MEÂLİ:
103- Sonra da onların ardından Musâʹyı âyetlerimizle Fir’avnʹa ve (onun meclisinde yer alan, itibar gören) ileri gelenlerine gönderdik. Âyetlerimize karşı haksızlıkta bulundular ama (sen) fesât çıkarıp (Hakk’a karşı gelenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak!
104- Musâ dedi ki: Ey Firʹavn! Şüphesiz ki ben, âlemlerin Rabbinden (görevlendirilip gönderilen) bir peygamberim.
105- Bana yakışıp yaraşan, Allah’a karşı ancak gerçeği söylemekliğimdir. Doğrusu size Rabbinizden açık bir belge (muʹcize) ile geldim; artık İsrâiloğullarıʹnı benimle beraber gönder.
106- Firʹavn ona: Bir âyet (muʹcize) ile gelmiş bulunuyorsan hemen onu getir de (ortaya koy), eğer doğrulardan isen, dedi.
107- Bunun üzerine Musâ, Asaʹsını bırakıverdi, derken ansızın o açık ortada büyükçe bir yılan oluverdi.
108- Ve elini (koynuna sokup) çıkarıverdi de o, bakanlara bembeyaz (ışık saçan, pırıl pırıl) oluverdi.
109- Fir’avn’ın kavminden ileri gelenler, (muʹcizeyi inkâr edip), bu çok bilgili bir sihirbazdır;
110- Sizi yurdunuzdan çıkarmak ister, dediler. Bunun üzerine Fir’avn onlara: «Peki ama ne tavsiye edersiniz? » diye sordu.
111- Onlar da: «Musâ ile kardeşini alıkoy ve şehirlere toplayıcı görevliler gönder de,
112- Sana uzman olan bütün sihirbazları getirsinler, » diye cevap verdiler.
113- Sihirbazlar Fir’avn’a gelip, eğer üstün gelirsek bize mükâfat var, (değil mi? ) dediler.
114- O da, evet ve hem de (bana) yakınlardan olursunuz, dedi.
115- Ey Musâ! dediler, ya sen (önce mârifetini) ortaya atıver, ya da biz (hünerimizi) atıverenlerden olalım?
116- (Musâ onlara: ) Önce siz atıverin, dedi. Bunun üzerine onlar hünerlerini ortaya atıverince, halkın gözlerini büyülediler ve onları hayli korkuttular da büyük bir sihir sergilediler.
117- Mûsâʹya, Asâʹnı bırakıver! diye vahyettik, derken Asâ onların uydurduklarını (bir bir) yutmaya başladı.
118- Böylece hak (bütün açıklığıyla) gerçekleşti; onların yapageldikleri (sihir, gözboyacılık ve elçabukluğu) boşa çıkıp hükümsüz kaldı.
119- Artık sihirbazlar orada yenilgiye uğradılar ve alçalmış, küçülmüş olarak gerisin geri döndüler.
120- 122- Ve sihirbazlar secdeye kapandılar da «Âlemlerin Rabbine, Musa ve Hârunʹun Rabbine imân ettik» dediler.
123- Fir’avn onlara: «Ben size izin vermeden ona imân mı ettiniz? Doğrusu bu, halkını çıkarmak için ülkede kurduğunuz bir hiledir; ama yakında (neler yapacağımı) göreceksiniz.
124- And olsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve (sonra da) hepinizi herhalde asacağım» dedi.
125- Onlar, (o takdirde) biz (can verip) Rabbimize dönücüleriz.
126- Rabbimizin âyetleri bize gelince sırf onlara inandığımız için bizden intikam (öc) almak istiyorsun! dediler. (Ve sonra şöyle duâda bulundular): «Ey Rabbimiz! üzerimize sabır (ve dayanma gücünü) boşalt ve müslimler (Hakkʹa teslimiyet gösterenler) olarak canımızı al! »
MUSA PEYGAMBER VE FİR’AVN
Kur’ânʹda, son peygamber Hz. Muhammedʹe (A. S. ) inanmayıp hakkı ret ve inkâr edenleri uyarmak; inanan bahtiyarları hem müjdelemek, hem kalb yatışkanlığına eriştirmek için yaklaşık 42 yerde, küfrü bütün yönleriyle temsîl eden Firʹavn’dan ve Hakk’a karşı tutumunun değişik safhalarından; 22 yerde de Musa Peygamber ve Firʹavn arasında geçen çetin mücadelenin çok renkli bölümlerinden söz edilir.
