Onları, gaflet içinde bulunup iman etmezlerken işin bitirileceği o pişmanlık günüyle uyar.
وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْحَسْرَةِ اِذْ قُضِيَ الْاَمْرُ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ وَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
ve enƶirhum yevme l-Hasrati iƶ ḳuDiye l-emru ve hum fī ğafletin ve hum lā yu'minūne
Şüphesiz yeryüzüne ve onun üzerindekilere biz varis olacağız, biz! Ancak bize döndürülecekler.
اِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الْاَرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا وَاِلَيْنَا يُرْجَعُونَ
innā neHnu neriṧu l-erDe ve men ǎleyhā ve ileynā yurceǔne
Kitap'ta İbrahim'i de an. Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir peygamber idi.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِبْرٰهِيمَ اِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا
ve ƶkur fī l-kitābi ibrāhīme innehu kāne Siddīḳan nebiyyen
Hani babasına şöyle demişti: "Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?"
اِذْ قَالَ لِاَبِيهِ يَاأَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنِي عَنْكَ شَيْـًٔا
iƶ ḳāle li ebīhi yā ebeti li me teǎ'budu mā lā yesmeǔ ve lā yubSiru ve lā yuğnī ǎnke şey'en
"Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy ki seni doğru yola ileteyim."
يَاأَبَتِ اِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْنِي اَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا
yā ebeti innī ḳad cā'enī mine l-ǐlmi mā lem ye'tike fe ttebiǎ'nī ehdike SirāTen seviyyen
"Babacığım! Şeytana tapma! Çünkü şeytan Rahman'a isyankar olmuştur."
يَاأَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ عَصِيًّا
yā ebeti lā teǎ'budi ş-şeyTāne inne ş-şeyTāne kāne li r-raHmāni ǎSiyyen
"Babacığım! Doğrusu ben, sana, çok esirgeyici Rahman tarafından bir azabın dokunmasından, böylece şeytana bir dost olmandan korkuyorum."
يَاأَبَتِ اِنِّٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا
yā ebeti innī eḣāfu en yemesseke ǎƶābun mine r-raHmāni fe tekūne li ş-şeyTāni veliyyen
Babası, "Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, mutlaka seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş!" dedi.
قَالَ اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَتِي يَاإِبْرَاهِيمُ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لَاَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْنِي مَلِيًّا
ḳāle e rāğibun ente ǎn ālihetī yā ibrāhīmu le in lem tentehi le ercumenneke ve hcurnī meliyyen
İbrahim, şöyle dedi: "Esen kal! Senin için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz O, beni nimetleriyle kuşatmıştır."
قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَ سَاَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي اِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا
ḳāle selāmun ǎleyke se esteğfiru leke rabbī innehu kāne bī Hafiyyen
"Sizi ve Allah'tan başka taptıklarınızı terk ediyor ve Rabb'ime ibadet ediyorum. Rabbime ibadet etmekle de mutsuz olmayacağımı umuyorum."
وَاَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَاَدْعُوا رَبِّي عَسٰٓى اَلَّٓا اَكُونَ بِدُعَاءِ رَبِّي شَقِيًّا
ve eǎ'tezilukum ve mā ted'ǔne min dūni (a)llahi ve ed'ǔ rabbī ǎsā ellā ekūne bi duǎā'i rabbī şeḳiyyen
İbrahim, onları da onların taptıklarını da terk edince, ona İshak ile Yakub'u bağışladık ve her birini peygamber yaptık.
فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَهَبْنَا لَهُ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَكُلًّا جَعَلْنَا نَبِيًّا
fe lemmā ǎ'tezelehum ve mā yeǎ'budūne min dūni (a)llahi vehebnā lehu isHāḳa ve yeǎ'ḳūbe ve kullen ceǎlnā nebiyyen
Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk. Onlar için yüce bir doğruluk dili var ettik (güzel bir söz ile anılmalarını temin ettik).
وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا
ve vehebnā lehum min raHmetinā ve ceǎlnā lehum lisāne Sidḳin ǎliyyen
Kitap'ta, Musa'yı da an. Şüphesiz o seçkin bir insan idi. Bir resul, bir nebi idi.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسٰى اِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا
ve ƶkur fī l-kitābi mūsā innehu kāne muḣleSen ve kāne rasūlen nebiyyen