A'raf Suresi 103-126. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ فَظَلَمُوا بِهَا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ وَقَالَ مُوسٰى يَافِرْعَوْنُ اِنِّي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ حَقِيقٌ عَلٰٓى اَنْ لَا اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَرْسِلْ مَعِيَ بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ قَالَ اِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ فَأْتِ بِهَا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ قَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ يُرِيدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ قَالُوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَاَرْسِلْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ وَجَاءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُوا اِنَّ لَنَا لَاَجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ قَالُوا يَامُوسَىٰ اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْقِينَ قَالَ اَلْقُوا فَلَمَّا اَلْقَوْا سَحَرُوا اَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَٓاؤُ۫ بِسِحْرٍ عَظِيمٍ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَلْقِ عَصَاكَ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِرِينَ وَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ قَالُوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ قَالَ فِرْعَوْنُ اٰمَنْتُمْ بِهِ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْ اِنَّ هٰذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِي الْمَدِينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَا اَهْلَهَا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَعِينَ قَالُوا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ وَمَا تَنْقِمُ مِنَّا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَاءَتْنَا رَبَّنَا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ

103.

Sonra onların ardından Musa'yı, apaçık mucizelerimizle Firavun'a ve onun ileri gelen adamlarına peygamber olarak gönderdik de onları (mucizeleri) inkar ettiler. Bak, bozguncuların sonu nasıl oldu.

Diyanet İşleri

104.

Musa dedi ki: "Ey Firavun! Şüphesiz ki ben alemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim."

105.

Bana, Allah'a karşı sadece gerçeği söylemem yaraşır. Ben size Rabbinizden açık bir delil (mucize) getirdim. Artık İsrailoğullarını benimle gönder.

106.

Firavun, "Eğer açık bir delil getirdiysen haydi göster onu bakalım, şayet doğru söyleyenlerden isen" dedi.

107.

Bunun üzerine Musa, asasını yere attı. Bir de ne görsünler, apaçık bir ejderha.

108.

Elini (koynundan) çıkardı. Bir de ne görsünler o, bakanlar için, bembeyaz olmuş.

109.

Firavun'un kavminden ileri gelenler, dediler ki: "Şüphesiz bu adam usta bir sihirbazdır."

110.

"Sizi yerinizden çıkarmak istiyor." Firavun, ileri gelenlere, "Öyle ise siz ne düşünüyorsunuz?" dedi.

111.

Onlar şöyle dediler: "Musa'yı ve kardeşini (bir süre) beklet (haklarında bir işlem yapma) ve şehirlere toplayıcılar yolla."

112.

"Bütün usta sihirbazları (toplayıp) sana getirsinler."

113.

Sihirbazlar Firavun'a geldiler. "Galip gelenler biz olursak mutlaka bize bir mükafat vardır, değil mi?" dediler.

114.

Firavun, "Evet. Üstelik siz (ücretle de kalmayacaksınız) mutlaka benim en yakınlarımdan olacaksınız" dedi.

115.

(Sihirbazlar), "Ey Musa! Ya önce sen at, ya da önce atanlar biz olalım" dediler.

116.

(Musa), "Siz atın" dedi. Bunun üzerine onlar (ellerindekini) atınca insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar. Büyük bir sihir yaptılar.

117.

Biz de Musa'ya, "Elindeki değneğini at" diye vahyettik. Bir de ne görsünler o, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor.

118.

Böylece hak yerini buldu ve onların yapmış oldukları şeylerin hepsi boşa çıktı.

119.

Artık orada yenilmişler ve küçük düşmüşlerdi.

120.

Sihirbazlar ise secdeye kapandılar.

121.

"Alemlerin Rabbine iman ettik" dediler.

122.

"Musa ve Harun'un Rabbine."

123.

Firavun, "Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha!" dedi. "Şüphesiz bu halkını oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. Göreceksiniz!"

124.

"Mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da (ibret olsun diye) sizin tümünüzü elbette asacağım."

125.

Dediler ki: "Biz mutlaka Rabbimize döneceğiz."

126.

