrıldılar. Bu ümmet ise 73 fırkaya ayrılacak, biri hâriç diğerlerinin hepsi ateştedir. O da (İslâmʹın teslimiyet vadisinde gönül birliği eden) cemaattir. » (Ahmed bin Hanbel)
İSLÂM’DA İDARECİ KADRO
Buna İdarî sistem, hükümet kadrosu da diyebiliriz. İslâm kendine has bir düzendir. Gerek İdarî sistemi, gerek teşriî ve icraî organları diğerlerine benzemez. Bu bakımdan İslâmʹı daima kendi esasları ve prensipleriyle ele alıp üzerinde durmak gerekir.
Burada dikkat edilecek önemli bir husus var, «ümmet» deyimi. Bu, yeraldığı cümle ve konuya göre farklı mânalar taşırsa da aslında, millet ve cemaatin önüne düşüp onları sevk ve idâre eden yetişkin bir kadro demektir. Bunun için yukarıda, İslâm idare sistemine değinilirken «ümmet» deyimi kullanılmıştır.
Namazda cemaatin önüne geçen imam ismiyle bu kelime arasında kök ve mâna bakımından ortaklaşa bağlar vardır.
İslâm böylece, Müslüman bir ülkeyi idâre edecek kadronun hem vasıflarını, hem de görevlerini bu âyetle özetlemiş bulunuyor. O halde rasgele sıradan seviyesiz insanların ülkeyi keyfine göre idâre etmesine imkân verilmemiştir. Yani Kurʹân bunun karşısındadır. Hadîsler bunu engellemekte ve konunun önemine dikkatleri çekmektedir.
Önce İslâm devlet sistemiyle idare olunan ülkede, Allah’a kul olmanın şuuruna erişen ve bunun derin zevkini alan bir nesil yetiştirmek gerekir. Öyle ki kendini Allah’a, O’nun dinine ve insanlığın hizmetine adamış eğitici bir kadroya ihtiyaç var. O halde ilk adımda bu kadronun yetiştirilmesi şarttır. Böyle bir kadronun yetiştirdiği ilim irfan sâhibi kişilerden idâreci kadroyu seçerken ve liderleri tesbite çalışırken şu sıfatların onlarda bulunmasına dikkat etmeleri emrediliyor:
a) Lider olma yeteneğini kendinde taşımalı,
b) Din, ülke ve millet yararına olan her türlü hayra ve iyiliğe çağıracak; tutum ve davranışlarıyla bunun örneklerini sergileyebilecek bilgi, inanç ve tecrübeye sâhip olmalı,
c) Dine, örfe ve akla göre iyi kabul edilen şeyleri emretme inanç ve cesaretini taşımalı,
d) Bunların kötü ve zararlı saydığı şeyleri men’etmede bütün gücünü ortaya koymasını bilmelidir
Ayrıca Bakara sûresinde Tâlût-Câlût konusunda liderin imân ve irfanı yanında bir takım yetenekleri üzerinde durulmuş ve bu hususta şu ölçüler verilmiştir:
1. Bilgili ve tahsilli.
2. Sabırlı, azimli ve sağlam irâdeli,
3. Cesaretli ve kararlı olmalıdır.
HAYRA DÂVET
Hayra dâvet, ciddi bir eğitim ve öğretim sistemiyle; millî ve dinî kültürün yaygın hale getirilmesiyle sağlanabilir. Böylesine bir eğitim ilk adımda toplum yapısında dünya ile âhiret, beden ile ruh, kısaca madde ile mâna arasında arzulanan dengenin kurulmasına imkân sağlar.
İyilikle emir, kötülükten men’etme, çıkarılan âdil kanunlarla, bu kanunları uygulayanların âdil tutumlarıyla ve lider durumunda olan kişilerin örnek hareketleriyle, kısacası kanun yapma ve onu uygulamada âdaleti ayakta tutma basîretiyle gerçekleşebilir.
Lider kadrosu bu ölçü ve anlamda seçilir; ahlâkî sistem belirlenen esaslara göre kurulur ve fazîletli bir nesil yetiştirmek değişmiyen hedef kabul edilirse, o ülkenin kurtuluşunun yolları açılmış olur. Bu düzeye kendini getiren bir İslâm ülkesinin ömrü uzun, ikbali açık, yükselmesi süreklidir.
«İşte kurtuluşa erişenler onlardır. »
LİDER VE İDARECİ KADROYU KİMLER SEÇER?
İslâm, yukarıda da belirttiğimiz gibi, kendine has esaslar, prensipler, İdarî, teşriî ve icraî organlar getirmiştir. Onu başka sistemlere benzetmeye özenmek çok hatalı ve. sakıncalıdır. Çünkü İslâm ne aristokrat bir sınıfın egemenliğini, ne feodal bir düzeni, ne de çok partili bir sistemi kabul eder. Ülkenin işbilir, aklı eren, ileriyi gören, Allah’tan yüksek bir saygı havası içinde korkan, sorumluluk duygusunu taşıyan ve memleket meselelerinde çözüm yollarını düşünebilen yetenekteki kişilerin -ki bunlara Şura Meclisi denir- tesbit edeceği, diğer bir tabirle biat edeceği kimseler devletin başına getirilir. Devlet başkanı da İslâm’ın yine öngördüğü ölçü ve vasıflara uygun kimseleri İdarî sistemin başına getirir ve düzenini kurar. Çünkü İslâm devlet sistemine göre, hâkimiyet liderin değil ancak Allahʹındır, O’na aittir. Lider sadece Allah adına hükmeder, icrâ-i faaliyette bulunur.
