Maide Suresi 103-104. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَحِيرَةٍ وَلَا سَائِبَةٍ وَلَا وَصِيلَةٍ وَلَا حَامٍ وَلٰكِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ

103.

Allah, ne "Bahire", ne "Saibe", ne "Vasile", ne de "Ham" diye bir şey meşru kılmamıştır. Fakat, inkar edenler Allah'a karşı yalan uyduruyorlar. Zaten çoklarının aklı da ermez.

Diyanet İşleri

104.

Onlara, "Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Peygamber'e gelin" denildiğinde onlar, "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz din bize yeter" derler. Peki ya babaları bir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

103- Allah ne b a h î r e, ne s â î b e, ne vesîle, ne de h â m’dan hiç biriyle emretmemiş ve meşru da kılmamıştır. Ama a küfredenler Allah’a karşı iftirada bulunuyorlar; çoğunun da aklı ermemektedir.

104- Onlara, Allahʹın indirdiği Kitabʹa ve Peygamberin (Sünnetine) gelin, denilince, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter, der­ler. Ya ataları bir şey bilmiyenler ve doğru yolu bulmayanlar idiyse?.

İNİŞ SEBEBİ

Cahiliye devri Araplarının kendilerine göre bir takım âdetleri ve inanç­ları vardı. Onlar çoğu zaman bu âdet ve inançlarının İlâhî olduğunu, ata­larından kendilerine miras kaldığını iddiâ ederlerdi. Onların bu iddiası red­dedilerek yukarıdaki âyet indirilmiştir.

BAHÎRE: Bir dişi devedir ki, beş batın doğurup beşincisi erkek olur­sa, kulağını yarıp salıverirler ve ondan sonra artık ona ne binerler, ne sü­tünü sağarlar, ne de bir işte kullanırlardı.

SÂÎBE: Adamlardan biri ya hastalandığı, ya da bir yakınının gurbet­te kaldığı zaman, «Eğer Tanrı bana şifâ verir veya uzaktaki yakınım sali­men gelirse, benim bu dişi devem s â î b e olsun diye adar ve onu b âh î r e gibi salıverir, yününden, sütünden yararlanmayı kendine haram kı­lardı.

VESÎLE: Koyunu dişi doğurursa kendilerine, erkek doğurursa ilâhla­rına ait kabul edilirdi. Koyun, biri dişi, diğeri erkek ikiz doğurunca buna vesîle derler, yani erkeği dişiye vasi edip onu da kurban etmezlerdi.

HÂM: Bir erkek devenin dölünden on batın doğunca, onu su ve ot­lak konusunda serbest bırakır, sırtına da binmezlerdi.

İslâm, putperestlerin birçok âdetleri ve inançları arasında bu tür ada­maları da kaldırıp yepyeni bir hayat nizamı getirmiş ve insan aklına ışık tutan, gecesi de gündüzü kadar aydınlık olan ilâhî hükümlerini koymuştur. Kur’ânʹda sözü edilen bu dört deve konusu sadece birer misal olarak ve­riliyor ve genel bir kaide oluşturularak müʹminler uyarılıyor.

İLGİLİ HADÎSLER

«Kim bizim bu dinimizde ondan olmayan yeni bir şey icat edip (dindenmiş gibi gösterirse) o, sahibine reddolunur. » (Buhâri/sulh: 5 - Müslim/akziye: 17 - İbn Mâce/mukaddeme: 2 - Ahmed; 6/270 - Ebû Dâvud: Hz. Âişe (R. A. )dan)

«Hangi ümmet peygamberlerinden sonra dinlerinde dinden olmayan bir şey uydurup ortaya çıkarmışlarsa, mutlaka onun bir benzeri sünneti zayi etmişlerdir. » (Taberânî: Gudayf b. Hâris es-Sümalî’den)

«Din adına sonradan uydurulup ortaya çıkarılan şeylerden sakının. Çünkü sonradan uydurulan her şey sapıklıktır. » (Ebû Dâvud/Sünnet: 5 - Tirmizî-Nesâî/Iydeyn: 22 - Ahmed: 3/310, 371)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Ektem bin el-Cevn’e dedi ki:

- Ya Ektem! Cehennem bana gösterildi. İçinde Amr b. Luhayʹi gör­düm, bağırsağını (yerden) çekiyordu. İkinizden birbirine daha çok benze­yen kimse görmedim, diyebilirim.

