Biz onlara merhamet edip başlarına gelen zararı giderseydik, yine de azgınlıkları içinde bocalayıp kalırlardı.
وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِمْ مِنْ ضُرٍّ لَلَجُّوا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
ve lev raHimnāhum ve keşefnā mā bihim min Durrin le leccū fī Tuğyānihim yeǎ'mehūne
Andolsun, biz onları azap ile kıskıvrak yakaladık da yine Rablerine boyun eğmediler ve O'na yalvarıp yakarmadılar.
وَلَقَدْ اَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ
ve leḳad eḣaƶnāhum bi l-ǎƶābi fe mā stekānū li rabbihim ve mā yeteDerraǔne
Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımızda bir de bakarsın onun içinde ümitsizliğe düşüvereceklerdir.
حَتّٰٓى اِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا ذَا عَذَابٍ شَدِيدٍ اِذَا هُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ
Hattā iƶā feteHnā ǎleyhim bāben ƶā ǎƶābin şedīdin iƶā hum fīhi mublisūne
Halbuki O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
وَهُوَ الَّذِي اَنْشَاَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ
ve huve elleƶī enşee lekumu s-sem'ǎ ve l-ebSāra ve l-ef'idete ḳalīlen mā teşkurūne
O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir. Sadece O'nun huzurunda toplanacaksınız.
وَهُوَ الَّذِي ذَرَاَكُمْ فِي الْاَرْضِ وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
ve huve elleƶī ƶeraekum fī l-erDi ve ileyhi tuHşerūne
O, diriltendir, öldürendir. Gece ile gündüzün birbirini takib etmesi de O'na aittir. Hala aklınızı kullanmıyor musunuz?
وَهُوَ الَّذِي يُحْيِ وَيُمِيتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
ve huve elleƶī yuHyī ve yumītu ve le hu ḣtilāfu l-leyli ve n-nehāri e fe lā teǎ'ḳilūne
Hayır onlar, öncekilerin söyledikleri sözler gibi sözler ettiler.
بَلْ قَالُوا مِثْلَ مَا قَالَ الْاَوَّلُونَ
bel ḳālū miṧle mā ḳāle l-evvelūne
Dediler ki: "Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı tekrar diriltileceğiz?"
قَالُوا ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
ḳālū e iƶā mitnā ve kunnā turāben ve ǐZāmen e innā le meb'ǔṧūne
Andolsun, biz de bizden önce atalarımız da bununla tehdit edildik. Bu, öncekilerin uydurduğu masallardan başka bir şey değildir.
لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا هٰذَا مِنْ قَبْلُ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ
le ḳad vuǐdnā neHnu ve ābā'unā hāƶā min ḳablu in hāƶā illā esāTīru l-evvelīne
De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Yer ve yerde bulunanlar kime aittir?"
قُلْ لِمَنِ الْاَرْضُ وَمَنْ فِيهَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
ḳul li meni l-erDu ve men fīhā in kuntum teǎ'lemūne
"Allah'ındır" diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşünüp öğüt almaz mısınız?" de.
سَيَقُولُونَ لِلّٰهِ قُلْ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
se yeḳūlūne li (a)llahi ḳul e fe lā teƶekkerūne
De ki: "Yedi kat göklerin Rabbi, büyük Arş'ın Rabbi kimdir?"
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
ḳul men rabbu s-semāvāti s-seb'ǐ ve rabbu l-ǎrşi l-ǎZīmi
"Allah'ındır" diyecekler. "Öyle ise O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" de.
سَيَقُولُونَ لِلّٰهِ قُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ
se yeḳūlūne li (a)llahi ḳul e fe lā tetteḳūne
De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, kendisi koruyan, kendisine karşı korunulamaz olan kimdir?"
قُلْ مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
ḳul men bi yedihi melekūtu kulli şey'in ve huve yucīru ve lā yucāru ǎleyhi in kuntum teǎ'lemūne
"Allah'ındır" diyecekler. "Öyle ise nasıl aldanıyorsunuz?" de.
سَيَقُولُونَ لِلّٰهِ قُلْ فَاَنّٰى تُسْحَرُونَ
se yeḳūlūne li (a)llahi ḳul fe ennā tusHarūne