MEÂLİ:
101- Ey imân edenler! Size açıklanınca sizi kötümser yapacak (veya üzecek) şeylerden sormayın; ama Kurʹân indirildiğinde sorarsanız size açıklanır. Allah (daha önce bu kuralı bilmeden) sorduklarınız (dan dolayı sizi) atfetmiştir. Allah çok bağışlayandır; şefkatla, merhametle sabredendir.
102- Sizden önce bir millet de onları sormuştu, sonra da o yüzden kâfir olmuşlardı.
İNİŞ SEBEBİ
Enes b. Mâlik (R. A. ) diyor ki:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz daha önce bir benzerini duymadığımız bir hitabede bulundu ve: «Eğer benim bildiğimi bilmiş olsaydınız az güler, çok ağlardınız!. » buyurdu. (Sahîh-i Buharî: Enes bin Mâlik (R. A. ) den) Bunun üzerine Ashab-ı Kirâm yüzlerini yakalarının içine çekip ağladılar, fazla duygulandıklarından inler gibi sesler çıkardılar. Bu arada bir adam kalkıp, «Benim babam kimdir? » diye sordu. Peygamberimiz (A. S. ) «Falan adamdır» diye cevaplandırdı. Buna benzer yersiz bir takım sorular daha soruldu. Sonra çok geçmeden yukarıdaki âyetler indi. (Lübabu’t-Te’vîl-İbn Kesîr - Âlûsî)
Diğer bir rivâyet:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir gün güneş batıya meylettiğinde (öğle vakti) evinden çıkıp öğle namazını kıldırdı. Sonra minbere çıktı ve kıyâmetin kopuşunu, onun dehşetini çok duyarlı bir ifadeyle anlattı. Sonra da şöyle buyurdu: «Kim bir şey sormak istiyorsa sorsun, şu minber üzerinde bulunduğum sürece onu cevaplandıracağım. » Tabii Resûlüllâh (A. S. ) bunu üzüldüğü, Ashabdan bazısının yersiz sorular sorduğu için söylemişti. Ashabın çoğu onun üzüldüğünü anladıkları için gözyaşı akıttılar. Peygamber (A. S. ) de, «Sorun benden» diye tekrarladı. Derken Abdullah b. Huzafe es-Sehmî ayağa kalkıp, «Babam kimdir? » diye sordu. Peygamberimiz (A. S. ) ona, «Baban Huzafeʹdir» diye cevap verdi. Sonra Peygamber (A. S. ) Efendimiz aynı üzüntülü tonuyla, «Benden sorun soracağınızı!. » buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer (R. A. ) diz üzeri durup şöyle dedi: «Ey Allahʹın Resulü! Biz Allahʹın Rabbimiz, İslâmʹın dinimiz, Muhammed’in Peygamberimiz olduğuna razı olduk.. »
Peygamberimiz biraz sustuktan sonra şöyle buyurdu: «Az önce Cennet ve Cehennemi şu duvarın enine olan kısmında (onun yanı başında) gördüm, bana arzolundular: Hayır ve şerde bugünkü gibi bir gün görmedim. » (Lübabü’t-Te’vîl - İbn Kesîr - İbn Cerîr Taberî)
Başka bir rivâyet:
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: «Bir topluluk işi alaya alır gibi bir tavır içinde Peygamberimizden bir şeyler soruyorlardı. Birisi, «Benim babam kimdir? » diye sorarken, bir diğeri kaybolan devesinin nerede olduğunu soruyordu. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Sahîh-İ Buharî-İbn Cerîr Taberî: İbn Abbas (R. A. )dan)
Hz. Ali (R. A. ) diyor ki:
«Yol bulmaya güç getirebilen kimsenin Beytʹi (Kâbe) haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hak ve vecibesidir. » meâlindeki âyet inince, «Her sene mi? » diye sordular. Peygamberimiz bu soruyu cevaplandırmadı. Onlar yine aynı soruyu tekrarladılar. Bunun üzerine Peygamberimiz (A. S. ), «Hayır» diye cevap verdi ve: «Eğer evet, deseydim, her yıl size farz olurdu. » buyurdu. Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Tirmizî: Hadîstin garibün - Âl-i İmrân sûresi: 97)