Bunun bir diğer önemli sebebi de, daha önce gönderilen peygamberlere de inananların az olduğunu; çoğunun ise Hakkʹın dâvetine başkaldırıp tuğyan ettiğini hatırlatmak ve hemen her dönemde küfürle sürtüşme ve tartışma halinde olan müʹminleri teselli etmektir.
Musa Peygamber’in ise durumu peygamberler zincirinde bir farklılık arzeder: Kendisi hem Ulû’l-azm sayılan bir resûldür; hem İsrâiloğulları gibi dönek bir kavmi Mısır’da Fir’avn’ın zulmünden kurtarmakla görevlidir; hem de nüfuzlu olan ve insanları köle gibi kullanmaktan derin zevk alıp ilâhlık iddiasında bulunan haddini bilmez şımarık bir hükümdarı Allah’ın varlığını ve birliğini tasdike çağırmakla gönderilmiştir. O bakımdan teblîğ, irşat ve aralıksız mücadele safhaları Mısır’dan Sina Çölüne, oradan Filistin ve çevresine kadar uzamıştır. Aynı zamanda İlâhî ahkâmı içinde taşıyan Tevratʹın hükümlerini İsrâiloğullarıʹnın hayatına çevirip onları İlâhî düzene kavuşturmanın bütün zorluklarını yüklenmiş bulunuyordu. Böylece İsrâiloğulları’nın tutuculuğunu, maddeye bağlılığını, Mısır’da uzun yıllar edindikleri âdet ve gelenekleri de dikkate alırsak kıssa bütün haşmetiyle karşımıza çıkar ve işte o zaman Kurʹân’da neden onlara bu kadar geniş yer verildiği anlaşılabilir.
Musa Peygamber ne zaman yaşamıştır? Tarihçilerimiz bu hususta kesin bir tesbit ortaya koyamamışlardır. Ancak M. Ö. XIII. yy. ortalarında yaşadığı sanılmaktadır.
Firʹavn, genellikle Mısır krallarına verilen bir isimdir. Musa Peygamber’in uyarıcı, Hakk’a dâvetçi olarak gönderildiği fir’avn’ın ya Tutankhama, ya da II. Ramses olduğu söylenir. Son yıllarda İngiliz arkeologların Kızıldeniz sahilinde yaptıkları kazı sonucu yarı mumyalanmış secde halinde bir iskelet bulmaları bazı ihtimallerin doğmasına, yeni birtakım yorumlara neden olmuştur.
Müfessir Merağîʹnin tesbitine göre, firʹavnlar döneminde Mısırlı’ların adı geçen iki hükümdarı veya birini «Selîl-i İlâh = Tanrıʹnın kınından sıyrılmış kılıcı» diye vasıflandırdıkları tesbit edilmiştir. Ayrıca müzede teşhir edilen mumyalanmış fir’avnların iskeletlerinin yanıbaşına sonraları şu âyet yazılmıştır: «Senden sonrakilere (ibret ve öğüt alınacak tarihî) bir belge olmak için bugün senin bedenini kıyıya yüksekçe bir yere atacağız. Çünkü ihsanların çoğu bizim âyetlerimizden cidden gâfildirler. » (Yûnus sûresi: 92.)
Tanrılık iddiasında bulunan Fir’avn, ister şu, ister bu olsun, önemli değildir, asıl önemli olan olayın kendisidir. Musa Peygamberʹi ummadığı bir zamanda karşısında bulan Firʹavn’ın, Onun getirdiği İlâhî belgeleri ve hakkın susturucu beyanını görünce sarsılması, ilâhlığını bir tarafa atıp çevresindeki dalkavuklarına: «Ne tavsiye edersiniz veya ne buyurursunuz? » diyecek kadar küçülmesi, İlâhî inâyetin haktan yana tecellilerinden biridir.
