MEÂLİ:
102- (Ey Muhammed! ) İşte bu gayb haberlerindendir ki, onu sana vahiy yoluyla bildiriyoruz. Onlar hile ve düzen kurarak işlerini kararlaştırmak için toplandıklarında sen onların yanında bulunmuyordun.
103- Sen ne kadar içten arzu edip çırpınsan da insanların çoğu imân edecek değillerdir.
104- Ve sen buna karşılık onlardan bir ücret de istemiyorsun. Bu (Kurʹân) âlemler için ancak bir öğüt, bir hatırlatmadır.
VAHYEDİLEN GAYBÎ HABERLER
«İşte bu gayb haberlerindendir ki, onu sana vahiy yoluyla bildiriyoruz. »
Bilindiği gibi, Hz. Muhammed (A. S. ) ümmî idi, yani Okur-yazar değildi. Zaten o devrin Arap tarihini incelediğimizde, İsa Peygamber’den sonra fetret devri başlamış ve bu altı asır devam etmiştir ki, bu süre içinde peygamber gönderilmemiştir. O yüzden Tek Tanrı inancı, yerini çok tanrı inancına bırakmıştı. İlim ve irfan adına kayda değer ciddi hiçbir şey yoktu. Daha çok şu üç şey toplumda yaygındı: Güçlünün güçsüzü ezip elindeki ekmeğini alması, esir kadınların ve çocukların esir pazarlarında köle ve câriye adı altında alınıp satılması; şairlere lüzumundan fazla değer verilip putları memnun etmek için onlar adına övgülerin söylenip yazılması..
Tevrat ile amel edenlere gelince: Hicaz ve dolaylarında yaşayan Yahudiler de koyu bir cehalet içinde yüzüyorlardı. Onları sevk ve idâre eden birkaç din adamları dışında Tevrat’ı okuyup anlayan, anlayıp amel eden kimseler yoktu. Önemli bir bölümü ticaretle ve tefecilikle geçimini sağlar, kendilerinden olmayanları sömürebildikleri kadar sömürürlerdi.
Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz’in yetiştiği aile ve muhite dikkat ettiğimizde, onların da Tevhit İnancı doğrultusunda yeterli bir kültürleri, sağlam esaslara dayalı bilgileri yok gibiydi. O yüzden Peygamberimizin gençlik dönemi, önceleri çobanlıkla, sonraları ticaretle geçmiştir. Kutsal kitaplar hakkında ciddi bir bilgisinin olduğu iddia edilemez. Ümmî, yani Okur-yazar olmadığı için de her hangi bir kitap okuma imkânı bulamamıştır. Oʹnun bildiği tek şey, mükemmel düzen ve dengede yaratılan şu kâinatın bir yaratıcısı vardır, o da Allah’tır. Taştan ve ağaçtan yontulup şekillendirilmiş putların hiçbir zaman ilâh olamıyacakları, aklın ve sağduyunun belirleyip ortaya koyduğu bir gerçektir.
Yahudi bilginleri, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin peygamber olarak gönderilmesini yadırgadılar ve o bakımdan beklenilen kurtarıcının o olmadığını iddia edip açıktan inkâra saptılar. Bir çok yalan ve iftiralardan, benzetme ve suçlamalardan sonra Onu zor duruma düşürmek ve mü’minlerin inancını sarsmak için Yâkub ve oğlu Yusuf Peygamberler hakkında kendisinden tatmin edici bilgi istediler. O da, Allah bana bildirecek olursa, size bilgi verebilirim, dedi ve Melek Cebrâil’in inmesini bekledi. Çok geçmeden Yusuf (A. S. ) kıssasıyla ilgili âyetler indirildi. Ama öyle bir güç ve ölçüde ki, bütün yanlışlıkları düzeltmekte, Tevrat’ta geçen bölümlerin isabetli yerlerini doğrulamakta, hatalı yerlerini tashîh etmekte ve daha çok ibret ve öğüt alınacak safhalarını açıklamaktaydı. O bakımdan İlâhî kelâmın akıcı, açık, kesin ve doyurucu beyânı herkesi susturdu.
Bunun için Cenâb-ı Hak, olayı, Peygamberine bildirdikten sonra Ona şu hususu da hatırlatıyor: «Ey Muhammed! İşte bu gayb haberleridir ki, onu sana vahiy yoluyla bildiriyoruz. Onlar hile ve düzen kurarak işlerini kararlaştırmak için toplandıklarında sen onların yanında bulunmuyordun. Ne kadar içten arzu edip çırpınsan da insanların çoğu imân edecek değillerdir. »
Bu âyetler Mekke’de inmiştir. Eğer Yusuf kıssası, Kur’ânʹın açıkladığı şekilde ve muhtevada o yörelerde bilinmiş olsaydı, Hz. Muhammed (A. S. ) böyle bir iddiayla ortaya çıkabilir miydi veya Allah (c. c. ) böyle bir ifade kullanır mıydı? Nitekim bir süre sonra Yahudi din adamlarından Abdullah b. Selâm ve arkadaşları, Kur’ânʹın bu âyetlerini duyduklarında hayretlerini gizliyememişler ve bu kadar net ve sağlıklı bilgileri kimselerin bilmediğini itiraf etmişlerdi. Çünkü Tevrat’ta kıssayla ilgili yazılara o kadar çok insan sözü karıştırılmıştır ki, hangi cümlesi İlâhî, hangisi beşerî olduğunu ayırt etmek bile mümkün olamamıştır. Ancak Kur’ânʹın beyânı ortaya çıkınca, kıssanın gerçek yanı anlaşılabilmiştir.