Ebû Hüreyre (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bize hitapta bulunarak şöyle buyurdu: «Ey insanlar! Doğrusu Allah size haccı farz kıldı; artık haccedin. » Bunun üzerine bir adam, «Her sene mi? » diye sordu. Peygamber (A. S. ) sustu, cevap vermedi. Adam aynı soruyu üç defa tekrarlayınca Peygamberimiz (A. S. ) «Sizi bıraktığım sürece siz de beni bırakın, (gereksiz soru sormayın). Eğer evet deseydim, size vâcib olurdu, siz de ona güç getiremezdiniz. Sizden öncekiler çok soru sormalarından ve peygamberlerine karşı ihtilâfa düştüklerinden dolayı helâk olmuşlardır. Size bir şey ile emrettiğimde onu gücünüz yettiği kadar yerine getirin; sizi bir şeyden men’ettiğimde ondan kaçının. » (Sahîh-İ Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den - İbn Kesîr)
İLGİLİ HADÎSLER
Muğîre b. Şuʹbe (R. A. ), Muaviyeʹye (R. A. ) yazdığı mektupta şöyle diyordu: «Şüphesiz ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz dedikodudan, malı zayiʹ etmekten ve bir de çok soru sormaktan menʹetmiştir. » (Sahîh-i Buharî - Müslim: Muğîre b. Şu’be (R. A. )den)
«Peygamber (A. S. ) Efendimiz AĞLÛTAT (ilim adamlarının ayağını kaydıracak, onları küçük düşürecek sorular)dan menʹetmiştir. » (Ebû Dâvud)
Ebû Hüreyre (R. A. ) diyor ki:
«İnsanların şerlileri, şerli meselelerden soranlardır. » (Lübabu’t-Te’vîl/Alaeddin Ali)
Selmân el-Fârisî (R. A. ) diyor ki:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize bazı şeylerden soruldu. Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdu:
«Helâl, Allahʹın kendi kitabında helâl kıldığı şeylerdir. Haram da Allahʹın kendi kitabında haram kıldığı şeylerdir. Susulup anılmıyan hususlar ise, Allahʹın bağışladığı şeylerdir. O halde kendinizi sıkıp güçlüğe sokmayın. » (Tirmizî - İbn Mâce: Selmân (R. A. )dan)
«Şüphesiz ki Allah bir takım şeyleri farz kılmıştır; onları zayi etmeyin. Bir takım hudut koymuştur, onları aşmayın. Bir takım şeyleri haram kılmıştır, onlara yaklaşmayın. Unutmaksızın da bir takım şeylerden söz etmemiştir; artık siz onlardan söz etmeyin. » (Câmiu’l-Usûl: Ebû Sa’lebe’den - İbn Kesîr: 2/106)
SORU SORMANIN ÂDÂBI
«Ey iman edenler! Size açıklanınca sizi kötümser yapacak (veya üzecek) şeylerden sormayın. »
Kur’ân’da ilgili âyetle -bir bakıma- soru sormanın âdâp ve kurallarının özeti verilmekte ve bunun eğitimin bir kolu haline getirilmesine işâret edilmektedir.
Kimden, neyin, nasıl, nerede ve ne zaman sorulması gerekiyor? Ayrıca sormanın ölçü ve âdâbı nedir? Bunları bilmeye ihtiyaç vardır. O nedenle büyük ve mükemmel bir eğitim kitabı olan Kurʹânʹda, insanların bilgi alış-verişi, sorulu-cevaplı görüşmeleri, disipline edilerek bazı kurallara bağlanıyor.
Bunu iki kısımda düşünmemiz uygun olur: Dinî konular, metafizikle ilgili hususlar ile deney ve gözlemle elde edilen bilimsel buluşlar.
Dinî konularda Kitap ve Sünnette açıklanmış hükümleri ve açıklanmayıp genel ölçü ve kurallar anlamındaki esaslara kıyasla elde edilen hükümleri sormakta, araştırmakta bir sakınca yoktur. Bilâkis çok yarar vardır. Dinî hükümleri ancak yetkili ilim adamlarından sormakla öğrenmemiz mümkündür. Dinin metafizikle ilgili açıklamalarına gelince, bunlardan ancak açıklananları bilebiliriz. Açıklanmıyanlar hakkında ne soru sormamıza, ne de cevap aramamıza gerek var. Çünkü bu, beşer ilminin ulaşamadığı bir düzeyde bulunuyor. Bu hususta aklın ve mantığın önü açık değildir. Deney ve gözlemin ise, tamamen dışındadır.