"Sen sırf, Rabbimizin ayetleri bize geldiğinde iman ettiğimiz için bize hınç duyuyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve müslüman olarak bizim canımızı al."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

103- Sonra da onların ardından Musâʹyı âyetlerimizle Fir’avnʹa ve (onun meclisinde yer alan, itibar gören) ileri gelenlerine gönderdik. Âyet­lerimize karşı haksızlıkta bulundular ama (sen) fesât çıkarıp (Hakk’a kar­şı gelenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak!

104- Musâ dedi ki: Ey Firʹavn! Şüphesiz ki ben, âlemlerin Rabbin­den (görevlendirilip gönderilen) bir peygamberim.

105- Bana yakışıp yaraşan, Allah’a karşı ancak gerçeği söylemekliğimdir. Doğrusu size Rabbinizden açık bir belge (muʹcize) ile geldim; ar­tık İsrâiloğullarıʹnı benimle beraber gönder.

106- Firʹavn ona: Bir âyet (muʹcize) ile gelmiş bulunuyorsan hemen onu getir de (ortaya koy), eğer doğrulardan isen, dedi.

107- Bunun üzerine Musâ, Asaʹsını bırakıverdi, derken ansızın o açık ortada büyükçe bir yılan oluverdi.

108- Ve elini (koynuna sokup) çıkarıverdi de o, bakanlara bembe­yaz (ışık saçan, pırıl pırıl) oluverdi.

109- Fir’avn’ın kavminden ileri gelenler, (muʹcizeyi inkâr edip), bu çok bilgili bir sihirbazdır;

110- Sizi yurdunuzdan çıkarmak ister, dediler. Bunun üzerine Fir’avn onlara: «Peki ama ne tavsiye edersiniz? » diye sordu.

111- Onlar da: «Musâ ile kardeşini alıkoy ve şehirlere toplayıcı gö­revliler gönder de,

112- Sana uzman olan bütün sihirbazları getirsinler, » diye cevap ver­diler.

113- Sihirbazlar Fir’avn’a gelip, eğer üstün gelirsek bize mükâfat var, (değil mi? ) dediler.

114- O da, evet ve hem de (bana) yakınlardan olursunuz, dedi.

115- Ey Musâ! dediler, ya sen (önce mârifetini) ortaya atıver, ya da biz (hünerimizi) atıverenlerden olalım?

116- (Musâ onlara: ) Önce siz atıverin, dedi. Bunun üzerine onlar hü­nerlerini ortaya atıverince, halkın gözlerini büyülediler ve onları hayli kor­kuttular da büyük bir sihir sergilediler.

117- Mûsâʹya, Asâʹnı bırakıver! diye vahyettik, derken Asâ onların uydurduklarını (bir bir) yutmaya başladı.

118- Böylece hak (bütün açıklığıyla) gerçekleşti; onların yapageldikleri (sihir, gözboyacılık ve elçabukluğu) boşa çıkıp hükümsüz kaldı.

119- Artık sihirbazlar orada yenilgiye uğradılar ve alçalmış, küçül­müş olarak gerisin geri döndüler.

120- 122- Ve sihirbazlar secdeye kapandılar da «Âlemlerin Rabbine, Musa ve Hârunʹun Rabbine imân ettik» dediler.

123- Fir’avn onlara: «Ben size izin vermeden ona imân mı ettiniz? Doğrusu bu, halkını çıkarmak için ülkede kurduğunuz bir hiledir; ama ya­kında (neler yapacağımı) göreceksiniz.

124- And olsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve (sonra da) hepinizi herhalde asacağım» dedi.

125- Onlar, (o takdirde) biz (can verip) Rabbimize dönücüleriz.

126- Rabbimizin âyetleri bize gelince sırf onlara inandığımız için biz­den intikam (öc) almak istiyorsun! dediler. (Ve sonra şöyle duâda bulun­dular): «Ey Rabbimiz! üzerimize sabır (ve dayanma gücünü) boşalt ve müslimler (Hakkʹa teslimiyet gösterenler) olarak canımızı al! »

MUSA PEYGAMBER VE FİR’AVN

Kur’ânʹda, son peygamber Hz. Muhammedʹe (A. S. ) inanmayıp hakkı ret ve inkâr edenleri uyarmak; inanan bahtiyarları hem müjdelemek, hem kalb yatışkanlığına eriştirmek için yaklaşık 42 yerde, küfrü bütün yönleriy­le temsîl eden Firʹavn’dan ve Hakk’a karşı tutumunun değişik safhaların­dan; 22 yerde de Musa Peygamber ve Firʹavn arasında geçen çetin mü­cadelenin çok renkli bölümlerinden söz edilir.