AYRILIĞA DÜŞEN MİLLETLER
«Kendilerine açık belgeler geldikten sonra bölünüp ayrılanlar, tartışıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. »
Kurʹân, konumuzu oluşturan âyetlerle bilhassa peygamberlerinin vefatından sonra baş olma sevdasına kapılan ve fakat bu hususta elinde gerçek bir kıstas bulundurmayanların çoğalması ve ülkelerinde bu yüzden bölünüp hiziplere ayrılan halkın, ardı arkası kesilmiyen tartışma, sürtüşme ve vuruşmaya yönelmesi, büyük bir felâketin gelip çökmesine ortam hazırladığını haber veriyor.
İsrâiloğulları’nın Musâ Peygamberden sonraki tutumları ve uğradıkları felâketler bunun örneklerinden biridir. Kurʹân özellikle buna işâret ediyor.
Çünkü dinlerin özelliklerinden biri ve belki en önemlisi, kopup dağılan, vuruşup bozuşan ve birbirine haksızlıkta bulunan kabile ve milletleri bir olan Allah inancı odağında toplamak ve gönüllerini âhiret kavramının verdiği sorumluluk duygusuyla geliştirmektir. Nitekim kabileler halinde yaşayan, birbirini ezip talancılıkla geçinen Araplar ancak İslâmiyetin İlâhî disiplini altında toplanıp birleşebilmiş ve kısa zamanda en güçlü ve hatırı sayılır bir devlet haline gelebilmiştir.
Dinî disiplinin zaafa uğradığı ve yeniden kabile ruhunun sahneye çıktığı devirde, Hz. Ali ile Muaviye arasındaki hilâfet kavgasına yol açmış ve bu olay İslâm âlemini en az bir asır geriye itmiştir.
Kur’ân, kendilerine apaçık belgeler (İlâhî âyetler) geldikten sonra bölünüp parçalananlar üzerine nasıl bir felâketin ve azâp bulutunun çökeceğini daha önce haber vererek çağımızdaki Müslümanlara da aynı uyarıyı yapmakta, yaklaşan fırtınaya dikkatleri çekmektedir.
BÖLÜNÜP PARÇALANAN TOPLUMLARA İKİ TÜRLÜ AZÂB VARDIR
Kur’ân İlâhî anlatımın en yüksek metot ve sanatıyla bu iki türlü azâbı şu âyetle özetlemiştir: «İşte onlar için büyük bir azâb vardır. »
Dünyada gelen azâb, iç çekişmeden dolayı huzur ve güvenin kalkması, fena ahlâkın yaygınlaşması, otorite yokluğundan anarşizmin baş kaldırması ve bunların tabii sonucu olarak din ve dünya hürriyetinin elden gitmesidir. Anlayan bir millet için bundan daha büyük bir azâb düşünülemez. Mevlânâ Celâlettin (K. S. ) buna değinerek diyor ki: «İlâhî nîmete karşı nankörlük etmenin biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki türlü azâbı vardır: Dünyadaki azâbı, nîmetin elden gitmesidir. » Kur’ân buna «Azâb-ı Azîm» diyor.
Günümüzde İslâm ülkelerinin çoğunda Kurʹânʹın bu çağrısı dışına çıkıldığı ve liderlerin post kavgasına tutuştukları için dünyadaki azâbı yudum yudum tadmaktalar. Geçmişte de bu azâbı asırlarca gördüler. İlâhî hükümler, Oʹnun hayat kanunları sırası gelince hükmünü yürütür, kimsenin gözyaşına bakmaz. Âhiretteki azâbı ise, Kur’ân gönüllere neşter vururcasına işlemektedir. O kadar ki başka bir kelimeyle açıklamasını yapmaya, diğer bir yorumda bulunmaya gerek yoktur.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, her iki azâbı da insanların kendisi hazırlar. Bu bakımdan toplum ve milletler, âile ve fertler kendi tutum ve anlayışlarıyla, inanç ve davranışlarıyla ya cennetlerini, ya da cehennemlerini dünyada iken hazırlayıp kendilerini ona lâyık görürler. Çünkü «Allah âlemlere herhangi bir haksızlıkta bulunmayı dileyecek de değil. »
HÂKİMİYET ALLAH’A AİTTİR
«Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. İşler ancak O’na döndürülecektir. »
Konuyu bağlayan bu âyet, İslâm sisteminde siyasî hâkimiyetin de Allah’a ait olduğunu hatırlatıyor. İslâm ülkelerinde seçilen liderler ancak bu hâkimiyet doğrultusunda Allah adına konuşurlar.