Bu nedenle Allah ve Peygamberinin ve Peygamber ilmine vâris olan Allah dostlarının, kâmil mürşitlerin açıklaması dışında bazı tahminlerde bulunmak sakıncalıdır. Bu, hem ilim adamını yorar ve üzer, hem de soranı hayal kırıklığına uğratabilir.
Deney ve gözlemle elde edilen bilgiler, varılan sonuçlar hakkında sormakta bir sakınca olmadığı gibi, bu alanda ilmin henüz tesbit edemediği, ortaya çıkaramadığı hususlardan ve bir takım varsayımlardan sormakta büyük yararlar kabul edilmektedir. Çünkü bu yola başvurmak ilim adamının hevesini kamçılar ve araştırma azmini kuvvetlendirir.
Rastgele sormak doğru mudur?
Soru rastgele sorulmaz. Dinî bir konuysa, ilgili ilim adamı çağrılmaz, ona gidilir. Bu, İslâm’ın koyduğu bir terbiye ve saygı ölçü ve kuralıdır. Nitekim Ashab-ı Kirâm’dan birinin bir sorusu olunca, Mescid-i Saadete gider, namaz kılındıktan sonra Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin onlara yönelip konuşmasını beklerdi. Peygamberimiz (A. S. ) namazdan sonra bir sohbet toplantısı açacak olursa, o takdirde onun konuşmasının bitmesini beklerdi. Sonra da müsaade istenilir ve edep ölçüleri içinde sorulacak şey kısaca sorulurdu. Efendimiz (A. S. ) namazdan hemen sonra kalkıp evine veya başka bir tarafa gidecekse, soru-cevap faslına uygun vakit olmadığı anlaşılır ve sorular uygun bir zamana bırakılırdı. Allah Resûlüyle (A. S. ) yolda karşılaşan kimsenin önemli, âcil bir sorusu olursa, selâmdan sonra Onun iltifatını bekler, eğer Efendimiz ona iltifatta bulunup konuşursa, o da bunu fırsat bilip konuşur ve ortam müsaitse sorusunu sorabilirdi.
Selçukî hükümdarı Tuğrul Bey, Hemedanʹa girdiğinde muhteşem bir toplulukla karşılaştı. Fakat o, önce din âlimlerinden kadri yüce zatların bulunup bulunmadığını sordu. «Çağıralım mı? » diye müsaade istenildiğinde, Tuğrul Bey, «Hayır, din âlimleri çağrılmaz, onlara gidilir. Beni onlara götürün.. » diyerek bu hususta İslâmî terbiye ve anlayışını açıklamış oldu. Diğer alanlardaki ilim adamlarına da aynı saygı ve ilgi gösterilmiştir.
Bu konuda İmam Gazali şu hadîsi rivâyet etmektedir:
«Âlimlerin kötüsü, hükümdarların (kapısına) gidenidir. Hükümdarların hayırlısı, âlimlerin (kapısına) gidenleridir. »
Bu hadîsi İbn Mace zayıf bir senetle şu lafızla rivâyet etmiştir:
Meâli şöyledir: «Âlimlerin kötüleri, hükümdarlara gidenlerdir; hükümdarların iyileri, âlimlere gidenlerdir. » (el-Fevâidü’l-Mecmu’a Fi-Ahâdisi’l-mevdu’a: 288)
Deylemî de Ömer b. Hattab’dan (R. A. ) merfuan şu rivâyeti yapmıştır:
«Allah âlimlerle kaynaşıp görüşen hükümdarları sever. Hükümdarların (ayağına) gidip onlarla kaynaşan âlimleri sevmez. »
Çünkü ilmin rütbesi bütün rütbelerin üstündedir.