Bunun bir diğer önemli sebebi de, daha önce gönderilen peygamber­lere de inananların az olduğunu; çoğunun ise Hakkʹın dâvetine başkaldırıp tuğyan ettiğini hatırlatmak ve hemen her dönemde küfürle sürtüşme ve tartışma halinde olan müʹminleri teselli etmektir.

Musa Peygamber’in ise durumu peygamberler zincirinde bir farklılık arzeder: Kendisi hem Ulû’l-azm sayılan bir resûldür; hem İsrâiloğulları gi­bi dönek bir kavmi Mısır’da Fir’avn’ın zulmünden kurtarmakla görevlidir; hem de nüfuzlu olan ve insanları köle gibi kullanmaktan derin zevk alıp ilâhlık iddiasında bulunan haddini bilmez şımarık bir hükümdarı Al­lah’ın varlığını ve birliğini tasdike çağırmakla gönderilmiştir. O bakımdan teblîğ, irşat ve aralıksız mücadele safhaları Mısır’dan Sina Çölüne, ora­dan Filistin ve çevresine kadar uzamıştır. Aynı zamanda İlâhî ahkâmı için­de taşıyan Tevratʹın hükümlerini İsrâiloğullarıʹnın hayatına çevirip onları İlâhî düzene kavuşturmanın bütün zorluklarını yüklenmiş bulunuyordu. Böylece İsrâiloğulları’nın tutuculuğunu, maddeye bağlılığını, Mısır’da uzun yıllar edindikleri âdet ve gelenekleri de dikkate alırsak kıssa bütün haş­metiyle karşımıza çıkar ve işte o zaman Kurʹân’da neden onlara bu kadar geniş yer verildiği anlaşılabilir.

Musa Peygamber ne zaman yaşamıştır? Tarihçilerimiz bu hususta ke­sin bir tesbit ortaya koyamamışlardır. Ancak M. Ö. XIII. yy. ortalarında ya­şadığı sanılmaktadır.

Firʹavn, genellikle Mısır krallarına verilen bir isimdir. Musa Peygam­ber’in uyarıcı, Hakk’a dâvetçi olarak gönderildiği fir’avn’ın ya Tutankhama, ya da II. Ramses olduğu söylenir. Son yıllarda İngiliz arkeologların Kızıldeniz sahilinde yaptıkları kazı sonucu yarı mumyalanmış secde ha­linde bir iskelet bulmaları bazı ihtimallerin doğmasına, yeni birtakım yo­rumlara neden olmuştur.

Müfessir Merağîʹnin tesbitine göre, firʹavnlar döneminde Mısırlı’ların adı geçen iki hükümdarı veya birini «Selîl-i İlâh = Tanrıʹnın kınından sıy­rılmış kılıcı» diye vasıflandırdıkları tesbit edilmiştir. Ayrıca müzede teşhir edilen mumyalanmış fir’avnların iskeletlerinin yanıbaşına sonraları şu âyet yazılmıştır: «Senden sonrakilere (ibret ve öğüt alınacak tarihî) bir belge olmak için bugün senin bedenini kıyıya yüksekçe bir yere atacağız. Çünkü ihsanların çoğu bizim âyetlerimizden cidden gâfildirler. » (Yûnus sûresi: 92.)

Tanrılık iddiasında bulunan Fir’avn, ister şu, ister bu olsun, önemli değildir, asıl önemli olan olayın kendisidir. Musa Peygamberʹi ummadığı bir zamanda karşısında bulan Firʹavn’ın, Onun getirdiği İlâhî belgeleri ve hakkın susturucu beyanını görünce sarsılması, ilâhlığını bir tarafa atıp çevresindeki dalkavuklarına: «Ne tavsiye edersiniz veya ne buyurursu­nuz? » diyecek kadar küçülmesi, İlâhî inâyetin haktan yana tecellilerinden biridir.