Neden hâkimiyet Allah’a aittir? Çünkü göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi O’nundur. Her varlığı belli kanunlara bağlayıp bir ölçü koymuştur. Biz buna «Hayat Kanunu» diyoruz. O halde Allah’ın kendi mülkünde yarattığı insanların bağlı bulunduğu hayat kanunlarına göre idâre edilmesini emretmesi kadar tabii ne olabilir? Tabii bu, gönülden Allah’a inanıp Kur’ân’ı temel esas seçen İslâm ülkeleri için sözkonusudur.
Cenabı Hak insan ruhunun yüceliğiyle, yaratılışındaki üstünlüğü ile uyum sağlayan İslâm dinini bu bakımdan en son ve en mütekâmil din olarak indirmiştir. Bu, hem bölünmeyi ve sürtüşüp vuruşmayı önler, hem ruha gıda vererek vicdanları geliştirir. Hem de âhiret inancıyla insanlara büyük bir sorumluluk yükler.
Kur’ân bir başka âyetle bu hususu şöyle açıklamaktadır:
«Allah sizden imân edip iyi-yararlı işlerde bulunanları, onlardan öncekileri yeryüzünde (inkârcı sapıkların) yerine getirdiği gibi, onları da (putperest müşriklerin) yerine getireceğini, onlar için hoş görüp razı olduğu dini yine onlar için sağlam temellere oturtup yerleştireceğini ve korkularının ardından güvene çevireceğini yeminle vaʹdetmiştir. » (Nûr sûresi âyet: 55)
YORUMLAR - RİVÂYETLER
Emr-i bi’l-Maaruf:
Dinin, aklın ve sağlam örfün iyi ve yararlı gördüğü şeyleri emretmek, insanları iyiye ve doğruya çevirmek farz-ı kifayedir. Bu, milleti idâre eden Müslüman liderlerin ve ortaya koydukları teşriî ve icraî organların görevidir. Sonra da ülkede söz sahibi ilim adamlarının ve din âlimlerinin vazifesidir. Böylece belirtilen farz yerine getirilmiş olur.
İlim adamlarından bir kısmı, âyetteki (mîn) harfi teb’iz için değil cinsi beyân içindir demişlerdir. Bu takdirde bütün Müslümanların iyilikle emretmesi farzdır. Ama birinci görüş ve yorum daha uygun kabul edilmiştir. Çünkü bu kutsal görevi ancak aklı erenlerin yürütmesi söz konusudur. Herkesin genel anlamda bu konuda ortaya atılıp iyilikle emretmesi, düzensizlik doğurabilir.
Ümmet:
Din, siyaset, ideal ve benzeri nedenlerden biriyle toplanıp bir araya gelen veya getirilen, aynı zamanda çoğu kez gönül birliği içinde olan cemaat, demektir.
Rağıb’a göre: Bu bir araya gelme ihtiyarî olabileceği gibi boyun eğdirilerek de olabilir. Her iki durumda da biraraya gelip cemaat halini alan topluluğa Ümmet denilebilir.
İç güdüleriyle kendi haklarındaki hayat kanununa boyun eğerek bir araya gelip toplu halde yaşayan canlıların her türü de bu târif çerçevesinde başlıbaşına bir ümmettir.
«İnsanlar tek bir ümmet idi. » âyetinden, insanların bir zamanlar tek yol (sapıklık yolu) üzere oldukları anlatılıyor. «Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı. » âyetiyle, imân üzere onları toplayıp birleştirirdi, mânası kasdediliyor. «Biz babalarımızı bir ümmet üzere bulduk» yani bir din üzere bulduk, demektir. (Bu konuda geniş bilgi için bak: Müfredat-ı Elfaz-ı Kur’ân / Râğıb el-Esfehanî)
Konumuzu oluşturan âyette ise daha çok farklı grupları bünyesinde toplayan ve hepsini aynı inanca yönelten önder ve lider durumundaki cemaat, anlamını taşımaktadır.
Ma’ruf:
Dince, akılca ve örfçe yararlı ve gerekli kabul edilen şeyleri içine alan bir deyimdir.
Münker:
Dince, akılca ve örfçe zararlı bilinen ve kabul edilen şeyleri içine alan bir deyimdir. Diğer bir tabirle: İnsan ruhunun temizliği, yaratılışındaki azizliği ve yüceliği ile uyum halinde olan, aynı zamanda hem ruha, hem bedene yararlı bilinen şeyler ma’ruf; uyum sağlamıyan, bilakis zararlı olduğu bilinen şeyler ise münkerdir. (Bu hususta daha bazı bilgiler için bak: Bakara sûresi: 178-180-228-232. âyet)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle kurtuluşa, huzur ve mutluluğa erişmenin yolu gösterildi. Müslüman bir ülkenin nasıl idare edileceğine ışık tutuldu. Ayrılıp bölünmenin azâba yol açacağı belirtildi. Aşağıdaki âyetlerle Hazreti Muhammed’in (A. S. ) Kur’ân doğrultusunda oluşturduğu cemaatin insanlıktan yana en hayırlı ümmet olduğu, bunun da üç önemli nedeni bulunduğu açıklanıyor ve böylece bu aziz ümmetin asıl görevi belirlenmiş oluyor.