Yine Büyük Selçukî Sultanı Melik Şahdevirʹin, ünlü ilim adamı Ali bin Hüseyin es-Sandalî’ye, «Neden bana gelmezsin? » diyerek sitem edince, Ali b. Hüseyin Hazretleri ona şu cevabı vermiştir: «Senin hayırlı bir hükümdar olmanı, âlimleri ziyaret etmenle arzuladım. Hükümdarları ziyâret etmekle benim de kötü bir ilim adamı olmamı istemedim, ondan.. » (Bu konuda fazla bilgi için bak: Keşfü’l-Hefâ/el-Aclûni : C. 2/321)
Evet dinî soruların daha çok ilim meclislerinde, sohbet toplantılarında, seminer ve konferanslarda, cami ve mescitlerde sorulması tavsiye edilmiştir. Belirtilen yerlerde de, ilim adamlarından önce izin istenmeli, edep ve terbiye kuralları göz önünde bulundurularak sorular sorulmalıdır. Cevap verilirken dikkatle dinlemek, ilim adamının sözünü kesmemek, dikkatleri dağıtacak davranışlarda bulunmamak da soru sorma kuralları arasında yer alır.
Âyette «Allah çok bağışlayandır ve çok hilm sâhibidir» buyurularak konunun nezaketi vurgulanmıştır. Cevap verenin de o nisbette nezîh ve sabırlı olması, yumuşak bir edâ ile sorulanları cevaplandırması ve karşısındakilerin anlayabileceği bir ifade kullanması ise, cevap verme kurallarından bir kısmıdır.
DİNÎ KONULARDA ÖLÇÜSÜZ SORULAR
«Sizden önce bir millet de onları sormuştu, sonra da o yüzden kâfir olmuşlardı. »
Kurʹân, İslâm’dan önceki bazı milletlerin ölçüsüz soru sormalarından, Allah ve Peygamberin açıklamadığı meseleler üzerinde ısrarla durmalarından dolayı hem kendilerini sıkıntıya düşürdüklerini, hem de aşırı gittikleri için inkâra saparak helâk olduklarını haber veriyor. Buna birkaç örnek verelim:
Sâlih Peygamberin kavmi muʹcize istediler; kimi şu taştan bir deve çıkar, derken, kimi de gökten bize altın yağdır, diyordu. Onların bu yersiz istek ve soruları Sâlih Peygamberi fazlasıyla üzmüştü. Allah onların samimi olmadıklarını biliyordu. İstedikleri mu’cize meydana geldi, taştan deve çıkarıldı. Sâlih Peygamber onlara, «Sakın bu deveye dokunmayın, onu boğazlamayın, sonra İlâhî gazaba çarpılırsınız» diyerek çetin bir imtihan geçirdiklerini hatırlatmak istemişti. Ama onların ölçüsüz, tartısız soruları birbirini izleyip durdu, derken o deveyi boğazladılar. Bu yüzden yerle bir oldular.
İsrâiloğulları, Musâ Peygambere, «Allah’ı bize açıkça göster» diye olmayacak istekte bulunmuşlardı. Bu yüzden dertten derde uğratılmışlar ve sonunda esaret zilletine düşürülmüşlerdi.
Yine İsrâiloğulları, İsâ Peygamberden, gökten hazır sofra indirilmesini istemişlerdi. Sofra indiği halde inkârlarında ısrar etmişler ve bir takım yersiz sorular yöneltmişlerdi. Bu yüzden İlâhî lânete uğramışlar, ruhen maymunlaşıp dirliklerini kaybetmişlerdi.
Mesele mu’cizeden fazla yersiz ve gereksiz soru sormakla ilgilidir. İsrâiloğulları sadece muʹcize istemekle kalmadılar, mu’cize tecelli ettikten sonra ardı-arkası kesilmiyen yersiz sorular sormaya devam ettiler. Sonunda hak ettikleri cevap verildi; asırlarca vatansız kalıp perişan oldular.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle, dinin İlâhî olduğu, boyutlarının Allah tarafından belirlendiği ve açıklanması gereken hususların açıklandığı, bunun ötesinde başka dinî bilgilere gerek olmadığı hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, dinde olmayan bir şeyi dindenmiş gibi göstermenin sakıncaları anlatılıyor. İnsan aklının ürünü olan şeylerin Allahʹa ve Onun indirdiği dine nisbet edilmesinin büyük bir suç ve vebal olduğuna işârette bulunuluyor ve Cahiliye devrinden kalma bir takım kötü âdetlerin Allah tarafından konulmuş bir vecîbe olduğu iddiası reddedilip mü’minler bu hususta uyarılıyor.