Daha önce de kısaca belirttiğimiz gibi, Yusuf (A. S. ) kıssasının bir diğer yönü de, Hz. Muhammed (A. S. ) ve arkadaşlarının içinde bulundukları sıkıntılı duruma neşter vurması, tarihin tekerrür edeceğine işârette bulunması; aynı zamanda hak, doğruluk, ahlâk, fazîlet ve adâlet adına verilen mücadelenin, sarf edilen mesainin mutlaka başarıya erişeceğini müjdelemesidir. Nitekim on yıl sonra Mekke fethedilmiş ve Hz. Peygamber (A. S. ) kutsal Kâbe’yi putlardan temizleyerek, Mekkeli düşmanlarına, Yusuf Peygamber’in kendi kardeşlerine söylediği sözü söyleme büyüklüğünü bir defa daha göstermiştir: «Size bugün azarlama, ve başakakma yok. Allah sizi bağışlasın, affetsin. O, merhamet edenlerin en çok merhametlisidir. »
HZ. MUHAMMEDʹİN (A. S. ) BESLEDİĞİ ÜMİT
Siyercilerin tesbitlerine göre, Yahudi din adamlarıyla Mekke’nin ileri gelenlerinden bir grup insanın Yusuf (A. S. ) olayını sormaları ve vahiy yoluyla olayın gerçek yönünün bildirilmesi üzerine, soruyu soranlar susmaktan başka bir çare bulamamışlar ve ne tasdîk, ne de ret etmiyerek geldikleri gibi geri dönmüşlerdi. O sebeple Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz onlardan çoğunun veya bir kısmının aklını ve vicdanını doğruyu seçmeye çevirir ve son dine inanırlar diye ümitlenmiş ve neticeyi sabırsızlıkla beklemişti. Zira Peygamberimizin (A. S. ) özelliklerinden biri de, insanların düştükleri küfür ve cehalet bataklığından bir an önce kurtulmalarını görmekti. Bunun için gece-gündüz demeden hakkı teblîğ etmeye çalışır, irşat hizmetini kusursuz sürdürürdü.
İşte o bu duygu ve düşünce atmosferi içinde olumlu sonuç beklerken, aksine onların inkâr ve tuğyanlarında ısrar ettiklerine şâhit olmuş ve fazlasıyla üzülmüştü.
Cenâb-ı Hak, bu husustaki İlâhî sünnetinin hedefini belirterek teselli mahiyetinde şu âyeti indirdi: «Sen ne kadar içten arzu edip çırpınsan da insanların çoğu imân edecek değillerdir. »
Diyebiliriz ki, beşer tarihi böyle başlamış, böyle gelişmiş ve böyle devam edecektir. Hak ile bâtıl mücadelesi hiçbir zaman son bulmayacak, kıyâmet kopuncaya kadar bu sürtüşme sürüp gidecektir. Önemli olanı, milyonlarca, hattâ milyarlarca insanlar arasında Hakkʹın sesini duyup kalbini imân cevherine taht yapanların Allah’ın dinine bilerek, inanarak ve karşılığını yalnız Allah’tan bekleyerek hizmetlerini sürdürmeleridir.
DİNE DAVETTE, HAKK’A İRŞATTA ÜCRETİN YERİ YOKTUR
«Ve sen buna karşılık onlardan bir ücret de istemiyorsun. Bu (Kurʹân) âlemler için ancak bir öğüt ve hatırlatmadır. »
Kur’ân’da ücret konusu sık sık işlenip hatırlatılır. Gönderilen peygamberler dini yayarken, ilâhî buyrukları teblîğ ederken, ona karşılık bir ücret istememişler; aksine ellerinde ve evlerinde olan varlıklarını da bu yolda harcamışlardır. Bunun sebebi açıktır: Allah’ın indirdiği din elbetteki çok aziz ve çok şereflidir, aynı zamanda her yönüyle kutsaldır. Allah rızası gözetilerek teblîğ edildiği, ücretsiz anlatıldığı sürece kutsallığına saygı gösterilmiş ve azizliği korunmuş olur. Din bilgini dilenci durumuna düşürüldüğü gün, dinin kutsallığı zedelenir; Allahʹın insanlara emanet ettiği bu nîmet ağır yara alır. O bakımdan hem peygamberler, hem de onların yolunda yürüyen din mürşitleri, zarurî bir durum meydana gelmedikçe, din adına kimselerden bir şeyler istememişler, kendileri için bir ücret talebinde bulunmamışlardır.