PEYGAMBER VE MÜRŞİDE YAKIŞAN VE YARAŞAN NEDİR?
Kur’ân yukarıdaki âyetlerle Musa Peygamber’le Fir’avn arasında geçen mücadelenin ibret ve öğüt dolu safhalarından birkaçını sıralarken, son peygamber Hz. Muhammedʹin (A. S. ) ümmetinden irşat görevini yüklenenlerin önünü aydınlatıp yollarını açmakta ve bâtıl ile mücadelede başarılı olmanın metot ve anahtarını vermektedir.
«Bana yakışıp yaraşan, Allahʹa karşı ancak gerçeği söylemekliğimdir.. » Musa Peygamber’in bu sözü çok anlamlı ve yol göstericidir. Öyle ki: Hak adına insanları irşât edip öğüt veren mürşitler, her şeyden önce peygamberlerin vârisleridirler. Allah ve Peygamber adına konuşurken yalan uydurmak hiçbir mü’mine yakışmaz. O bakımdan Hz. Muhammed (A. S. ), zaman zaman sorulan soruları, Allahʹtan o hususta bir bilgi almadığı için «bilmiyorum.. » diyerek Allah adına kendiliğinden konuşamıyacağını belirtmiştir. Zira Hak adına yalan uydurup irşatta bulunmak insanı davâdan uzaklaştırıp İlâhî gazabın eşiğine götürür. O bakımdan çok tehlikeli bir yoldur.
Din ve Allah adına konuşup halkı irşât eden kişiler, ele aldıkları konularda istedikleri şekilde tasarruf hakkına sahip değillerdir. Çünkü İslâm dini yalnız bir çağın, bir milletin değil, kıyâmete kadar gelecek bütün çağ ve insanların ortak hakkıdır. İnsan kafasının ürünü olan hükümler ve sistemler, kuşaklar değiştikçe değişmeye mahkûmdur. Allah tarafından indirilen sistem ise kalıcıdır. Hem dinler, İslâmiyetle tekâmül edip doruğuna yükseldiğine, son noktasına ulaştığına göre, artık onu olduğu gibi kabullenmek gerekir. Taşıdığı esaslar ve prensipler çağların, milletlerin ve medeniyetlerin çok önünde yürümektedir. Son birkaç yıl içinde başta Fransaʹda olmak üzere batı ülkelerinin bir kısmında dünya çapında haklı şöhrete sâhip olan Mauice BUCAILLE, Roger GARAUDY ve emsali kişiler, Kur’ânʹı ilim gözüyle inceleyince, her kelimesiyle İlâhî olduğuna ve taşıdığı hükümlerin, ilme ışık tutan temel bilgilerinin, gerçeği bulan ilimle hiçbir zaman çatışmıyacağına inandıklarını bütün dünyaya duyurdular.
HAK İLE BÂTILIN KARŞILAŞMASI
«Firʹavnʹın kavminden ileri gelenler, (mu’cizeyi inkâr edip) bu çok bilgili bir sihirbazdır, dediler. »
Sihir, Bakara sûresinde de açıkladığımız gibi, daha çok büyü, gözbağcılık, gözboyacılık anlamında kullanılır. Ayrıca eşyanın veya olayın dış görünümünü kendine has bir bilgi ve beceriyle, değiştirilmiş gibi gösterme sanatı da diyebiliriz. O bakımdan bir eğitim ve öğretim konusudur. Ancak unutmayalım ki, sihirbaz marifetiyle meydana gelen hiçbir olay gerçek değildir; temelde ve mahiyette bir değişiklik yoktur; sadece görünüşte ve görüntüde bir değişme söz konusudur ve o da geçicidir.
Mısır firʹavnları ve özellikle II. Ramses devrinde sihir ve büyücülüğün çok yaygın olduğu anlaşılıyor. Musa Peygamber’e karşı ilim ve irfanla; akıl ve mantıkla karşı koyamıyacağını anlayan Firʹavn ve ileri gelenler, onun göstereceği açık belge ve mu’cizeye sihirle karşı koymayı tercîh etmişlerdir. Sihrin muʹcize karşısında tutunması mümkün değildir. Biri inanmayan bir ruhun marifeti, diğeri sonsuz kudretin bir tezahürüdür.