Bunun üzerine Ektem (R. A. ):

- Ey Allah’ın Peygamberi! Onun bana benzemesinden endişe edi­yorum, deyince, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz:

- Hayır, sen mü’minsin, o ise kâfirdir ve İsmâil Peygamberin dinini ilk değiştiren ve develeri bahire, sâibe ve hâm olarak adayan da odur, diye cevap verdi.

Diğer bir rivâyet :

«Amr b. Âmir el-Huzaî’yi gördüm, cehennemde bağırsağını çekip du­ruyordu. Develeri (belirtilen şekilde) ilk adayıp sâibe ismiyle anan odur. » (İbn Cerîr Taberî - İbn Kesîr: Ebû Hüreyre (R. A. )den)

Mâlik bin Nadle (R. A. ) anlatıyor:

«Üzerimde çok eski bir elbisemle Peygamber (A. S. ) Efendimize uğra­dım. Beni böylesine perişan bir kıyafet içinde görünce, aramızda şu ko­nuşma geçti:

- Malın var mı?

- Evet.

- Hangi cinsten?

- Her cinsten: Deve, sığır, koyun, at ve köle...

- Allah sana bir mal verince onu üzerinde çoğalt (yeterince giyin de Allahʹın nimetinin eseri sende görünsün).

Deven doğurunca yavrusunun kulakları kesik ya da yarık değildir, de­ğil mi?

- Evet...

- Develer zaten hep öyle doğurur. Ama belki de sen ustura alıp on­lardan bir kısmının kulağını yarıyorsun ve bu «bahîre»dir, diyorsun, diğer bir kısmının kulağını yarıp «bunlardan yararlanmak haramdır» diyorsun, değil mi?

- Evet, Ya Resûlellah!.

- Sakın böyle yapma. Şüphesiz ki Allahʹın sana verdiği her mal sa­na helâldır.

Ve sonra Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz yukarıda meâlini yazdığımız âye­ti okudu. (İbn Ebî Hâtim - İbn Kesîr)

ATALARIN YOLUNA BAĞLI KALMAK

İslâm eğri yolda bir taassubun karşısındadır. Aynı zamanda doğru yoldan sapmış ataların peşine takılıp yürüyenlerin elinden tutup kurtar­mayı amaçlamaktadır. Ataların inancı, âdet ve geleneği İlâhî ölçülere uy­duğu oranda muhteremdir.

Bilindiği gibi, İslâmiyet, Arapların câhiliye devrinden sürüp gelme ne kadar ölçüsüz, insan ruhunun yüceliğiyle ters düşen yanlış ve zararlı inanç, âdet ve gelenekleri varsa, hepsini kademeli ve sistemli bir plân­la kaldırmıştır. Mânevî tatminsizliğe hiç bir zaman yol açmamak için de daha doyurucu inanç ve ibâdet sistemi getirmiştir.

Âyette bilhassa iki önemli hususa işârette bulunuluyor:

1. Bir millet, ya da topluluğun inanç ve âdetlerini, daha mükemmelini ve de doyurucusunu getirmeden yasaklamak büyük bir huzursuzluğa ve mânevî çöküntüye sebep olur. Tıpkı şahısları ilâhlaştırıp Allah inancını te­melinden yıkmaya heveslenenlerin bilerek veya bilmiyerek ülkeyi bir çık­maza sokup felâketin eşiğine sürüklemelerine benzer. Materyalizm ile ko­münizm bu çıkmazın tabii sonucu olarak doğar.

Bu yüzden idâre edenlerle idâre edilenler arasındaki bağlar kopar, güven ölçüsü dumura uğrar; her geçen gün aradaki mesafe biraz daha açılır; derken idâre edenler şiddete ve ağır cezâî müeyyidelere başvur­mak zorunluğunu duymaya başlarlar ve bunun sonu, o ülke için kapan­ması, onarılması güç derin yaralar açar. Firʹavn ve Nemrut’un âkibeti bu­nun unutulmaz misallerinden biridir.