Kurʹânʹda dine hizmetten söz edilirken, bu şerefi üstlenenlere, peygamberlerin tertemiz metodu hatırlatılır, onların müstağnî davranmaları en açık misal olarak verilir.
KURʹAN BİR ÖĞÜT VE HATIRLATMADIR
«Bu (Kur’ân) âlemler için ancak bir öğüt ve hatırlatmadır. »
Burada Kurʹân «zikir» olarak anılmıştır. Bu kelime çok yönlü ve çok anlamlıdır: Hafızada arşivlenen bir şeyi hatırlama, bir şeyin kalpde doğuvermesi, dilde meydana gelmesi bunlardan bir kaçıdır. Ayrıca «namaz» insana Allahʹı daha çok hatırlattığı için «zikir» diye anılmıştır. «Kur’ân» her yönüyle Allah kelâmı olup her kelime ve cümlesiyle Allahʹı anmamıza vesîle olduğu için «zikir» olarak vasıflandırılmıştır. Sonra da «zikir», hatırlatılan veya okunan veya okutulan veya haber verilen bir şeyden öğüt ve ibret alma mânasında da kullanılmıştır. Kurʹânʹın zikir olarak vasfedilmesinin bir anlamı da budur. Şöyle ki: İlgili âyette Kurʹânʹın âlemlere ancak bir zikir, yani öğüt ve hatırlatma olduğu buyurulurken, okunup anlamı üzerinde durulduğu, Allahʹın neleri murat ettiği düşünülerek âyetleri üzerinde ciddiyetle araştırma yapıldığı, imân ve irfan gözüyle bakılıp incelendiği takdirde bir zikir anlamı hüviyetinde bulunduğuna işâret ediliyor.
Kur’ân neleri öğütler ve neleri hatırlatır?
Bu iki soru üzerinde durduğumuzda Kurʹânʹın belirtilen hususta insanları nasıl eğittiğini daha iyi anlamış oluruz.
1- Kur’ân bütünüyle bir öğüttür.
Bilindiği gibi, «öğüt» sözlük olarak, birine doğru ve uygun olanı söylemek; doğru ve faydalı yolu göstermek veya kötü söz ve davranışlardan sakındırmak anlamına gelir. O bakımdan bu tanımlama, insanların yaratılışlarındaki yüce hikmete uygun bir yaşama düzenini içermekte ve İlâhî buyrukların insanlardan yana bütün faydalarını beraberinde taşımaktadır.
2- Kur an bir hatırlatmadır.
O, insana yaratanını, onun eşsiz ve sınırsız kudretini, meleklerini, kıyameti, hesabı, Cennet ve Cehennem’i en anlamlı ve duyarlı şekilde hatırlatan bir kitaptır. Hayat kanunlarına uymayı tavsiye eder, sünnetullaha uygun yaşamamızın gereğini öğretir. Böylece her yönüyle O, insana sorumluluk duygusunu aşılar ve günlük hayatımızı başı boşluktan kurtarıp belli bir amaca yöneltir.
İşte bu manalarla Kur’ân milletler için ancak bir zikir ve hatırlatmadır. Mürşidin ve ilim adamının görevi, Allah rızasını gözeterek Kurʹânʹın bu özelliklerini kalplere ve kafalara -kırmadan, incitmeden ve bıkkınlık vermeden- işlemek, idrakleri hep uyanık tutmaya çalışmaktır.
Âyet-i Kerîme, başta Peygamber (A. S. ) Efendimiz olmak üzere, irşat ve teblîğ düzeyinde bulunan bütün müʹminlere bu hizmetin gereğini hatırlatıyor. Doğruya eriştirmeyi, dalâletten kurtarmayı ise, Allahʹın takdirine ve meşietine bırakmamıza işârette bulunuyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Yusuf (A. S. ) kıssasının en doğru ve en ibretli safhalarının ancak Allahʹın vahiy yoluyla bildirmesi neticesinde anlaşıldığı belirtildi Bununla beraber insanların çoğunun hemen her devir ve dönemde hakkı ret ve inkâr ettiklerine dikkatler çekilerek, bu kıssalardan ancak aklını, vicdanını, idrâk ve izânını iyi kullananların öğüt alacağına işâret edildi Sonra da Allahʹın emirlerini teblîğde ve insanları doğruya, hakka ve fazîlete irşat etmekte bir ücret istemenin söz konusu olamıyacağı hatırlatılarak Hz. Peygamber’in (A. S. ) 23 yıllık risâlet dönemindeki metodunu araştırıp öğrenmemiz istenildi.
Aşağıdaki âyetlerle, yerde ve göklerde Cenâb-ı Hakk’ın varlığına, birliğine ve kurduğu düzenin mükemmelliğine, sağladığı dengenin kusursuzluğuna delâlet eden nice belgelerin bulunduğu konu ediliyor; her gün bu belgelere bakan birçok körlerin, uğrayan sayısız gafillerin acıklı hallerine işâret edilerek akıl ve idrâkimizi yeterince kullanmamız emrediliyor.