← Sureler

Mushaf — 300. Sayfa

‹
/ 604
›
18. Kehf Suresi

Andolsun, biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Fakat insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِلنَّاسِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ وَكَانَ الْاِنْسَانُ اَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلًا

ve leḳad Sarrafnā fī hāƶā l-ḳurāni li n-nāsi min kulli meṧelin ve kāne l-insānu ekṧera şey'in cedelen

İnsanlara hidayet geldikten sonra onların inanmalarına ve Rab'lerinden mağfiret dilemelerine, ancak, öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesi, ya da kendilerine azabın göz göre göre gelmesi (yönündeki beklentileri) engel olmuştur.

وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُوا اِذْ جَاءَهُمُ الْهُدٰى وَيَسْتَغْفِرُوا رَبَّهُمْ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ الْاَوَّلِينَ اَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ قُبُلًا

ve mā meneǎ n-nāse en yu'minū iƶ cā'ehumu l-hudā ve yesteğfirū rabbehum illā en te'tiyehum sunnetu l-evvelīne ev ye'tiyehumu l-ǎƶābu ḳubulen

Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. İnkar edenler ise, hakkı batılla çürütmek için mücadele ederler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya alırlar.

وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ اِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَيُجَادِلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ وَاتَّخَذُوا اٰيَاتِي وَمَا اُنْذِرُوا هُزُوًا

ve mā nursilu l-murselīne illā mubeşşirīne ve munƶirīne ve yucādilu (e)lleƶīne keferū bi l-bāTili li yudHiDū bihi l-Haḳḳa ve tteḣaƶū āyātī ve mā unƶirū huzuven

Kim, kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren ve elleriyle yaptığını unutandan daha zalimdir? Şüphesiz biz, onu anlamamaları için, kalplerine perdeler gerdik, kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Sen onları hidayete çağırsan da artık ebediyen hidayet bulamazlar.

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّهِ فَاَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ اِنَّا جَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي اٰذَانِهِمْ وَقْرًا وَاِنْ تَدْعُهُمْ اِلَى الْهُدٰى فَلَنْ يَهْتَدُوا اِذًا اَبَدًا

ve men eZlemu mimmen ƶukkira bi āyāti rabbihi fe eǎ'raDe ǎnhā ve nesiye mā ḳaddemet yedāhu innā ceǎlnā ǎlā ḳulūbihim ekinneten en yefḳahūhu ve fī āƶānihim veḳran ve in ted'ǔhum ilā l-hudā fe len yehtedū iƶen ebeden

Rabbin, çok bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir. Eğer yaptıkları yüzünden onları (dünyada) cezaya çarptırsaydı, elbette azaplarını çarçabuk verirdi. Hayır, onlar için belirlenmiş bir gün vardır ki (o gün gelince) hiçbir kurtuluş çaresi bulamazlar.

وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُو الرَّحْمَةِ لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَ بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِهِ مَوْئِلًا

ve rabbuke l-ğafūru ƶū r-raHmeti lev yuāḣiƶuhum bimā kesebū le ǎccele lehumu l-ǎƶābe bel lehum mev'ǐdun len yecidū min dūnihi mev'ilen

İşte zulmettiklerinde yok ettiğimiz memleketler.. Helak edilmeleri için de belli bir zaman tayin etmiştik.

وَتِلْكَ الْقُرٰٓى اَهْلَكْنَاهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِمْ مَوْعِدًا

ve tilke l-ḳurā ehleknāhum lemmā Zelemū ve ceǎlnā li mehlikihim mev'ǐden

Hani Musa, beraberindeki gence şöyle demişti: "İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, ya da uzun zaman gideceğim."

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِفَتٰيهُ لَا اَبْرَحُ حَتّٰٓى اَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ اَوْ اَمْضِيَ حُقُبًا

ve iƶ ḳāle mūsā li fetāhu lā ebraHu Hattā ebluğa mecmeǎ l-baHrayni ev emDiye Huḳuben

Onlar iki denizin birleştiği yere varınca, balıklarını unuttular. Balık denizde yolunu tutup kayıp gitti.

فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَبًا

fe lemmā beleğā mecmeǎ beynihimā nesiyā Hūtehumā fe tteḣaƶe sebīlehu fī l-baHri seraben