Tarih boyunca tekâmül edegelen dinler bile, bir önceki dinin yürür­lükten kaldırılmasında büyük güçlüklerle karşılaşmış ve hattâ çetin sa­vaşlar olmuştur. İsâ Peygamberin Tevratʹın bazı hükümlerini değiştirir mahiyette getirdiği esaslar hiçbir zaman Yahudîler tarafından benimsenme­miş, üstelik tepkilere yol açmış ve İsâ Peygamberi öldürmeyi bile plânla­yacak kadar o insanları hırçınlaştırmıştır. İslâmiyet çok daha doyurucu ve mükemmel esaslarla geldiği, insan ruhunun bütün arzularına cevap ve­recek muhtevada Kur’ân’ı sunduğu halde, kendinden önceki dinleri yürür­lükten kaldıramamış, yani o dinlere bağlı olanların çoğu hakkın sesine ku­lak vermemişlerdir.

Görülüyor ki, bir önceki inanç ve hükümleri kısmen değiştirmek veya kaldırmak için daha mükemmelini getirmekle beraber hemen sonuca var­manın mümkün olmadığı rahatlıkla anlaşılıyor. Ya bir de daha basit bir inanç sistemiyle daha mükemmelini ortadan kaldırmaya yeltenmenin ne kadar büyük bir gaflet olduğunu anlatmaya gerek var mıdır?

2. Halkı inançlarından dolayı ayıplamak, dindarları cahillikle vasıflan­dırmak; medeniyet adı altında dinî ve millî kültürü bir tarafa itip öz değer­lerinden kopuk nesiller yetiştirmek çok hatalı bir uygulamadır. Bu, inanç­sız, güvensiz, saygısız maddecilerin çoğalmasını, dinî alanda yarı cahille­rin çoğalmasını hızlandırır. Kısacası din ve ahlâk kişilerin mantığına terke­dilmiş olur. Bu durumda yavaş yavaş din ve ahlâk aslından, öz mayasın­dan uzaklaşır ve herkesin mantığına göre bir din doğar. Bu da ardı, arka­sı kesilmiyen bölünmelere, sürtüşmelere ve tartışma, hattâ vuruşmalara kapı açabilir! Hindistanʹda ve bazı Afrika ülkelerinde olduğu gibi.

O halde her konuda olduğu gibi, din ve ahlâk konusunda da dürüst vatandaş yetiştirmede çok dikkatli, bilinçli ve yaygın bir eğitime ihtiyaç vardır. Bir demirci çırağının bile körük çekebilmesi için aylarca o konuda eğitim görmesi gerektiğini kim inkâr edebilir?

İşte konumuzla ilgili âyet bu gerçekleri kalbimize ve dimağımıza, di­ğer bir deyimle sağduyumuza fısıldamaktadır.

Onlara: «Allahʹın indirdiği Kitabʹa ve Peygambere gelin! » denilince, «Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter» derler. Ya ataları bir şey bilmiyenler ve doğru yolu bulmayanlar idiyse?..

Görülüyor ki âyet hem aklımızı, hem mantığımızı harekete geçirip olayları iyice gözden geçirmemizi ilhâm etmektedir. Bu konuda duygu­sal davranmanın, akıl süzgecini bir yana itmenin kimseyi doğru yola ka­vuşturmayacağına işaret edilmekte ve böylece hakkın sesi gönül kulağı­na yansıtılmak istenmektedir.

Ayetler arasında bağlantı

Yukarıda geçen âyetlerle, câhiliye devrine ait bâtıl inançların, kötü âdetlerin İslâmiyette yeri bulunmadığı hatırlatıldı. İnsan kafası ürünü olan inançların hiçbir milleti sâadete ulaştırmadığını, fertlerin mânevî boşlu­ğunu dolduramadığını, tarihte geçen olaylar ile milletlerin hayatının is­patladığına işaret edildi. Ama Allah tarafından insan ruhunun yüceliğine eşdeğerde olan inancın samimiyet arzeden bir düzeyde dâima başarılı, güvendirici ve tatmin edici olduğuna kapalı şekilde atıf yapıldı. Kur’ân böylece bilgisiz, ilgisiz, Cenâb-ı Hakk’ın belirlediği yoldan uzak kalan ata­ların tuttuğu yanlış yolu benimseyip üzerinde ısrar etmenin hiçbir yararı olmadığını açıkladı.

Aşağıdaki âyetle, mü’minlerin şunun veya bunun yanlış inanç ve ber­bat yaşayışını taklîtten kaçınmaları; başkalarına iyi örnek olacak, sapıkla­rı yönlendirecek İslâmî hayatı olduğu gibi yaşamaları emrediliyor.