PEYGAMBER VE MÜRŞİDE YAKIŞAN VE YARAŞAN NEDİR?

Kur’ân yukarıdaki âyetlerle Musa Peygamber’le Fir’avn arasında ge­çen mücadelenin ibret ve öğüt dolu safhalarından birkaçını sıralarken, son peygamber Hz. Muhammedʹin (A. S. ) ümmetinden irşat görevini yük­lenenlerin önünü aydınlatıp yollarını açmakta ve bâtıl ile mücadelede ba­şarılı olmanın metot ve anahtarını vermektedir.

«Bana yakışıp yaraşan, Allahʹa karşı ancak gerçeği söylemekliğimdir.. » Musa Peygamber’in bu sözü çok anlam­lı ve yol göstericidir. Öyle ki: Hak adına insanları irşât edip öğüt veren mürşitler, her şeyden önce peygamberlerin vârisleridirler. Allah ve Pey­gamber adına konuşurken yalan uydurmak hiçbir mü’mine yakışmaz. O bakımdan Hz. Muhammed (A. S. ), zaman zaman sorulan soruları, Allahʹ­tan o hususta bir bilgi almadığı için «bilmiyorum.. » diyerek Allah adına kendiliğinden konuşamıyacağını belirtmiştir. Zira Hak adına yalan uydu­rup irşatta bulunmak insanı davâdan uzaklaştırıp İlâhî gazabın eşiğine götürür. O bakımdan çok tehlikeli bir yoldur.

Din ve Allah adına konuşup halkı irşât eden kişiler, ele aldıkları ko­nularda istedikleri şekilde tasarruf hakkına sahip değillerdir. Çünkü İslâm dini yalnız bir çağın, bir milletin değil, kıyâmete kadar gelecek bütün çağ ve insanların ortak hakkıdır. İnsan kafasının ürünü olan hükümler ve sis­temler, kuşaklar değiştikçe değişmeye mahkûmdur. Allah tarafından in­dirilen sistem ise kalıcıdır. Hem dinler, İslâmiyetle tekâmül edip doruğuna yükseldiğine, son noktasına ulaştığına göre, artık onu olduğu gibi kabul­lenmek gerekir. Taşıdığı esaslar ve prensipler çağların, milletlerin ve me­deniyetlerin çok önünde yürümektedir. Son birkaç yıl içinde başta Fran­saʹda olmak üzere batı ülkelerinin bir kısmında dünya çapında haklı şöh­rete sâhip olan Mauice BUCAILLE, Roger GARAUDY ve emsali kişiler, Kur’ânʹı ilim gözüyle inceleyince, her kelimesiyle İlâhî olduğuna ve taşıdığı hükümlerin, ilme ışık tutan temel bilgilerinin, gerçeği bulan ilim­le hiçbir zaman çatışmıyacağına inandıklarını bütün dünyaya duyurdular.

HAK İLE BÂTILIN KARŞILAŞMASI

«Firʹavnʹın kavminden ileri gelenler, (mu’cizeyi inkâr edip) bu çok bilgili bir sihirbazdır, dediler. »

Sihir, Bakara sûresinde de açıkladığımız gibi, daha çok büyü, göz­bağcılık, gözboyacılık anlamında kullanılır. Ayrıca eşyanın veya olayın dış görünümünü kendine has bir bilgi ve beceriyle, değiştirilmiş gibi gösterme sanatı da diyebiliriz. O bakımdan bir eğitim ve öğretim konusudur. Ancak unutmayalım ki, sihirbaz marifetiyle meydana gelen hiçbir olay gerçek de­ğildir; temelde ve mahiyette bir değişiklik yoktur; sadece görünüşte ve gö­rüntüde bir değişme söz konusudur ve o da geçicidir.

Mısır firʹavnları ve özellikle II. Ramses devrinde sihir ve büyü­cülüğün çok yaygın olduğu anlaşılıyor. Musa Peygamber’e karşı ilim ve irfanla; akıl ve mantıkla karşı koyamıyacağını anlayan Firʹavn ve ileri gelen­ler, onun göstereceği açık belge ve mu’cizeye sihirle karşı koymayı ter­cîh etmişlerdir. Sihrin muʹcize karşısında tutunması mümkün değildir. Biri inanmayan bir ruhun marifeti, diğeri sonsuz kudretin bir tezahürüdür.