Peygamberler vasıtasıyla izhar edilen olağanüstü şeylere mu’cize; büyük velîler vasıtasıyla ortaya konulan olağanüstü şeylere ise kerâmet denir. Her iki durumda da Cenâb-ı Hak, sebep ve illetleri ortadan kaldırıp kudretini izhar ederek, sebep ve illetleri de kendi tasarrufu altında tuttuğunu gösterir. Gerçi insan ruhu da bu kudretten gelme, bir harikadır; ama bedene girdiğinde yetkilen azalır ve tasarrufu sınırlanır. Yüce âlemden kendisine inâyet edilence güçlenir ve bazı ibreleri faal duruma geçmeye başlar. Bu hal peygamberlerle, velâyetin üst derecelerinde bulunan velîlerde çok daha belirgindir.
İşte Musa Peygamberʹe «Asâ’nı yere atıver! » emri, üstün bir kudretle tecelli ederek, A s â ʹnın atomları bir anda ölçü ve plânını değiştirerek çok kıvrak bir yılana dönüşmüştür. Bu bir gözboyacılık veya gözboyama, elçabukluğu değil, doğrudan İlâhî emrin, «kün hitabının» nüfuz ve tesiridir. Böylece ortaya konan sihri boşa çıkarmış ve tesirini bir anda silivermiştir.
«Sihirbaz ise, nereden gelirse gelsin umduğuna erişip başarılı olamaz. » (Tâhâ sûresi: 69) Şüphesiz ki, insanoğlunun sergilediği büyü, sihir ve benzeri mârifetleri, kendi kudreti ve ölçüsü nisbetindedir. Allahʹın kudreti ise, sonsuz ve sınırsızdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sihir olayı ve neticesi açıklanırken, Hz. Muhammed’e (A. S. ) ve O’nun ümmetine hakkın eninde sonunda üstün geleceği haber veriliyor; yeter ki Hakʹtan yana olanlar, İlâhî kudretin yüceliğine inanıp sabırla ve bilerek çalışsınlar; insanlıktan yana en hayırlı ve en yararlı hizmetlerde bulunma aşkı içinde Hakkʹa güvenip dayansınlar, aşamıyacakları engel, çözemiyecekleri mesele yoktur.
ÖLÜM TEHDİDİ KARŞISINDA BURÇLAŞAN İMÂN
«Ve sihirbazlar secdeye kapandılar da âlemlerin Rabbına, Musa ve Harunʹun Rabbına imân ettik, dediler. »
Musa ve Fir’avn kıssasının en önemli yanlarından biri de, sihirbazların Hakk’ın kudretini görüp anlayınca secdeye kapanmaları olayıdır. Devrin en mahir sihirbazları, gösterilen muʹcizenin sihir ve büyü olmadığını hemen anlamışlar, sihirle muʹcize arasındaki bariz farkı görerek Musaʹnın haklı bir davayı savunduğuna inanmışlardı. Zira sihir ve gözbağcılığın tesiri geçici olmakla birlikte hakikatle hiç ilgisi yoktur. Mu’cize ise, tesiri kalıcı ve hakikatle ilgisi kesindir. O bakımdan büyük bir yılan olan Asâ, sihirbazların ortaya yılan ve haşere şeklinde sergiledikleri urgan ve benzeri şeyleri yutup ortadan kaldırırken, bir tahyîl anlamında değil, hakikatı yansıtır niteliktedir. Nitekim yutulan yılan ve benzeri eşya bir daha eski haline dönememiş ve ortadan tamamıyla silinip yok olmuştur. Sihirbazlar bu gerçek karşısında inanmaktan başka bir yolun bulunmadığını anlayarak secdeye kapanmışlardır.
