Yusuf, onların yüklerini hazırlatırken su kabını kardeşinin yüküne koydurdu. Sonra da bir çağırıcı şöyle seslendi: "Ey kervancılar! Siz hırsızsınız."
فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ فِي رَحْلِ اَخِيهِ ثُمَّ اَذَّنَ مُؤَذِّنٌ اَيَّتُهَا الْعِيرُ اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ
fe lemmā cehhezehum bi cehāzihim ceǎle s-siḳāyete fī raHli eḣīhi ṧumme eƶƶene mu'eƶƶinun eyyetuhā l-ǐyru innekum le sāriḳūne
Yusuf'un kardeşleri onlara dönerek, "Ne yitirdiniz?" dediler.
قَالُوا وَاَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ
ḳālū ve eḳbelū ǎleyhim māƶā tefḳidūne
Onlar, "Hükümdar'ın su kabını yitirdik. Onu getirene bir deve yükü ödül var. Ben buna kefilim" dediler.
قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ وَلِمَنْ جَاءَ بِهِ حِمْلُ بَعِيرٍ وَاَنَا۬ بِهِ زَعِيمٌ
ḳālū nefḳidu Suvāǎ l-meliki ve li men cā'e bihi Himlu beǐyrin ve enā bihi zeǐymun
Dediler ki: "Allah'a andolsun, siz de biliyorsunuz ki biz bu ülkede fesat çıkarmaya gelmedik, hırsız da değiliz."
قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ عَلِمْتُمْ مَا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِي الْاَرْضِ وَمَا كُنَّا سَارِقِينَ
ḳālū tāllahi le ḳad ǎlimtum mā ci'nā li nufside fī l-erDi ve mā kunnā sāriḳīne
Onlar, "Eğer yalancı iseniz, hırsızlığın cezası nedir?" dediler.
قَالُوا فَمَا جَزَاؤُهُ اِنْ كُنْتُمْ كَاذِبِينَ
ḳālū fe mā cezā'uhu in kuntum kāƶibīne
Onlar da: "Cezası, su kabı kimin yükünde bulunursa, o kimsenin kendisi(nin alıkonması) onun cezasıdır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız" dediler.
قَالُوا جَزَاؤُهُ مَنْ وُجِدَ فِي رَحْلِهِ فَهُوَ جَزَاؤُهُ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ
ḳālū cezā'uhu men vucide fī raHlihi fe huve cezā'uhu ke ƶālike neczī Z-Zālimīne
Bunun üzerine Yusuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin yükünden çıkardı. İşte biz Yusuf'a böyle bir plan öğrettik. Yoksa kralın kanunlarına göre kardeşini alıkoyamazdı. Ancak Allah'ın dilemesi başka. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.
فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَاءِ اَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَاءِ اَخِيهِ كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ اَخَاهُ فِي دِينِ الْمَلِكِ اِلَّٓا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَاءُ وَفَوْقَ كُلِّ ذِي عِلْمٍ عَلِيمٌ
fe bedee bi ev'ǐyetihim ḳable viǎā'i eḣīhi ṧumme steḣracehā min viǎā'i eḣīhi ke ƶālike kidnā lī yūsufe mā kāne li ye'ḣuƶe eḣāhu fī dīni l-meliki illā en yeşā'e (a)llahu nerfeǔ deracātin men neşā'u ve fevḳa kulli ƶī ǐlmin ǎlīmun
Dediler ki: "Eğer o çalmışsa, daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı." Yusuf, bunu içinde sakladı ve onlara belli etmedi. İçinden, "Siz kötü bir durumdasınız; anlattığınızı Allah çok daha iyi biliyor" dedi.
قَالُوا اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُ فَاَسَرَّهَا يُوسُفُ فِي نَفْسِهِ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ اَنْتُمْ شَرٌّ مَكَانًا وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ
ḳālū in yesriḳ fe ḳad seraḳa eḣun lehu min ḳablu fe eserrahā yūsufu fī nefsihi ve lem yubdihā lehum ḳāle entum şerrun mekānen ve(a)llahu eǎ'lemu bimā teSifūne
Onlar, Yusuf'a: "Ey güçlü vezir! Bunun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine bizden birini alıkoy. Şüphesiz biz senin iyilik edenlerden olduğunu görüyoruz" dediler.
قَالُوا يَاأَيُّهَا الْعَزِيزُ اِنَّ لَهُ اَبًا شَيْخًا كَبِيرًا فَخُذْ اَحَدَنَا مَكَانَهُ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ
ḳālū yā eyyuhā l-ǎzīzu inne lehu eben şeyḣen kebīran fe ḣuƶ eHadenā mekānehu innā nerāke mine l-muHsinīne