Peygamberler vasıtasıyla izhar edilen olağanüstü şeylere mu’cize; bü­yük velîler vasıtasıyla ortaya konulan olağanüstü şeylere ise kerâmet de­nir. Her iki durumda da Cenâb-ı Hak, sebep ve illetleri ortadan kaldırıp kud­retini izhar ederek, sebep ve illetleri de kendi tasarrufu altında tuttuğunu gösterir. Gerçi insan ruhu da bu kudretten gelme, bir harikadır; ama be­dene girdiğinde yetkilen azalır ve tasarrufu sınırlanır. Yüce âlemden ken­disine inâyet edilence güçlenir ve bazı ibreleri faal duruma geçmeye baş­lar. Bu hal peygamberlerle, velâyetin üst derecelerinde bulunan velîlerde çok daha belirgindir.

İşte Musa Peygamberʹe «Asâ’nı yere atıver! » emri, üstün bir kudretle tecelli ederek, A s â ʹnın atomları bir anda ölçü ve plânını değiştirerek çok kıvrak bir yılana dönüşmüştür. Bu bir gözboyacılık veya gözboyama, elçabukluğu değil, doğrudan İlâhî emrin, «kün hitabının» nüfuz ve tesiridir. Böylece ortaya konan sihri boşa çıkarmış ve tesirini bir anda silivermiştir.

«Sihirbaz ise, nereden gelirse gelsin umduğuna eri­şip başarılı olamaz. » (Tâhâ sûresi: 69) Şüphesiz ki, insanoğlunun sergilediği büyü, sihir ve benzeri mârifetleri, kendi kudreti ve ölçüsü nisbetindedir. Allahʹın kud­reti ise, sonsuz ve sınırsızdır.

Kur’ân-ı Kerîm’de sihir olayı ve neticesi açıklanırken, Hz. Muhammed’e (A. S. ) ve O’nun ümmetine hakkın eninde sonunda üstün geleceği haber veriliyor; yeter ki Hakʹtan yana olanlar, İlâhî kudretin yüceliğine inanıp sabırla ve bilerek çalışsınlar; insanlıktan yana en hayırlı ve en yararlı hiz­metlerde bulunma aşkı içinde Hakkʹa güvenip dayansınlar, aşamıyacakları engel, çözemiyecekleri mesele yoktur.

ÖLÜM TEHDİDİ KARŞISINDA BURÇLAŞAN İMÂN

«Ve sihirbaz­lar secdeye kapandılar da âlemlerin Rabbına, Musa ve Harunʹun Rabbına imân ettik, dediler. »

Musa ve Fir’avn kıssasının en önemli yanlarından biri de, sihirbazla­rın Hakk’ın kudretini görüp anlayınca secdeye kapanmaları olayıdır. Dev­rin en mahir sihirbazları, gösterilen muʹcizenin sihir ve büyü olmadığını hemen anlamışlar, sihirle muʹcize arasındaki bariz farkı görerek Musaʹnın haklı bir davayı savunduğuna inanmışlardı. Zira sihir ve gözbağcılığın te­siri geçici olmakla birlikte hakikatle hiç ilgisi yoktur. Mu’cize ise, tesiri ka­lıcı ve hakikatle ilgisi kesindir. O bakımdan büyük bir yılan olan Asâ, si­hirbazların ortaya yılan ve haşere şeklinde sergiledikleri urgan ve ben­zeri şeyleri yutup ortadan kaldırırken, bir tahyîl anlamında değil, hakikatı yansıtır niteliktedir. Nitekim yutulan yılan ve benzeri eşya bir daha eski haline dönememiş ve ortadan tamamıyla silinip yok olmuştur. Sihirbazlar bu gerçek karşısında inanmaktan başka bir yolun bulunmadığını anlaya­rak secdeye kapanmışlardır.