Sihirbazların, Musa ve Harunʹun Rabbına imân ettiğini gören Fir’avn, büsbütün paniğe kapılmış, kudret ve saltanatının sarsılıp ağır bir yara aldığını anlamakta gecikmemiş ve tehdîde başvurarak: «Ben size izin vermeden ona imân mı ettiniz? Doğrusu bu, halkını çıkarmak için ülkede kurduğunuz bir hiledir; ama yakında (neler yapacağımı) göreceksiniz.. » demiştir. Onların ise, «O takdirde biz Rabbımıza dönücüleriz.. » diye karşılık vermeleri, Fir’avn’ın «And olsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve (sonra da) hepinizi asacağım.. » demesi, sihirbazların sonunun geldiğini gösteren açık bir delildi. Buna rağmen Hakkʹa imânın bir anda burçlaşıp hayatı ve geçici zevklerini küçümsemesi, kelimeyle anlatılamıyacak kadar anlamlıdır.
Firʹavn, çevresinin ve halkının güvenini ve kendisine bağlılıklarını devam ettirebilmek için, Musa ile sihirbazların gizliden anlaştıklarını ve Kıbt kavmini Mısırʹdan çıkarmayı plânladıklarını söyleyerek, halkı onların aleyhine döndürmeyi plânladı. Bu çok kurnazca bir buluştu ki, Fir’avn’ın tek tutunacak dalı sayılırdı. Hakkʹa inanıp teslimiyet göstereceği yerde, yalana başvurup siyaset yapmak ne kötü şey!. Eline geçen en büyük fırsatı kaçırıyor, sonu ebedî hüsran olan yoldan dönmemeye and içiyordu. Sihirbazlar ise, «Ey Rabbimiz! üzerimize sabır (ve dayanma gücü) boşalt ve müslimler (Hakkʹa teslimiyet gösterenler) olarak canımızı al! » diye duâ ediyorlardı..
HAKKʹI SAVUNANLARI TESELLİ EDEN GÜZEL BİR MİSAL
Mekkeʹde binbir işkence altında imân ve irfanını ayakta tutmaya ve Allahʹın dinine hizmet etmeye çalışan ilk müslümanlar, iyice bunalmışlardı. Ama Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in sağlam bir kale gibi yükselen azm-u irâdesi, sabr-u metaneti, mü’minlere güç ve cesaret veriyor; Allah ve din sevgisinin filizlenen tohumları bütün gönülleri istilâ ederek, tahammülü zor işkence ve saldırıların tesirini hafifletiyordu.
Kur’ân, gerek Musa Peygamberʹin azimli ve kararlı mücadelesini, gerekse hakikatı anlayan sihirbazların, mutlak ölüm karşısında şahlanan imânlarını misal vererek, sıkıntılı günlerin yakında çok gerilerde kalacağına, bâtılın başaşağı gelip yıkılacağına işârette bulunuyor ve hemen her devir ve dönemde sıkıntıya uğrayan mü’minlere nasıl hareket etmeleri gerektiğinin ölçüsünü veriyor. Sihirbazların, «Hakkʹa teslimiyet gösterenler olarak canımızı al! » demeleri ne güzel yalvarış ve ne üstün bağlılıktır! Böyle bir imânın değeri bütün takdirlerin üstündedir.
TARİHÎ BİR BELGE
Eski Mısır’ın, Britanya müzesinde korunan papirüslerinde Firʹavn ve Hz. Musa ile ilgili şu fıkralar okunarak tesbit edilmiştir:
«Sihirler onlar için ekmekleri gibidir. Onların alçaklığı gibi alçaklık yoktur. Başkanları onları arkasına takmakta ve korku boyunduruğu altında eğerek murdar kanuna doğru sürüklemektedir. Karısı hakimiyetinin önünde titrer, çocukları en aşağı bir haldedir. Ama arkadaşları ona göre dünyanın en ileri kavmidir. »
Altı numaralı papirusta da Fir’avnʹın askerlerinin Kızıldeniz’i geçerken uğradıkları musîbet ve felâket şu şekilde anlatılıyor:
«Sarayın beyaz odasının muhafızı, kitapların baş koruyucusu Amenamoni’den kâtip Pentenhor’a: Bu mektup elinize ulaştığı zaman ve noktası noktasına okunduğu zaman kalbini müteessir edecek bir halde olan elem verici felâketi, girdaba yakalanıp boğulma felâketlerini öğrenerek kalbini kasırga önündeki yaprak gibi en şiddetli ıstıraba teslîm et. Hükümdarın musîbet gününde esirlere merhamet edilmesi düşüncesi kendisi için uğursuz oldu. Esir hizmetçi, kudreti altında bulunduğu kavmin başkanı oldu. Kötü hareketine karşı olan engel, ileriden mahvedildiği gibi, isyana karşı olan engel de geriden mahvedildi. Artık güç hal ile su getirmeye veya ekmek için öğütmeye çalışılabiliyor. Kralın muhafızları kalblerinden sakatlanmış gibidirler, sesleri kuvvetsizdir. Kuvvetli, esirin durup beklediğini görerek kalbinde galebe ediyordu. Gözü ona dokunuyordu, yüzü onların yüzü üzerinde idi. İftiharı da kemal derecesinde idi. Musîbet, şiddetli zarûret birdenbire onu yakaladı. Sular içinde uyudu… Gençliklerin evvelinde biçilmiş olan gençleri, başkanlarının ölümü, kavimlerin efendisinin, doğuların ve batıların kralının mahvolmasını tasavvur et.. Sana gönderdiğim haber, hangi habere kıyas edilebilir? »
«Horosun yüzünün nuruna and olsun ki, bu adam (Musa) bir sihirbazdır. İradelerin hepsinin de mukavemeti imkânsızdır. O, kanun çizmek (koymak)ta ne kadar uzmandır!. Sam kavmi sefilini sürüklemekte ne kadar mahirdir!. Kuvvetliyi kovulmuşların, mazlumu kuvvetlilerin arasına koyuyor. Bu varlığını (kudret ve yeteneğini) daha anasının göğsünü emdiğinden beri, kendisini kurtaranlara borçlu olan çocuktur. Bununla beraber insanları kendisine alet yapmaya çalışıyor ve atılıyor.. »
İşte bu fıkralar Musa Peygamberʹin mu’cizeler göstermiş ve kendisine düşman olan Mısırlı’lara bile büyük bir sihirbaz olarak tanıtılmış olduğuna delâlet etmektedir. O bakımdan sözü edilen fıkralar çok önemlidir.
Soru: Görüyorsunuz ki, Musa Peygamber’in muʹcizelerinden bazısının meydana gelmesi böylece gerçekleşmiş oluyor. O halde diğer muʹcizelerin de meydana gelmesi niçin mümkün olmasın?
Cevap: Ben, İsa Peygamber’in insan temas etmeksizin doğduğunu akıllarına sığdıramayan birçok kimselere rastladım.. (İsmail Fennî ERTUĞRUL / İman Hakikatleri Etrafında Sualler.)
DEĞİŞTİRİLEN SÖZLER
Tevratʹın Çıkış bölümünde Musa Peygamber ile Firʹavn olayına çok geniş ve detaylı yer verilmişse de çoğunun insan eliyle değiştirildiği, Allah sözlerine insan sözü karıştırıldığı ilk bakışta anlaşılıyor ve Kur’ân’ın kelimesi kelimesine mahfuz beyân ve belâğatiyle Tevratʹın bu kısmı da tashîh ediliyor.
TAHLÎLLER
«Mele’» tabiri Kur’ân’ın tam otuz yerinde değişik cümleler içinde geçer. Sözlük ve terim yönünden mânası hem birbirine çok yakın, hem de hayli geniştir. Özetliyecek olursak şöyle maddeleştirebiliriz:
a) Ülke veya kavmin ileri gelenleri.
b) Aristokratlar.
c) Danışma kurulu.
d) Söz bilir bir topluluk.
e) Ülkede cereyan eden önemli meseleleri görüşen vazifeli bir kurul.
f) Bir amaç için biraraya gelenler.
g) Sağlıklı bir görüş ortaya koyabilen bir cemaat.
h) Huy ve karakter.
i) Açgözlülük, doymazlık ve zan.
j) Biraraya gelip toplanmak. (Fazla bilgi için bak: Mufredat-ı Râğıb - «Mele’» maddesi; ayrıca Kamus tercemesi, aynı madde.)