Sihirbazların, Musa ve Harunʹun Rabbına imân ettiğini gören Fir’avn, büsbütün paniğe kapılmış, kudret ve saltanatının sarsılıp ağır bir yara al­dığını anlamakta gecikmemiş ve tehdîde başvurarak: «Ben size izin ver­meden ona imân mı ettiniz? Doğrusu bu, halkını çıkarmak için ülkede kur­duğunuz bir hiledir; ama yakında (neler yapacağımı) göreceksiniz.. » demiştir. Onların ise, «O takdirde biz Rabbımıza dönücüleriz.. » diye karşılık vermeleri, Fir’avn’ın «And olsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz­lama keseceğim ve (sonra da) hepinizi asacağım.. » demesi, sihirbazların sonunun geldiğini gösteren açık bir delildi. Buna rağmen Hakkʹa imânın bir anda burçlaşıp hayatı ve geçici zevklerini küçümsemesi, kelimeyle anlatılamıyacak kadar anlamlıdır.

Firʹavn, çevresinin ve halkının güvenini ve kendisine bağlılıklarını de­vam ettirebilmek için, Musa ile sihirbazların gizliden anlaştıklarını ve Kıbt kavmini Mısırʹdan çıkarmayı plânladıklarını söyleyerek, halkı onların aley­hine döndürmeyi plânladı. Bu çok kurnazca bir buluştu ki, Fir’avn’ın tek tutunacak dalı sayılırdı. Hakkʹa inanıp teslimiyet göstereceği yerde, yala­na başvurup siyaset yapmak ne kötü şey!. Eline geçen en büyük fırsatı kaçırıyor, sonu ebedî hüsran olan yoldan dönmemeye and içiyordu. Sihir­bazlar ise, «Ey Rabbimiz! üzerimize sabır (ve dayanma gücü) boşalt ve müslimler (Hakkʹa teslimiyet gösterenler) olarak canımızı al! » diye duâ ediyorlardı..

HAKKʹI SAVUNANLARI TESELLİ EDEN GÜZEL BİR MİSAL

Mekkeʹde binbir işkence altında imân ve irfanını ayakta tutmaya ve Allahʹın dinine hizmet etmeye çalışan ilk müslümanlar, iyice bunalmışlardı. Ama Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in sağlam bir kale gibi yükselen azm-u irâdesi, sabr-u metaneti, mü’minlere güç ve cesaret veriyor; Allah ve din sevgisinin filizlenen tohumları bütün gönülleri istilâ ederek, tahammülü zor işkence ve saldırıların tesirini hafifletiyordu.

Kur’ân, gerek Musa Peygamberʹin azimli ve kararlı mücadelesini, ge­rekse hakikatı anlayan sihirbazların, mutlak ölüm karşısında şahlanan imânlarını misal vererek, sıkıntılı günlerin yakında çok gerilerde kalaca­ğına, bâtılın başaşağı gelip yıkılacağına işârette bulunuyor ve hemen her devir ve dönemde sıkıntıya uğrayan mü’minlere nasıl hareket etmeleri ge­rektiğinin ölçüsünü veriyor. Sihirbazların, «Hakkʹa teslimiyet gösterenler olarak canımızı al! » demeleri ne güzel yalvarış ve ne üstün bağlılıktır! Böy­le bir imânın değeri bütün takdirlerin üstündedir.

TARİHÎ BİR BELGE

Eski Mısır’ın, Britanya müzesinde korunan papirüslerinde Firʹavn ve Hz. Musa ile ilgili şu fıkralar okunarak tesbit edilmiştir:

«Sihirler onlar için ekmekleri gibidir. Onların alçaklığı gibi alçaklık yoktur. Başkanları onları arkasına takmakta ve korku boyunduruğu altında eğerek murdar kanuna doğru sürüklemektedir. Karısı hakimiyetinin önün­de titrer, çocukları en aşağı bir haldedir. Ama arkadaşları ona göre dünya­nın en ileri kavmidir. »

Altı numaralı papirusta da Fir’avnʹın askerlerinin Kızıldeniz’i geçerken uğradıkları musîbet ve felâket şu şekilde anlatılıyor:

«Sarayın beyaz odasının muhafızı, kitapların baş koruyucusu Amenamoni’den kâtip Pentenhor’a: Bu mektup elinize ulaştığı zaman ve noktası noktasına okunduğu zaman kalbini müteessir edecek bir halde olan elem verici felâketi, girdaba yakalanıp boğulma felâketlerini öğrenerek kalbini kasırga önündeki yaprak gibi en şiddetli ıstıraba teslîm et. Hükümdarın musîbet gününde esirlere merhamet edilmesi düşüncesi kendisi için uğur­suz oldu. Esir hizmetçi, kudreti altında bulunduğu kavmin başkanı oldu. Kötü hareketine karşı olan engel, ileriden mahvedildiği gibi, isyana karşı olan engel de geriden mahvedildi. Artık güç hal ile su getirmeye veya ek­mek için öğütmeye çalışılabiliyor. Kralın muhafızları kalblerinden sakatlan­mış gibidirler, sesleri kuvvetsizdir. Kuvvetli, esirin durup beklediğini göre­rek kalbinde galebe ediyordu. Gözü ona dokunuyordu, yüzü onların yüzü üzerinde idi. İftiharı da kemal derecesinde idi. Musîbet, şiddetli zarûret birdenbire onu yakaladı. Sular içinde uyudu… Gençliklerin evvelinde bi­çilmiş olan gençleri, başkanlarının ölümü, kavimlerin efendisinin, doğula­rın ve batıların kralının mahvolmasını tasavvur et.. Sana gönderdiğim ha­ber, hangi habere kıyas edilebilir? »

«Horosun yüzünün nuruna and olsun ki, bu adam (Musa) bir sihir­bazdır. İradelerin hepsinin de mukavemeti imkânsızdır. O, kanun çizmek (koymak)ta ne kadar uzmandır!. Sam kavmi sefilini sürüklemekte ne ka­dar mahirdir!. Kuvvetliyi kovulmuşların, mazlumu kuvvetlilerin arasına ko­yuyor. Bu varlığını (kudret ve yeteneğini) daha anasının göğsünü emdi­ğinden beri, kendisini kurtaranlara borçlu olan çocuktur. Bununla beraber insanları kendisine alet yapmaya çalışıyor ve atılıyor.. »

İşte bu fıkralar Musa Peygamberʹin mu’cizeler göstermiş ve kendisi­ne düşman olan Mısırlı’lara bile büyük bir sihirbaz olarak tanıtılmış oldu­ğuna delâlet etmektedir. O bakımdan sözü edilen fıkralar çok önemlidir.

Soru: Görüyorsunuz ki, Musa Peygamber’in muʹcizelerinden bazısının meydana gelmesi böylece gerçekleşmiş oluyor. O halde diğer muʹcizelerin de meydana gelmesi niçin mümkün olmasın?

Cevap: Ben, İsa Peygamber’in insan temas etmeksizin doğduğunu akıllarına sığdıramayan birçok kimselere rastladım.. (İsmail Fennî ERTUĞRUL / İman Hakikatleri Etrafında Sualler.)

DEĞİŞTİRİLEN SÖZLER

Tevratʹın Çıkış bölümünde Musa Peygamber ile Firʹavn olayına çok geniş ve detaylı yer verilmişse de çoğunun insan eliyle değiştirildiği, Al­lah sözlerine insan sözü karıştırıldığı ilk bakışta anlaşılıyor ve Kur’ân’ın kelimesi kelimesine mahfuz beyân ve belâğatiyle Tevratʹın bu kısmı da tashîh ediliyor.

TAHLÎLLER

«Mele’» tabiri Kur’ân’ın tam otuz yerinde değişik cümleler içinde ge­çer. Sözlük ve terim yönünden mânası hem birbirine çok yakın, hem de hayli geniştir. Özetliyecek olursak şöyle maddeleştirebiliriz:

a) Ülke veya kavmin ileri gelenleri.

b) Aristokratlar.

c) Danışma kurulu.

d) Söz bilir bir topluluk.

e) Ülkede cereyan eden önemli meseleleri görüşen vazifeli bir kurul.

f) Bir amaç için biraraya gelenler.

g) Sağlıklı bir görüş ortaya koyabilen bir cemaat.

h) Huy ve karakter.

i) Açgözlülük, doymazlık ve zan.

j) Biraraya gelip toplanmak. (Fazla bilgi için bak: Mufredat-ı Râğıb - «Mele’» maddesi; ayrıca Ka­mus tercemesi, aynı madde.)